Çevirinin Sınırları ve Çevirmenin Sorumlulukları

Çevirinin, farkında olsak da olmasak da yaşamımızın her alanında yer aldığı, düşünce yapılarımızı biçimlendirdiği, kimi zaman güç aracı olarak kullanıldığı bir çağda yaşıyoruz. Çağımız kültürler ve diller arası iletişimin vazgeçilmez olduğu bir çağ ise, çevirinin de vazgeçilmez olduğu bir çağdır. Öyleyse çevirinin doğası, etkileri, sorunları üzerinde düşünmek de çevirinin kendisi kadar kaçınılmaz oluyor. Çağdaş çeviri kuramının görevi, Hans J. Vermeer’in “çeviri yaptığımız dünya” kitabının başlığında özetleniyor: Çeviriyi ortamı içinde düşünmek. Salt niceliksel olarak bakıldığında bile çevirinin dünyada giderek daha fazla yer kapladığını görebiliyoruz. Küreselleşmeyle bağlantılı olarak ürün ve hizmetlerin dünya çapında satışa sunulması, bununla ilgili getirilen yasal düzenlemeler, internetin giderek yaygınlaşması, bilgisayar yazılımlarında görülen artış ve bunların yerelleştirilmesi yani çevrilmesi gereği, özel film kanalları için çevrilen yabancı filmlerin sayısı vb. koşullar düşünüldüğünde bu gelişmenin nedenleri anlaşılıyor. Niceliksel büyümeye koşut görülebilecek bir başka gelişme de, çevirinin doğasıyla ilintili. Çevirilerin sayısı artıyorsa etkisi de büyüyor demektir. Çeviri her zaman belli düşünce yapılarının yerleştirilmesinde, toplumların biçimlendirilmesinde araç olarak kullanılagelmiş. Günümüzde de çevrilen kaynakların seçiminden tutun medyada, diplomasi ve politikada yapılan çevirilerin koşullarına ve kullanılan yöntemlere kadar çevirinin bizi farkında olalım ya da olmayalım pek çok açıdan etkilediği açık. Günümüzde çeviriyi ve çeviri kuramını düşünürken kuşkusuz bu etki ve etkileşimi gözardı edemeyiz. Başka bilim dallarındaki gelişmelere koşut olarak çağdaş çeviri kuramlarında odak noktalarının değişmesi, değişen bu koşullar düşünüldüğünde son derece doğal. Son yıllarda etik tartışmalarının çeviribilimin gündemine oturması da rastlantı değil. Çeviriye etik bir yaklaşımın önkoşulu, belki buna ‘temel etik ilke’ diyebiliriz; çeviriyi fark etmektir. Bu ilginç gelebilir, çünkü çeviri etiği tartışılırken genelde çevirmenin etiği tartışılır, daha doğrusu, çevirmenin neyi nasıl yapması gerektiği, ne tür ilkeler benimsemesi gerektiği konuşulur. Ben büyüteci biraz da çeviribilim dışındaki alanlarda, çeviri uygulamalarının yer aldığı, çeviri hizmetlerinin kullanıldığı ortamlardaki kişi ve kuruluşlar üzerinde gezdirmek gerekir diye düşünüyorum. Bu da çeviriyi dünyası içinde algılamanın salt çeviribilimin görevi olmadığı anlamına geliyor. Çeviriye ilişkin temel etik ilke dediğim de yalnızca çevirmenleri ve çeviribilimcileri ilgilendiren bir ilke değil demek ki. Çeviriyi fark etmek, çevirinin farkında olmak, çevirinin çeviri olduğu konusunda bir bilince ulaşmak ne demek? Çevirinin dil yapılarının, sözcüklerin bir kıyıdan diğerine taşındığı diller arası bir aktarım olmadığını aslında bilmeyen kalmadı. Çeviribilimde dilbilimsel paradigmadan ‘kültürel paradigmaya’ geçişin yaşanmasından bu yana yaklaşık 30 yıl geçti. Bir yandan Toury, Even-Zohar, Lefevere gibi kuramcılar çeviri olgusunu ürün odaklı bir bakış açısıyla incelerken toplumsal ve kültürel öğelerin önemine, bunların bir toplumun çoğuldizgesi içinde başka dizgelerle etkileşimine dikkat çekerken, başta Vermeer ve Göhring olmak üzere, Holz-Maenttaeri, Hönig ve Nord gibi çeviribilimciler de konuya çevirmen ve süreç açısından yaklaşarak çevirinin diller arası değil, öncelikle kültürler arası bir eylem olduğunu vurguladılar. Daha sonra yapısalcılık sonrası ve yapı sökümcü çalışmalar da çeviribilime yansımaya başladı. Venuti, Arrojo ve Davis gibi çeviribilimciler kültürlerarası iletişimde asimetrik güç dengelerini ve bunların çeviribilim açısından önemi...

