Gelenek Uyanır ve Moderniteye ‘Hayırlı Sabahlar’ Diler

100 Temel eserin çevirileri kültür hayatının sahiplerine, kültürel otoriteyi temsil edenlere mesaj gönderiyor. Mesajın özeti: Kültür hayatında biz de varız; geçmişimiz, birikimimiz, dilimiz ve dünyamızla. Sivil otoritenin yüzey tepkisi: Çevirilerde ideolojik saptırma, bu çarpıklık afişe edilmeli, engellenmeli. Derin tepki: Dilim, dünyam, iktidarım elden mi gidiyor…kendimi korumalıyım, saldırmak ve bastırmak gerek. Siyasi otorite durumu idare etmek ister gibi: zaten mimliyiz, temkinli olalım, sonuç olarak ‘gereğini yaparız’ söylemi. Oysa sözgelimi: ‘yapısöküm’, ‘bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin’, bir zamanların ‘eytişimsel özdekçilik’i, ‘özezer’i veya ‘cool’, ‘lifestyle’ çok masum da ‘hayırlı sabahlar’ mı suçlu? Dilde, çeviride masumiyet arayışı çıkmaz sokak. Kapıyı farkındalık açar; kendime, dilime, dünyama ve çevreme koyduğum eleştirel mesafe; ‘dilim, altında dünyam, altında ve eninde sonunda ve geniş anlamıyla siyasi pozisyonum’ diyebilmek. O halde çeviri tartışması bir örtü, siyasi çatışmanın üstündeki örtü, türban tartışması gibi mesela. ‘Çeviriyi kazıyın, altından siyaset çıkar’ da denebilir. Geleneğin sermayeyle gelişen ilişkisi, moderniteye direnci, söz hakkı talebi. Çeviri meselesi de noktasal çatışmalardan sadece birisi. Hangi Türkçe, hangi çeviri doğru? Arı, duru Türkçe? Yabancılaştırıcı Türkçe? İslami Türkçe? Argo Türkçe? Yerine göre hepsi. Dilimiz de, dünyamız da postmodernlerin tabiriyle ‘patchwork’, modernitenin arzuladığı, sandığı gibi mono değil. Ve tabii yamalı bohçanın renkleri de sütten çıkmış ak kaşık değil, itişip kakışıyorlar. Modernitenin çeviri anlayışı (hoş o da kendi içinde parçalı ya, Can Yücel çekmedi mi çevirilerinden) geleneğin çeviri anlayışına norm dayatıyor, ama beriki yolunda ilerlemekte nicedir. Kapışıyorlar, çünkü öznelliklerinin nesnel olduğu vehmine kapılmışlar. Reşit olup, bağlarından kopamamışlar. Kayıtları silip, arayışa girmemişler. Dillerine, dünyalarına yabancılaşıp kendilerini yeniden kurmamışlar. Dil masum olmadığına göre hiç kuşkusuz bir çeviri tercihi olarak ‘hayırlı sabahlar’ da masum değil, ama başka tercihler ne kadar masum değilse o da o kadar masum değil. Kaç çevirmen ‘kaynak dil’i ve ‘erek dil’i ayrımlaştırıp yerinde, doğru değil yerinde, çeviri tercihleri yapma becerisine gerçekten sahip? Bu arada S.O.S (Save Our Souls) ey çeviribilim diyen de yok pek. Oysa belki çevirinin kurtuluşu önce ruhun kurtuluşunda, özgürleşmesinde. Peter Sellers’in hayatını konu alan bir filmde Sellers’e sorarlar: Her rolü nasıl oluyor da bu kadar iyi oynayabiliyorsun? Yanıt: Çünkü benim kişiliğim yok. Çevirelim. Çevirmene sorarlar: Her yazarı nasıl oluyor da bu kadar iyi çevirebiliyorsun. Yanıt: Çünkü benim dilim yok. Kişiliksiz çevirmen belki de ideal çevirmen. Ve acaba paradoksal bir biçimde görünür çevirmen, rolünü en iyi oynayan çevirmen kişiliksiz çevirmen mi? Taklitçi, oyuncu, dilsiz çevirmen, öte yandan dilsizleştiği (bir bakıma bilinci açıldığı, farkındalığı duyarlılaştığı, değerlerden arındığı) oranda gözlemi, yorum ve yargı gücü keskinleşen, gözlemi keskinleştikçe kendini bilerek bir süreliğine unutan ve unutturan, o oranda da yazarlaşan çevirmen, gözlemci ve aktör olarak. Peki ya çevirmenin dil dünyasında, kendinden çıkıp iyi bir oyun sergilemesine, iyi bir taklit yapmasına engel olan etkenler varsa? Ve o zaman tabii, yazarı konuşturursam kimse anlamaz, kendimi konuşturursam yazar indirgenir çelişkisi, ezel...

