Tasavvuf Sözlüğü: Ergun Kocabıyık, 2008

Yazılı Yüz, Aynadaki Narkissos gibi edebi çalışmaların yazarı ve Annemarie Schimmel’den Mircae Eliade’ye dek birçok yazarın editörlüğünü yapmış olan Ergun Kocabıyık, uzun yıllardır çalıştığı tasavvuf alanında, Tasavvuf Sözlüğü adıyla İngilizce-Türkçe karşılıklı bir sözlük hazırladı. Kitap Anahtar Kitaplar tarafından, 2008 yılı başında yayımlandı. Tasavvuf alanındaki çeviri ve telif eserlerdeki terim karışıklığına belli bir düzen getirmeye yönelik bu çalışma, çevirmenler için vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğini taşıyor. Aşağıda Kocabıyık’ın türünün ilk örneği olan bu sözlük için yazdığı önsöz yer alıyor. ÖNSÖZ Dil aslandır, yatar eşikte Kutadgu Bilig Annemarie Schimmel’in Mystical Dimensions of Islam isim­li eserini Türkçeye çevi­rir­ken (İslamın Mistik Boyutları, Ka­bal­cı, 2001, 2004) İngilizce ve Türkçe tasavvuf te­rimle­rini içe­ren bir sözlüğün eksikliğini fazlasıyla hissetmiş, bu ko­nu­da daha önce bir ça­lışmanın ya­pılmamış olması beni bir hay­li şaşırtmıştı. Sonraki yıllarda da ta­savvuf konulu pek çok çe­viri metnin editörlüğünü yaptım. Bunların ço­ğunda tasav­vuf ter­minolojisinin ve kelime da­ğarının yete­rince bi­linmemesinden kaynaklanan eksiklik­lere tanık ol­dum, hâ­lâ da olmaya devam ediyorum. Tasavvuf müdevvenâtını bilmeden yapılan çevirilerin, met­nin tasavvufi kelime örgü­sünü, terimsel ya­pısını or­ta­dan kaldırdığına dolayısıyla met­nin Türkçede yeni­den doğ­ru bir şekilde kurulmasına imkân vermediğine şahit oldum. En ba­sit ör­nek­le an­lat­mak ge­rekirse, Batılı bir kaynaktan ya­pıl­­mış pek çok çeviride konu tasav­vuf­ken, “tasavvuf” veya “mu­ta­savvıf” ke­li­mesine neredeyse hiç rastlayamazsınız, onla­rın yerini “sûfizm” ve “mistik” veya “sûfi” almıştır. Trust in God‘ı “Al­lah’a güven” diye çevi­ren çe­vir­menlerin metin­leri “tevek­kül” kelimesinden mahrum­dur. Bir başka örnekte gereksiz bir Türkçeleş­tirme gayretiyle “vahdet-i vücûd”un “varoluşsal birlik” diye çev­rildiğini görüyoruz. Ör­nekler çoğaltılabilir. Bu mütevazı sözlüğü hazırlamamın temel nedeni yuka­rıda ifade etmeye çalıştı­ğım tür­den eksikliklerin giderilme­sine bir kat­­kıda bulunmak. Sözlük temelde, İngi­lizce ola­rak ya­yım­lan­mış tasavvufla ilgili bazı klasik eserlerin taran­ma­sıyla oluş­tu­rulmuş­tur. Hedefim öncelikle çevir­menlerin, redak­tör­lerin, editörlerin ve uzman okurların kullanabi­leceği bir baş­vuru kay­nağı oluşturmak­tır. Bu yüz­den de bu sözlük sadece terimleri değil, tasavvuf ko­nulu metinlerde karşımıza çıkan kelime dağarını da içeriyor. Elbette bu konuda sözlüğün eksiksiz olduğunu söyleyemem; ancak büyük ölçüde işe yarayacağını umuyo­rum. Şunu da belirtmek gerek, bu söz­lük dikkatli bir şekilde kullanılmalıdır, zira keli­meler amaç­ladıkları karşılıkları İngilizcede ne ölçüde karşılayıp karşıla­ma­dıkları tartışıl­madan sözlüğe alın­mıştır. Bundaki amacım, İngilizcede tasavvuf te­rim­lerine ne çeşit­lilikte karşılık üretildiğinin de görül­me­sini sağ­lamak. Bazı maddeler alıntılanmış cümlelerle örneklenmiştir. Örnek cümleler çift tırnak içinde ve italiktir. Bu yüzden alıntılanmış cümlelerdeki ita­likler düz ka­rakterle ya­zılmıştır. Söz­lü­ğün İngilizce-Türkçe bölümünde, kelimelerin kar­şı­lık­la­rı­nın yanında der­lendiği kaynağın kısaltması ve sayfa numarası belirtilmiştir. (/) işaretiyle birbirinden ay­rıl­mış çift rakamlı göndermelerde, örneğin [K1/47]’de baş­taki harf veya harfler kaynak eserin kısaltma­sını, eğik çizgiden önceki ra­kam eserin İngilizcesindeki sayfa numa­rasını, sonraki rakam eserin Türkçe baskı­sın­daki sayfa nu­mara­sını göstermektedir. Tek ra­kamlı refe­rans­lar sade­ce İngi­lizce metnin sayfa numara­sına gönder­me yapmak­tadır. (►) işaretinden sonraki büyük-küçük harflerle dizilmiş keli­meler, ilgili maddenin ya eşanlamlı ya da yakın anlamlı ol­du­ğu madde başlıklarına gönderme yap­maktadır. Bu sözlüğü ekmeği dil aslanının ağzından kapmaya çalışan tüm çevirmenlere, redaktörlere ve edi­törlere ithaf...

