“100 Temel Eser” ve Çevirinin “İdeolojik” Doğası Üzerine

Radikal gazetesinin “Hayırlı Sabahlar Hans” manşetiyle (19.08.2006; Umay Aktaş’ın haberi) “100 temel eser”e ilişkin başlayan çeviri etiği tartışması gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Okulların açılmasına yaklaşık bir ay kala dikkatleri üzerine çeken bu “ideolojik” tartışma, farklı bilim dalları çerçevesinde -çeviribilim, edebiyat, sosyoloji, siyasetbilim, yöntembilim, eğitim bilimleri, pedagoji, vb.- birçok yönden irdelenebilir. Bu yazıda ben, uzmanlık alanım çeviribilim bağlamında, çeviri eyleminin görmezden gelinen “ideolojik” boyutunun altını çizmek istiyorum. Aslında bu tartışma, ülkemizde genel olarak çeviri eylemine ve çevirmene nasıl yaklaşıldığını gösterdi. Belli ki bazı çevrelerce çeviri hâlâ salt dilsel bir aktarım olarak görülüyor ve çevirinin “ideolojik” doğası tehlikeli bulunduğundan yok sayılıyor ya da yok sayılmak isteniyor. Bence asıl tehlikeli olan, “ideolojik” farklılıklar içeren bu tür çevirilerin “kötü çeviriler” şeklinde değerlendirilip bir kenara bırakılması, incelemeye değer bulunmayıp yok sayılması. Bu çevirilerdeki hataların bulunması veya değişiklerin saptanması tabii ki önemli. Ancak şu metinde şöyle denmiş, şurada şöyle bir saptırma var deyip sözü edilen çevirileri kötüleyip bırakmak, hatta bunları çeviriden saymamak işin kolay yolu. Yok saymaların, bu tür çevirilerin belli bir okur kitlesi tarafından özellikle tercih edildiği gerçeğini değiştirmeyeceğinin artık bilincine varılmalı. Kanımca, zor ama gerekli olan, tüm bu farklılıkların belli bir vakaya işaret ettiğinin göz ardı edilmeden anlaşılmaya ve anlamlandırılmaya çalışılması. 100 temel esere ilişkin başlayan tartışmaya bir bakalım. Ne mutlu ki bu tartışma, yukarıda sözünü ettiğim şekilde işin kolayına kaçanların görüşleriyle sınırlı kalmadı. Örneğin, bu konuda görüş bildiren İsmet Berkan çevirilerde saptanan farklılıkları -“Türkleştirme” ve “İslamileştirmeleri”- birer “psikolojik harekât” olarak nitelendirdi ve “inanca vurguyu arttırmanın sadece dini, yani o kadar da masumane olmayan anlamları” bulunduğunu, bu anlamların “hep siyasi” bir nitelik taşıdığını belirtti (22.08.2006). Berkan’ın görüşünü onaylamak/onaylamamak ayrı bir konu. Berkan’ın bu görüşüne katılanlar da, karşı çıkanlar da olabilir. Nitekim oldu da. Bu çok doğal… Farklı “ideolojiler”, farklı dünya görüşleri beraberinde farklı yorumları getirdi. Benim buradaki amacım, Berkan’ın saptamasını irdelemek değil. Ben, çevirilerdeki farklılıkların herhangi bir anlamlama ve anlamlandırma çabası gösterilmeden saptanıp bırakılmasının herhangi bir yararı olmayacağını, çevirilerin benimsenen veya karşı çıkılan ideoloji çerçevesinde siyasi amaçlara rahatlıkla hizmet edebileceğinin bilinmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Çeviri salt dilsel aktarım şeklinde tanımlanmak istenirken, çevirmenin olabildiğince “görünmez” kalmasının yeğlenmesi oldukça “masum” bir istek… Ne var ki çeviri gerçeklerine baktığımızda durumun farklı olduğunu görüyoruz. Çevirinin “masum” bir eylem, çevirmenin ise bu “masum” eyleme hizmet eden “tarafsız” bir aracı olduğunu düşündüğümüzde çevirinin içinde barındırdığı tehlikelerden kurtulduğumuzu sanıp rahat bir nefes alabiliriz. Ancak neyin masumiyetinden ve tarafsızlığından söz edildiğini sorguladığımız an rahatımız bozulacaktır. Çevirinin her şeyden önce bir yorum işi olduğunu ve belli bir amaç için yapıldığını kabul ettiğimiz taktirde rahatsızlığımızın biraz da olsa azalacağını, ilgilendiğimiz konuya daha sağlıklı bakabileceğimizi düşünüyorum. İşlevselci bir bakış açısıyla ele alındığında, belli bir amaç doğrultusunda yapılan çeviri kime, neye göre ve nasıl “masum” ve “tarafsız” olarak değerlendirilebilir? Sorunun yanıtı “güç” üzerinde odaklanıyor,...