Read More

Çeviribilim Açısından Edebiyat Çevirisi

(Çağlar Tanyeri’ne ait “Bir Edebiyat Metni Olarak Peter Weiss’ın ‘Direnmenin Estetiği’ Adlı Romanında Anlama Ve Aktarma Süreçleri” adlı, 2003 tarihli doktora tezinin “Çeviribilim Açısından Edebiyat Çevirisi” adlı bölümünden yazarın izniyle alınmıştır.)   “.. Kaynak kültürdeki bir edebiyat metninin çevirisinin erek kültürde de ‘edebiyat metni’ olarak okunacağı varsayılır genellikle. Bunun için çeviri mümkün olduğunca her düzlemde kaynağa bağlı kalmalı ve kaynak kültürdeki etkiyi erek kültürde de yaratmalıdır diye düşünülür. Ama betimleyici çalışmalar bu varsayımın doğal bir gereklilik olmadığını ortaya koyabilmektedir. Nitekim Toury bu bağlamda Freud’un İbranice çevirilerine ilişkin ilginç bir örnek verir. İsrailli okurlar Freud’un metinlerini psikanaliz üzerine bilimsel metinler olarak değil edebiyat metni olarak okumuşlardır. Hatta İsrailli Freud çevirmeni edebiyat çevirisi ödülüne layık görülmüştür. (Stolze, 2002: 149-157) Sözgelimi Brezilya’nın çeviri pratiğinde de çevirmenin öznel görüşü kaynak metin yazarının görüşlerinin neredeyse önüne geçmektedir. Bu açıdan Brezilya’daki hâkim çeviri anlayışı -özellikle bizde doğal kabul edilen- geleneksel çeviri anlayışı değildir, çeviri metinler erek kültürün edebiyatı ve kültürüne önemli değişiklikler geçirerek girerler. Bu tür durumlarda çeviriler erek kültüre yeni ve yabancı değerler taşıyan birincil metinler olmaktan çıkıp erek kültürdeki mevcut estetik sistemi güçlendirmeye yarayan ikincil metinler haline gelir. Brezilya’da avangart çeviri anlayışının kaynağı, 20’li yıllarda kendi köklerini arayış ve zihinsel anlamda da sömürgeci güçlerin etkisinden arınma hareketi olarak kendini gösteren ulusal edebiyat hareketine dayanır. 60’lı yıllarda ortaya çıkan bu çeviri anlayışının önerdiği yöntem endüstri ülkelerinin kültürel değerlerinin yutulmasıdır. Hem yazar hem de çevirmen olan Campos Kardeşler 20’lerde ortaya çıkan hareketi canlandırıp Üçüncü Dünya için bir çeviri modeli geliştirirler, bu model kaynak metnin absorbe edilmesine, yazar ve çevirmenin eşitliğine, ne birinin ne de ötekinin kimliğinin silinemeyeceği görüşüne, böylece kaynak ve çeviri arasındaki otoriter ve hiyerarşik ilişkilerin ortadan kalkmasına dayanır. Geleneksel çeviri anlayışında çevirmen ve ‘sömürge’ aldığı örnek karşısında hizmetkâr rolündedir ve dominant kültür karşısında suçluluk duygusu taşır, çevirmen dolayısıyla çevre kültür kendi adından, bireyselliğinden ve kimliğinden yoksundur, bu açıdan çeviri ve sömürgenin normu anonim, sadık, silik ve dilsiz bir kopya olmasıdır. Bizde bugüne kadar sorunsallaştırılmamış olan bu duruma, Brezilya edebiyat çevreleri tepki göstererek bir kimlik, özgünlük ve özerklik arayışına girer, yetmişli yıllarda belirginleşen ve seksenli yıllara uzanan avangart çeviri anlayışı kaynağını bu edebiyat anlayışından ve postmodern dil teorisinden alır. Böylece çevirmenin arka plandaki rolü ortadan kalkar, özgün metindeki dünya çevirmen tarafından biçimlendirilir, kimi durumlarda çeviri, eleştiri ve kaynak metnin yazarının öteki metinleri arasındaki sınırlar çözüldüğü gibi amaç kültürün ürünleri de çeviri metnin içine yedirilir. (Transtextualisierung, Transluzieferisierung, Bluttransfusion, Vampirisierung durch den Übersetzer.) Santiago’nun çeviri modelinde (1988) ise çeviri metin bir ara mekan (Zwischen-Ort) olarak tanımlanır, merkez ve çevre kültür çeviri sürecinde iç içe geçer, çevirmen metinde görünür kılınır. Bu tür çeviri anlayışları edebiyat çevirisinin ideolojik boyutlarını da gündeme getirmektedir (Wolf, 1997). Yukarıdaki tartışmayı belli bir sonuca bağlamak gerekirse şu saptamayı yapabiliriz: Çevirinin sorunu belli koşullar...

Read More

Çevirmenin Özgürlüğü

Çünkü çağdaş çeviribilim bilindiği gibi normatif bir yöntemi benimsemiyor, böylece de çevirmenin özgürlük sınırlarını belirleme hedefini gütmüyor. Bunun yerine çeviri pratiğinden yola çıkarak çevirmenin özgürlük sınırlarını belirleyen normları ortaya koyuyor. Böylece çevirmenin bireysel ve öznel gibi görünen seçimlerini daha geniş bir bağlam içinde ele alarak bu seçimlerin aslında çeviri süreci öncesinde ve çeviri sürecinde normlar tarafından belirlendiğini ya da tam tersine normlarla çatışabileceğini, normdan sapabileceğini gösteriyor.

Read More