Read More

Çevirmen Önsözü: Sabri Gürses, 2008

"1997’den beri çevirmeyi hayal ettiğim Karel Čapek’in bir kitabı sonunda gün yüzünü gördü: Semenderlerle Savaş . Rusya’ya ilk kez gittiğimde bir dizi Rus eserinin yanı sıra, iki edebiyat devinin, Čapek ve Stanislav Lem’in bir dizi Rusça çevirilerini toplamıştım. Čapek kitaplıkta bekleyip durdu ve sonunda, belki de Türkiye’nin gündemi için tam zamanında, Türkçeye kavuştu. Beğenilmesi, ilgi görmesi ve işe yaraması umuduyla.. Aslı Çekçe olan kitabın çevirisi, İngilizceden Rusça çeviriyle karşılaştırmalı olarak yapıldı, yani bir ikinci dilden çeviri oldu; fakat Çekçe çevirmen yokluğundan kaynaklanan bu tutum, İngilizce çeviri yerine Rusça çevirinin norm alınmasıyla olabildiğince zenginleştirildi. Kitabın çarpıcı kapak tasarımı Utku Lomlu’ya ait." HEPİMİZ SEMENDERİZ/ Sabri Gürses Ve sonra… iki yıl sonra Čapek, Almanya’nın 1938 Çekoslovakya işgalinden kısa bir süre önce, tuberkülozdan öldü. O sırada Gestapo’nun arananlar listesindeydi ve ressam kardeşi Yosef Čapek de 1945 yılında toplama kampında ölecekti. 1930’lardan başlayarak Avrupa’yı yükselen faşizm tehlikesine karşı uyarmaya çalışmış; yazılarını, oyunlarını, radyo konuşmalarını bu konuya ayırmış, bir Uluslararası PEN üyesi olarak mücadele etmiş ve Avrupa yönetimlerinin bu konudaki kayıtsızlığı karşısında hayal kırıklığına kapılmıştı. Semenderler ’in son kısmında, Baş Semender’in bir zamanlar Dünya Savaşı’nda çavuş olarak yer almış olduğunun belirtilmesi, romanı bu güncelliğe gönderiyor: semenderlerin Naziler olduğunu söylemek olası. Fakat romanda Almanların ayrıca yer alması, bu güncel göndermeyi sorunlu kılıyor ya da başka çağrışımlara sürüklüyor. Her koşulda, romanın genel olarak totalitarizme karşı olduğunu, genel bir insanlık durumu betimlemesi olduğunu düşünmek daha yararlı olabilir. Sonuçta Semenderlerle Savaş , tıpkı Wells’in Dünyalar Savaşı gibi temelde insan ve gayrıinsan arasındaki mücadeleyi, insan olmanın bu iki kutup arasında gidip gelişini konu ediyor: uzaylılar ya da semenderler, hep öteki-insan. Ve sonra… hepimiz semenderiz. Ne olduğunu Čapek sadece öngörmüş olsa bile, biz, biliyoruz: toplama kampları, holokost, büyük göçler.. Čapek, tehcir ve pogromlar gibi uygarlığın on dokuzuncu yüzyıl icatlarının gideceği noktayı öngörmüştü: semenderlerin yaşama alanlarının çevresine çekilen katranlı çitler, gelecekte toplama kamplarının tel örgüleri haline geldi. Čapek belki sadece uçan ve yüzen işkencehaneleri öngörmemiş olabilir, bunu da insan zekasının inceliklerine yazmak gerekir. Ve sonra… atom bombası, nötron bombası, Soğuk Savaş’ın nükleer füzeleri, portakal gazları, Asya savaşları, Ortadoğu savaşları, durmak bilmeyen İsrail-Filistin savaşı, sözde medeniyetler savaşı, biyokimyasal silahlar, sibersavaş, Irak İşgali.. küresel sistemin yeryüzüne tümden yerleşmesi ve matrisin görünür bir şekilde ortaya çıkması: mobil iletişim araçları ve bilgisayarlardan kurulu bir ağın başına oturmuş, biyo-enerjileriyle sistemi besleyen ve sistemin ağdan onlara yolladığı hayalleri yaşayan semenderler, hayır, insanlar. Nesi var bu İnsanın? Neden bu dehşetengiz sistemi kurup kendini yok ediyor? Gizemli buluşlarla ömrünü uzatıyor ve aynı zamanda bu ömrü acı dolu bir hale getiriyor? Čapek’in yapıtının başarısı, bu soruya sitem bile yüklü olmayan bir alayla yanıt vermesi; bu soruyu yanıtlamaması ya da ciddi bulmaması olabilir. (“İnsan” gerçekten pişman mı kalabalıkların acı çekmesinden?) Romanın temel kalıcılığını bu sağlıyor: neden her şey olabilir, hiçbir şey olmayabilir....