Read More

“Farklı” Dünya Görüşleri, “Farklı” Yorumlar, “Farklı” Çeviriler… ve Kuran Çevirileri

Farklı dünya görüşleri farklı çeviriler doğurabilir mi? Böyle bir durumda kaynak metnin ortadan kalktığı, birçok kaynak metnin doğduğu söylenebilir mi? Kuran-ı Kerim’in başka bir dile çevrilemez olduğuna, ancak içeriğinin yorumlanarak aktarılabileceğine (meal) inanılması, özel bir çeviri anlayışına işaret ediyor belki de. Bu açıdan Türkiye’de hakim olan çeviri anlayışını yorumlamak mümkün müdür? “Farklı” dünya görüşleri çerçevesinde kaynak metinlerin “farklı” şekillerde yorumlandığı ve çevrildiği söylenebilir. Geleneksel görüş çerçevesinde, çeviriyi salt dilsel aktarım olarak görme eğiliminin temelinde yatan kaynak metne birebir sadakat anlayışı elbette ki bu tür bir “farklılığı” yok sayar. Bu “farklılığı” yok saymak, aslında çevirmeni de yok saymak anlamına gelir; ne var ki çevirmenin yok sayılması çeviri tarihi açısından pek şaşırtıcı bir durum değildir. Bu konuda yapılan araştırmalara bakıldığında genelde çevirmenin yok sayılmasının yeğlendiği görülür. Çevirmenin görünmezliğinin, görülebilirliğine yeğ tutulmasının hiç kuşku yok ki birçok nedeni vardır. Bu nedenlerin saptanması çeviri(bilim) alanında araştırma yapan birçok kişinin dikkatini çekmiş ve bu konuda çevirmenin “görülebilirliği”/”görünmezliği”, çevirmenin “sesi” vb. odaklı tartışmalar gündeme getirilmiştir (Örn. Venuti, 1994; Bassnett, 1994; Hermans, 1996 vb.). Bu bağlamda, çevirmenlerin benimsedikleri “farklı” dünya görüşleri doğrultusunda “farklı” “görülebilirliklerin” sergilendiği, “farklı” “seslerin” duyulduğu çevirilerin ortaya çıkabileceğini bir örnekle göstermek yararlı olabilir. 2005 yılında, Antoine de Saint-Exupéry’nin Le Petit Prince (1943) adlı kitabı ve bu kitabın 5 Türkçe çevirisi üzerine bir araştırma yaptım.[1] Bu 5 metni seçmemde temel etmen, çeviri eylemine ilişkin farklı stratejilerin benimsendiğini gösteren “çeviren”, “Türkçesi”, “derleyen”, “hazırlayan” ifadeleriydi. “Çeviren” ve “Türkçesi” ifadelerini taşıyan birden fazla kitap bulunduğundan, metin seçimini bu kez, Türk edebiyat ve kültür çoğul-dizgesinde görece olarak daha merkezde bir konum edinmiş “çevirmen” ve “yayınevi” bağlamında yapmaya çalışmıştım. Bir de, o dönemde bu kitabın yayın hakkını elinde bulunduran yayınevinin yaptığı çeviriyi araştırmama dahil etmiştim. Yer ve içerik kısıtlaması nedeniyle, burada yalnızca araştırmamın sonunda ulaştığım “farklı” birkaç yorumdan söz etmek isterim. Hepimizin hatırlayacağı gibi, yazarın kendi yaptığı suluboya resimlerin de içinde yer aldığı kitapta, B 612 gezegenini ilk kez gören bir “Türk gökbilimci”dir [“un astronom turc”]. Kimsenin “kıyafetinden dolayı” kendisine değer vermediği söylenen bu gökbilimci, Saint-Exupéry tarafından fes ve şalvarla resmedilmiştir. Yazılı metinde, giyiminin nasıl olduğuna ilişkin bir ayrıntı yoktur, ama bazı Türkçe çevirilerde bu görsel bilgi yazılı metne bir ekleme şeklinde dahil edilmiştir: “Mais personne ne l’avait cru à cause de son costume. Les grandes personnes sont comme ça.” (Saint-Exupéry, 1971: 15) “Ama başında fes, ayağında şalvar diye kulak asan olmamış. Büyükler böyledir işte.” (Türkçesi: Uyar, 1994: 20)  “… ama adamcağız şalvar, cepken ve fes giyiyor diye onun söylediklerine hiç kimse değer vermemiş. (Türkçesi: Erdoğan, 2005: 18-19).   Kaynak metinde, bu gökbilimcinin sözlerine inanılmasını sağlatan ise “halkını ölüm cezasıyla korkutarak Avrupalılar gibi giyinmeye zorlayan bir “Türk diktatör”’dür (“un dictateur Turc imposa à son peuple, sous peine de mort, de s’habiller à l’Européenne” (Saint-Exupéry, 1971: 15). İncelediğim çevirilerde bu...