Read More

Çeviribilim: Konular, Sorunlar, Arayışlar

Günümüzde çeviribilim derken genelde 1970’li yıllarda özerkliğini kazanan, Batı dillerinde ‘translation studies’, ‘Translationswissenschaft’, ‘traductologie’ gibi sözcüklerle anılan bir daldan söz ediyoruz. ‘Bilim’ sözcüğünün ‘-wissenschaft’, ‘studies’ ya da ‘-logie’ ile örtüşüp örtüşmediği, bu kullamımların her birinin bir diğerine nasıl çevrilebileceği sorusunu bir yana bıraksak ve aynı alana gönderme yaptıklarını varsaysak bile bu alanı kapsayıcı biçimde sunmak olanaksız. Çeviribilimin oldukça yeni bir bilim dalı olmasına karşın bu denli büyük bir çeşitlilik sergilemesi inceleme konusu olan çevirinin karmaşık doğasından kaynaklanıyor. Çeviri, insanların, kültürlerin, metinlerin kaynaştığı, dostlukla ya da düşmanca karşılaştığı her ortamın olmazsa olmazı. Konu kültür, toplum, birey, politik görüş ya da din olsun, ‘öteki’ne dokunmak, onu tanımaya çalışmak ne denli karmaşıksa çeviri de o kadar karmaşıktır. Çeviribilim ‘çeviri’yi konu alıyorsa, inceleme alanının sınırlarını ve sorulacak soruları bu karmaşayı dikkate alarak belirlemesi gerekir. Bunu yaparken komşu alanlarla sıkı bağlarını korumalı, yenilerini oluşturmalı ve geliştirmelidir; karmaşayı göz ardı etmemesi bunu da gerektirir. Çeviri konusu, dilbilim, yazın kuramları, kültür ve iletişim kuramları, bilişim kuramları, tarih ve politika gibi pek çok alanda çıkar karşımıza. Kiminde araştırmacılar ‘konu’ olarak ele alır, irdelerler, kiminde sorunsalın üzerinde durmadan mecaz anlamda kullanırlar ‘çeviri’yi. Bu alanlarda geçen çeviri anlamları, düşünce geleneklerine bağlı olarak gelişen, yerleşen ve yerinden pek kolay kalkmayan bir çeviri anlayışını yansıtır çoklukla. Çevirinin, anlamı olduğu gibi aktarması gerekirken özgün olanı bozduğu, ötekini yok ettiği yolundaki bu görüş, yapısalcılık sonrası kimi yaklaşımlarda bile çevirinin adeta günah keçisi gibi sunulmasına yol açar. Örneğin, yeni bir etnoğrafya arayışı içinde olan Stephen Tyler, başka kültürlerin betimlenmesinde ve yazılmasında dış dünyayı yansıttığımız yanılgısından ve ‘mimesis’ düşüncesinden kurtulmak gerektiğini söylerken, çeviriyi mimesis’e bağlar; etnoğrafya anlayışının çeviriyle ilişkilendirilebileceği düşüncesinin şu sözlerle önüne geçmek ister: [Çeviriyi] bir metni diğerinden ayıran ve orta yolda dilleri değiştirdiğimiz bir ırmaktan geçmek olarak düşünürsek, hayır [ilgisi yoktur]. Bu, dilde mimesis’tir, bir dilin ötekini kopyalaması – ki hiçbir zaman kopya değildir o, az ya da çok bükülmüş bir özgün metindir. […] Bir toplumun anlamlarını, ötekiler hiç yokmuş gibi kendi bildiğimiz anlamlara taşıyabileceğimiz düşüncesi saçmadır. Her ikimizin de paylaştığı anlamlar dışındakileri, ötekilerin anlamlarını bilemeyiz. Anlamları paylaşıyorsak da çeviriye değil, bir tür anımsatmaya gereksinim vardır ancak.1 Tyler, etnoğrafyanın gelişmesinde etkili olmuş eleştirel ve sorgulayıcı yaklaşımında dış gerçek ile dil, düşünce ile dil, kültür ile dil arasındaki bağları incelerken, bireyler ve kültürlerarası ilişkilerde güç dengelerini, yazma süreçlerinin önemini vurgularken çeviriyi dışlıyor. Oysa tüm bunlar doğrudan çeviri sorunsalını çağrıştırıyor. Çevirinin her zaman gündemdeymiş gibi görünen bir konu olduğuna bakmamalı. Çeviri nasıl ikincil konumda, özgün metnin bir kopyası olarak görülüyor, çevirmenin emeği dünyanın hemen her yerinde nasıl yazarınkinden daha az değerli bulunuyorsa, çevirinin düşünsel ya da bilimsel olarak tartışılması da marjinal kalmıştır. Genel olarak belli bir çeviri kavramı sorgulanmadan, yenilenmeden, felsefi temellerine bakılmadan önsel olarak benimseniyor ve tartışmalar iyi çeviri nedir, nasıl olmalıdır, sadık çeviri...

Read More