Read More

Çevirmen Önsözü: Murat Belge, 1986

Murat Belge’nin 1986 yılında W. T. Stace’den çevirdiği Hegel Üzerine adlı kitaba yazdığı Hegel Üzerine başlıklı önsöz, felsefe metni çevirileri tarihi içinde oldukça önemli bir önsöz. Çevirilerin karşılaştığı birçok güçlüğü özetliyor: kaynak metinler bir yana yan metinlerin çevrilmemiş olması; bir filozofu tümüyle çevirmenin özel yayınevlerinin yapabileceği bir iş olmadığına, devletin bunu üstlenmesi gibi bir öneri getirilmesi; felsefe dilinin tam oturmamış olduğu inancı.. sonuçta, çevirmeni ya da yayımcıyı kısaltılmış çevirilere yönelten sorunlar.. 1986’dan bu yana, kısaltılmış çeviri yapma tutumu büyük ölçüde kırıldığı, Hegel’in eserlerinin tam çevirileri yapıldığı gibi, yazıda adı geçen Adam Smith, Ricardo, Morgan’ın da çevirileri yapıldı; çağdaş filozoflar için de çevirilerinin çok gecikmeli olarak yapıldığını söylemek doğru olmayabilir. En temel sabit, bu çevirilerin okurunun ortaya çıkmamış olması olabilir mi? Hegel Üzerine / Murat Belge (1986) Marksist düşünce içinde Hegel felsefesinin, Hegel diyalektiğinin yeri ve önemi çok iyi bilinir. Ama yabancı dil bilmeyenlerin Türkiye’de Hegel’i okuma imkânları yok, çünkü Hegel’in kitapları bugüne kadar dilimize çevrilmedi. Dolayısıyla, devrimciler, Hegel felsefesinin ne olduğunu ve bu felsefenin Marksist düşünceyle ilişkisini, Marksist felsefe üstüne yazılmış yerli ya da çeviri el kitaplarından öğrenebiliyorlar. Marksist düşüncenin, gelişmesinin belirli evrelerinde etkilendiği ya da yararlandığı başka düşünce ürünleri için de aşağı yukarı aynı şeyleri söylemek mümkündür. Felsefede Marx’ı ve Engels’i gençlik yıllarında etkileyen Feuerbach’ı da Türkçe’den okuyamıyoruz. Marx’ın iktisat çalışmalarında ana kaynaklar olarak ele aldığı, öncelikle Adam Smith ve Ricardo, sonra da öteki klasik iktisatçıların yazdıklarını kendi dilimizde bulamıyoruz. Antropoloji bilimini, kuran, özellikle Engels’i etkileyen Morgan’ı gene okuyamıyoruz. Bu çeşit düşünürler arasında belki yalnız Darwin’i kendi dilimize çevrilmiş birkaç eserini okuyarak tanımamız mümkündür. Şüphesiz önemli bir eksikliktir bu. Böyle klasik metinleri bilmek, birçok bakımlardan aydınlatıcı olurdu. Gelgelelim, belki de fazla abartmamalı bu eksikliği. Bir kere, herkesin her şeyi okuması zaten mümkün değil. Marksist olmak, Marksistleri etkileyen metinleri okumadan önce, Marksist metinleri okumakla gerçekleşir. Hattâ denilebilir kî, yukarıda saydığımız metinleri okuyarak Marksizm’i anlamak biraz hayaldir; tersine, o metinleri, ancak Marksizm’i anladıktan sonra gereğince değerlendirebiliriz. Ancak, saydığımız bu eski, klasik düşünürler içinde Hegel’in özel bir yeri var. Sayılanlar arasında en çok onun Marksizm’e katkısının gerçek niteliği, bugün için hepimizi ilgilendirmesi gereken canlı bir tartışmanın konusu. Çünkü Hegel sorunu, doğrudan doğruya Marksist düşünce yöntemiyle ilgili bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle, yayımladığımız ilk Kitaplar arasında Hegel’le ilgili bir kitap bulunmasını zorunlu gördük. Ama bu kitap, Hegel’in kendi eserlerinden biri olamazdı. Türkiye’de Hegel’in şimdiye kadar yayınlanmamış olması bir raslantı, ya da basit bir ihmal sorunu değildir; anlaşılır nedenleri vardır bunun. Bunlardan birincisi, Hegel’in eserinin hacmidir. Bir değil, üç değil, pek çok kitabı vardır filozofun. İşin kötüsü, bunların içinden biri veya ikisi, bütün öbürlerini açıklayacak, onları özetleyecek bir anahtar olarak seçilemez. Hegel’in söylemek istedikleri, bütün eserlerine yayılmış durumdadır. Onu eksik anlamayı, yetersiz anlamayı baştan kabullenmek bile, en azından yedi sekiz eserini...

