“Çevirmen Bütün Vücuduyla Çevirir”

Çeviriyi kültürlerarası iletişimin bir parçası olarak görüyorsunuz. Bu, çevirinin alanları açısından bir çeşitliliğe, çeviri kavramının genişlemesine neden oluyor. Bu tür bir genişlemenin sonuçları/olumlu yönleri nelerdir?    Çeviri, kültürlerarası iletişimin bir parçası, hatta kültürlerarası etkileşimin ta kendisi. Bu görüşümün temelinde, kültürlerarası iletişim araştırmalarında sömürgecilik sonrası, yapısalcılık sonrası, daha geniş bir çerçeveden hareketle de yapısökümcü yaklaşımlar doğrultusunda yapılan çalışmalar yatıyor. Çeviribilimcilere gelince, en başta hem etnolog ve sosyolog hem konferans çevirmeni olan Göhring var beni bu yola sevkeden; onun metinlerini yeniden okuyup yorumlamamla antropoloji, etnografya, kültür araştırmaları ve sosyolojinin kapıları açıldı bana. Vermeer de, hem modern çeviribilimin öncülerinden hem hep yeni kalan bir düşünür olarak biyoloji, fizik, nörofizyolojiyle iletişim kurmamı sağladı. Yani bu çeviri anlayışı tek yönlü, tek boyutlu, çizgisel, özsel aktarım düşüncelerinden çok uzak. Bu tür bir çeviri ya da kültürlerarası etkileşim düzleştirmez, aynılaştırmaz; geleneksel anlamda birşeyler iletmez de. Alışverişe yol açar. İki (ya da üç ya da daha çok) tarafı/etkileşim ortağını/metni/kültürü harekete geçirir, değiştirir, melezleştirir. Farklılığı sadece kabul etmekle kalmayıp saygıyla karşılar, hatta doğurur ve besler. Bu anlayış çerçevesinde, çeviriye tabi olan, ama aynı zamanda çeviriye yol açan kültür de aynı devingenliği ve değişkenliği içinde barındırır. Sadece düşünsel, felsefi ya da manevi boyutta değil maddi, yani tam anlamıyla vücut boyutunda gerçekleşir böyle bir çeviri. Çevirmen bütün vücuduyla çevirir. Bu denli geniş bir bakış açısıyla, başka deyişle bütünlükçü bir gözle baktığımızda hem çeviri eyleminde (çevrilen kişi ya da yapıtı açısından) hem çevirmende bir çeşit mikrokozmik boyutu görmeye başlarız. Yani adı insan olan evreni. Çevirme ve çevrilme eylemleri sırasında salt akıl ve bilinç değil vücut, bilinçaltı, duyguların dünyası da hesaba girer, hatta öne çıkar. Çeviriyi ‘bedensel’ bir etkinlik olarak tanımladığımızda çokyönlü gitgelli, birbirine zıt da düşebilen bir hareket çıkar karşımıza: ‘Çeviren ve çevrilen insan’ diye adlandırdığımız bireysel ‘dışavurumların’ içinde hem çok ayrı ve benzersiz kültürel, sosyal, biyolojik, kişisel harmanlar vardır; yani çeviri eylemi her zaman bireysel ve özeldir. Öte yandan çeviri durumlarında (insan olan bireye) özgül olanın ötesinde bir boyut da etkili olur: Bu boyutun farkına varmamız, kültürelden ve küreselden de öteye gitme amacıyla insan merkezli tutumu kırmaya çalışan ekolojik ve etolojik, yani makrokozmik bakış açısına doğru adım atan bir genişlemeye olanak tanır. Çeviri alanlarının çeşitliliği, çeviri eyleminin karmaşıklığı, çevirmen görevlerinin/ rollerinin çoğulluğu karşısında çeviri pedagojisi açısından nelerin değişmesi gerektiği düşüncesi birkaç yıldır benim için en ön sırada yer alıyor. Hem kendi kimliğimin melezliği hem de uzun yıllardır tiyatroyla kuramsal olarak ve de uygulamada uğraşmam nedeniyle çevirmenle oyuncunun kardeş olması üzerine düşünmeye başlamam şaşırtıcı değil. Metafor olarak çeviri etkinliğiyle oyun ya da tiyatro gösterisi, çevirmenle oyuncu benzetmeleri yapılagelmiştir. Ama beni heyecanlandıran ve yeni arayışlara iten etnografya, antropoloji ve tiyatronun kesiştiği yerde doğan “performance studies” alanının kurucusu Richard Schechner’in yöntemlerinin çevirmen eğitimi için ne denli uygun olduğunu keşfetmem oldu. Oyunculuk denemelerim sırasında...

