Kültür ve Düşünce Metinleri Çevirmenliği

Felsefenin dille ilişkisinin temel bir ilişki olduğu yolunda sağlam bir inanç var. Sizce Türkçe felsefe dili ve kültürü içinde çeviri nasıl bir yer tutuyor: eski Türkçeden felsefi metinlerin çevirilerinin sınırlı olduğu bir gelenekte, yabancı felsefi metinlerin çevirisi nasıl bir yer ediniyor? Bu açıdan Türkçede felsefe çevirmenliğinin, genel olarak kültür çevirmenliğinin konumu nedir sizce? Çeviri ve felsefe dendiğinde akla iki şey gelebilir: Felsefe çevirisi ve çeviri felsefesi. Aslında birbirinden çok bağımsız gibi görünen bu iki alan çok yakından ilintilidir. Çünkü çeviri hakkında düşünmek doğrudan dil ve dil politikası, kültür ve kültür politikası, yorum, kimlik, söylem vb. hakkında düşünmektir. Kişinin bu konulara ilişkin yaklaşımı ise çeviri anlayışını ele verir. Batılılaşma ve modernleşme hedefine koşut olarak Türkçeye özellikle Batı dillerinden Batı kültür ve düşünce tarihinin önemli yapıtları zaman zaman devlet tarafından da desteklenerek ve yönlendirilerek yoğun bir biçimde çevrilmiştir ve çevrilmeye de devam etmektedir.[1] Bu yüzden de Türkçe kültür düşünce yayınları arasında çeviri yayınlar önemli bir yer tutar. Ülkemizde Batılı anlamda bir felsefe geleneği, Batı dillerinden yapılmış çevirilerin de açtığı bir yolda ilerlemektedir. Dolayısıyla çeviriye, yalnızca başka kültürlerde üretilmiş farklı ve yeni düşünsel metinlerin Türkçeye kazandırılmasının ötesinde, söz konusu geleneğin Türkçeye aktarılmasıyla Türk düşünce geleneğinin dönüştürülmesi, zamanla Türk düşünce geleneğinin verici durumundaki Batı düşünce geleneğine eklemlenmesi, Batılı modeller örneğinde ‘yerli’ üretime geçmesi gibi bir misyon da yüklenmiştirir. Böyle bakıldığında çevirinin nasıl kavrandığı önem kazanır. Çeviri edimi, özellikle gündelik tartışmalara konu olduğunda, – örneğin ülkemizde son aylarda yaşanan yoğun ve tansiyonu yüksek çeviri tartışmalarında olduğu gibi – çevirmenden çoğu zaman beklenen şudur: Nesnel bir aktarım. Batı kültürünün kendine kaynak olarak aldığı Yunan ve Latin kültür geleneğinde, örneğin Latincede çeviri (translation) sözcüğünün kökeninde bir yerden bir yere taşıma anlamında bir aktarımın içkin olarak bulunduğu bilinmektedir. Sözgelimi Theo Hermans Batı kültür tarihi içindeki çeviri anlayışında ‘taşıma’ kavramının yerleşikliğine işaret eder.[2] Douglas Robinson da bu anlayışın modernizmin bakışıyla ne denli köklü bir ilişkisi olduğunu ifade eder.[3] Ancak Batı düşünce tarihinde de örneğin Aydınlanma ve Romantik dönem gibi farklı dönemlerde farklı anlayışların hüküm sürdüğünü de belirtmek gerekir. Türkçe çeviri sözcüğünün Osmanlıcada eşanlamlı olarak değerlendirdiğimiz terceme/tercüme sözcüğüne baktığımızda da farklı bağlamların öne çıktığını görüyoruz: “islah etmek”, “nakletmek”, “tefsir etmek”, “beyan etmek” ve “taklit etmek”.[4] Çeviri sözcüğünün günümüz anlayışıyla yalnızca ‘sadakat’, ‘aktarım’ vb. bağlamlara endeksli değerlendirilmesi, kendi coğrafyamız açısından daha ‘modern’ bir kavrayıştır. Dolayısıyla şunu unutmamak gerekir: Çeviri yapıldığında kültürel ve ideolojik olarak biçimlendirilen, kurumlar aracığılığıyla yönlendirilen belirli bir çeviri türü söz konusudur. Bir kavram olarak çevirinin kendi tarihselliğinden bağımsız ele alınamayacağı, çeviri konusunda değişmez mutlak doğrulara hapsedilmeye çalışılan tartışmaların daha geniş bakış açılarıyla sürdürülmesi gerekliliği su götürmez. Çeviriden beklenenin nesnel bir aktarımın temelinde dilden bağımsız bir anlam çekirdeğinin varlığına ve bunun değişime uğramadan başka bir dile, başka bir kültüre, başka bir zamana taşınabileceğine duyulan inanış yatmaktadır. Bu yaklaşımın...

Read More