Read More

Çevirmen Önsözü: Avni İnsel, 1939

Avni İnsel’in 1939 yılında Andre Gide’den yaptığı Dünya Nimetleri adlı çeviriye yazdığı Mütercimin Mukaddemesi başlıklı önsöz, çevirinin ilgi görmesi, dönemin felsefecilerinin de çeviriye katkıda bulunması gibi bilgilerin yanısıra, sözcük seçimi konusunda çevirmenlerin ciddi ya da ağır eleştirilerle karşılaşabildiğini ve buna karşı yanıt vermeyi gerekli gördüklerini ortaya koyuyor. Mütercimin Mukaddemesi / Avni İnsel Ahlâka karşı sempatisi olan san’atkâr yoktur. San’atkâr her şeyi ifade edebilir. Düşünce ve lisan bir san’atkârın aletleridir. Os. Wilde Geçen sene çıkardığım Dünya Nimetleri’nin gördüğü rağbet üzerine bu defa bu eserin ta’dilli ve tashihli bir tab’ını çıkarmayı kararlaştırdım. Yalnız, sağda, solda dolaşan dedikoduları burada işaret etmekten kendimi alamıyacağım. Vaktile muterizlerime cevab vermeyişim mümkün mertebe, kalem kavgalarından çekinmekliğim olmuştur. Zira, bunlar, hele mevsimsiz oldular mı, insanı gülüne mevkie düşürmekten başka bir şeye yaramazlar. Bu mülâhazadır ki beni onlara cevab vermekten alıkoymuştur. Mamafi, sırası gelmişken burada bu meseleye temas edeceğim. Bazı mütefekkir kimseler, bu eserin tercümesini pek fena bulmamalarına rağmen, gençlerimizin onu anlayabilecek derecede kemale ermediklerinden, binaenaleyh bu kabil eserlerin onların cismanî hayatlarında, yani zevk ve temayüllerinde bir aksülâmel husule getireceğinden bahsettiler. Kısaca, beni – ki arada bir vasıtayım – Türk gençliğini ifsad etmekle itham ettiler. Bu muhterem zevata şunları söyliyeceğim. Evet, gençlerimiz naçiz tercümeme alâka gösterdiler. Aralarında bana, tahriren, Türk edebiyatında boş kalan bir yeri doldurduğumdan dolayı, teşekkür edenler de oldu. Hattâ bazıları Gide’in, bilmecburiye karanlık geçtiğim hususi hayatı hakkında benden malûmat istediler. Vaktile kendilerine lâzımgelen izahatı vermiştim. Lâkin, zannetmiyorum ki, mütefekkirlerimizin düşündüğü gibi, bu tercümemle onları ifsada teşvik etmiş olayım. Bu kabil eserlerin insanların manevî hayatları üzerinde büyük tesirler icra ettiğini inkâr etmiyorum. Fakat insan bunlara irade kudreti sayesinde galebe çalabilir. Ve böylece bu eserler insana ancak ruhî gıdayı temin ile müfekkiresinin genişlemesine yardım ederler. Esasen Gide, Dünya Nimetleri’nde: “Her şeyin ahlâka aid olan kısmını benimse, şehvet sızan