Read More

Çeviri ve Çevirmenin Edebiyat ve Kültür Dizgesini Şekillendirmedeki Rolü

İnsanlar arasında iletişimi sağlamak üzere yüzyıllardır yapılagelen çeviri, kuram ve uygulamaya ilişkin birçok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Dil ve edebiyat üzerine çalışan çeşitli bilim dallarından uzmanlar çeviri ile ilgilenmişlerdir. Onların bu rastlantısal ilgisi çevirinin, kimi dönemlerde dilbilimin, kimi dönemlerde de edebiyatın bir alt dalı olarak görülmesine neden olmuştur. Artık günümüzde çeviribilimden özerk bir bilim dalı olarak söz edilmektedir. Bu noktada akla gelen ilk temel soru hiç kuşku yok ki çeviribilimin “özerk” bir bilim dalı olarak bilim çevrelerinde ne zaman kendini kabul ettirmeye başladığı, başka bir deyişle çeviriden çeviribilime geçişin ne zaman gerçekleştiğidir.(1) “Çeviri”den “Çeviribilim”e Geçiş Çeviribilimin yakın tarihine bakılacak olursa, dünyada ilk kez “çeviribilim”den söz ederek bu geçişi sağlayan “öncü” bilim adamının James S. Holmes olduğu söylenebilir. Holmes tarafından ilk olarak 1972 yılında III. Uluslararası Uygulamalı Dilbilim Kongresi’nde sunulan “Çeviribilimin Adı ve Doğası” [The Name and the Nature of Translation Studies] (1972) başlıklı bildiri, daha sonra Çevrilmiş! [Translated!] adlı kitapta genişletilmiş şekliyle yayımlanmıştır (1988: 66-81). Holmes’un çeviriye ve çeviribilime farklı yaklaşımı ile başlayan süreçte, erek metni, erek kültürü, erek okuru, erek dizgeyi ön plana çıkaran çalışmalar, çeviri alanında yeni bir bakış açısından söz edilmesini mümkün kılmıştır. Artık kaynak dile, kaynak metne, kaynak kültüre, kaynak yazara olabildiğince sadık kalınarak çeviri yapmanın ‘iyi’/ ‘doğru’/’başarılı’ bir çeviri için yeterli olmadığı kabul edilmiştir. Bu yeni anlayış çerçevesinde çevirinin dilsel aktarımla sınırlı kalmadığı, kültürel etkileşimin oldukça önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece çevirmen, kendisine yakıştırılan “görünmez” aracı kimliğini değiştirerek hep var olan, ancak kaynak odaklı kuramlar tarafından ısrarla yok sayılan “görülebilir” “uzman” kimliğine kavuşmuştur. Çeviri kuramlarında görülen, “köktenci” olarak nitelendirebileceğimiz bu değişikliklerle, yalnızca çeviriden değil, “çeviribilim”den de söz etmek mümkün olmuştur. Bu gelişmeler ışığında çeviribilimde yeni bir paradigmanın oluşmasından ilk kez Theo Hermans “Çeviribilim ve Yeni Bir Paradigma” [Translation Studies and a New Paradigm] başlıklı yazısında söz etmiştir (1985: 7-15). “Yazının Yönlendirilmesi” [The Manipulation of Literature] adlı kitaba yazdığı bu önsözde Her-mans, kaynak odaklı ve kuralcı yaklaşımlar çerçevesinde sorulan soruların -“çeviri nasıl tanımlanmalı?”, “çeviri yapmak gerçekten mümkün müdür?”, “iyi çeviri nasıl tanımlanır?” gibi soruların değiştirilmesi gerektiğini belirterek, bu soruların çeviribilimin gelişmesini engellediğini vurgulamıştır (agy. 9). Hermans’a göre, yaptıkları çalışmalarla çeviribilimde yeni bir paradigma oluşturan bilim adamlarının ortak noktaları şunlardır: “edebiyatın kapsamlı ve devingen bir dizge olarak ele alınması; kuramsal modeller ile uygulama çalışmaları arasında sürekli bir etkileşimin var olması gerektiğinin düşünülmesi; edebiyat çevirisine ilişkin betimleyici, erek-odaklı, işlevsel ve dizgesel bir yaklaşımın geliştirilmesi; çevirilerin üretilmesini ve alımlanmasını yönlendiren normlara ve kısıtlamalara, çeviri ile diğer metin türleri arasındaki ilişkilere, çevirinin hem tek bir edebiyattaki hem de farklı edebiyatların birbirlerini etkiledikleri alanlardaki konumu ve rolüne ilgi gösterilmesi” (agy. 10-11). Çağdaş çeviribilim bağlamında özellikle edebiyat ve kültür dizgesinin şekillendirilmesinde çeviri ve çevirmenin rolü ön plana çıkmaktadır. Çeviri ve çevirmenin rolünü inceleyen bilimsel metinlerde, gerek çeviri eyleminin “kültürel” ve “ideolojik” doğası...

Read More