Read More

Çeviriyorum, Öyleyse Tek Kültürün Ötesinde, İki Kültürün Arasında, Üçüncü Kültürün Ortasındayım

Günümüzde karmaşıklık, çokboyutluluk ve melezlik sadece toplumsal yapıları ve kültürel oluşumları etkilemekle kalmıyor. Ülkelerin siyaset ve hukuk sistemlerini zorluyor. Aydınlanma ve bilgilen(ebil)me inancına dayalı eğitimi sarsıyor. Birçok bilim dalının kapılarını farklı ve birbirine zıt bakışlara açıyor. Sömürgecilik sonrası ortaya çıkan kuramlar ve dünya görüşleri, yapısökücü yaklaşımlar ışığında gelişen tartışmalar özellikle insan bilimleri ve sosyal bilimler alanlarında kültür ve kimlik konularında yeni arayışlara yol açıyor. Çeviribilim de bundan payını alıyor. Bu etkileşimlerin sonucunda bazı çeviri kuramcı ve uygulamacılarında ‘araştıma nesnelerine’ karşı bakış açılarında önemli bir değişim yaşanıyor: Çeviri hem toplumsal hem bilimsel bir olgu olarak açıklanması zor, yaşamın nerdeyse her boyutunu etkileyen bir süreç, epey karmaşık ve çokboyutlu bir ürün olarak ele alınmaya başlanıyor. Çevirmenin görevini, kusursuzluğa ve eksiksizliğe öykünen dilsel aktarım olarak tanımlayan, kimliğini ve konumunu bir dilde söylenenin aynısını öteki dilde söylemesi beklenen canlı bir fotokopi makinesine benzeten düşlerden (ya da karabasanlardan) uzaklaşılıyor. Çeviribilim başından beri, bilimsel nesnesi olan çevirinin yapısı ve konumu gereği, değişik disiplinlerle etkileşimden beslenen, birçok disiplinin yöntemlerinden yararlanarak artık kendi yolunu çizmiş olduğu halde bu alanlardan esinlenmeyi sürdüren bir bilim dalı. ‘Bilimsel serüveninin’ başında daha çok bir bilim dalının, dilbilimin egemenliği altındayken daha sonraları felsefe, psikoloji, sosyoloji, etnografya, antropoloji, siyasetbilim, yazınbilim gibi daha başka disiplinlerin yöntem ve kuramlarından da yararlanarak Kaindl’in deyimiyle dilbilimin “emperyalist” etkisinden kurtulup farklı disiplinlerden yöntem ve kuram “ihraç etme” yoluna başvurur. [1] Şimdilerde ise disiplinlerarası çalışmanın üçüncü aşaması olan yeni, daha eşitlikçi bir yönelime tanık oluyoruz. Bazı, ‘yeni kuşak çeviribilimciler’ olarak adlandırmak istediğim çeviribilimciler artık sadece bu disiplinlerin kuramsal araç gereçlerinden yaralanmakla yetinmek istemiyor. Çeviribilimin ortaya çıkardığı kuram ve yöntemleri başka alanlarda geliştirilenlerle biraraya getirerek, kendi soru ve sorgulamaları çerçevesinde bu alanlarla eşit düzeyde diyaloğa girme, bu etkileşim içinde salt esinlenme değil esin kaynağı olabilme çabasındalar. Bu çeviribilimciler, çevirinin, kültürlerarası ve bireylerarası iletişimdeki güç dengeleri ve egemenlik kurma dinamikleri temelinde rahatsız edici özelliğini kabul etmek, çevirmenin kendisinin de, en az iki ‘yabancı’ tarafın birbiriyle bağlantı kurmasını sağlarken açık ya da örtük ama kesin bir biçimde taraf olduğunu vurgulamakla kalmıyorlar. Çeviri eğitimi, eleştirisi ya da araştırmaları olsun çeviribilimin her alanında bu sorunsalların konu edilmesini, eski kuramların bu gözlerle yeniden okunmasını, çeviri olgularının farklı ve de birbirlerine zıt açılardan ele alınmasını ve bu değişimin uygulamaya, en önemlisi de profesyonel çevirmenin meslek profili ve etiğine yansımasını talep ediyorlar. Bu bağlamda sadece kısaca dört yeni kuşak çeviribilimciye göndermede bulunmak istiyorum: Arrojo çeviri durumlarında güç dengelerinin nasıl kurulduğunu ve bozulabildiğini, çevirmenlerden çoğu kez saydam, nesnel ve evrensel bir etiğe göre hareket etmeleri beklendiğini açığa çıkarmaya çalışıyor. Dizdar, yapısöküm temelinde çeviri kuramlarını yeniden okuyor, çeviri kavramının çeviribilimden bağımsız ve de habersiz, tarihbilim, etnografya ya da genetikbilim gibi değişik araştırma alanlarında nasıl kullanıldığını gösteriyor. Niranjana sömürgecilik sırasında ve sonrasında çevirinin egemenlik kurma aracı olarak işleyişini inceliyor. Venuti...

Read More