kısmını ise at” demez mi? Diğer taraftan yine bazı hukukçu ve edebiyatçılarımız Gide’in eserlerinin tercümelerinin kötülüğünden dem vurdular. Zımnen benim tercümemle diğer mütercimlerin eserlerinden bahsettiler. Ve – sanki biz kendilerine cevap vermekten âcizmişiz gibi- muttasıl söylendiler durdular. Ve bizdeki “tercüme anarşisinin önünü almalı” başlıklı makaleler (!) yazdılar. Ben kendilerine vaktile cevap vermedim. Bunun sebebini yukarıda izah ettim. Yalnız kendilerine şunu söylemek isterim ki, ben iddia ettikleri gibi “tercümelerini mutlaka iyi tercüme ettiğine kani olanlardan değilim.” Böyle söyleneceklerine, kaleme sarılıp, bu eserleri tercüme etseler hiç de fena bir hareket yapmış olamazlar sanırım. Bazı kimseler de seçtiğim kelimeleri beğenmemişler ve: “Evet, ‘Nimet’ kelimesini iyi bulmuş, fakat ‘Dünya’ yerine ‘Yer yüzü’ tâbirini kullanmış olsaymış daha iyi edermiş” gibi fikirler serd etmişler! Ne yazık ki “Acun” kelimesini kullanmamı tavsiye etmemişler! Bu dedikoduların ne gibi saiklerle yapıldığını bilmiyor değilim. Mamafi her ne olursa olsun ben bunlara ehemmiyet vermiyeceğim ve gençlerimize Gide’in eserlerini tanıtmakta devam edeceğim. Avni İnsel, 1939 (Resim: Nadir...

Read More

Yalnızlık Dolambacı: İkinci Dil Çevirisi Klasiği

(Bozkurt Güvenç’in Yalnızlık Dolambacı adlı çevirisi için yazdığı bu önsöz, büyük olasılıkla ikinci dil çevirilerinin klasik önsözü: çevirinin neden ikinci dilden yapıldığının açıklaması, bir özgün dil uzmanının bu çeviriyi olumsuzlaması, yazarın bu çeviriden haberdar olmadığının belirtilmesi.. ikinci dil çevirilerinin yol açtığı ve onlara yol açan birçok ilginç olgu bu önsözde konu ediliyor. Bu nedenle, ve ayrıca, bütün içeriğiyle gerçek bir çevirmen önsözü klasiği olması nedeniyle, 1982 baskısından buraya aktarılıyor. 1970’lerin kültürel duygusallığını aktarması da apayrı bir güzellik. Yalnızlık Dolambacı, en son 1999 yılında Can Yayınları tarafından yayınlanmış. SG.) ÇEVİRMENİN ÖNSÖZÜ Octavio Paz’ın El laberinto de la soledad («Yalnızlığın Labirenti») yapıtını İngilizce çevirisinden Türkçeleştirdim; Yalnızlık Dolambacı adıyla okurlarıma sunuyorum. Octavio Paz adını arada bir çıkan şiir çevirilerinde görürüz ama, ozanın kimi-kimliği ve kişiliği üstüne fazla bir şey bilmeyiz. Geçen yaz Türk Dili dergisine (Eylül 1977 sayısı) bir çeviri denemesi gönderdiğim zaman, bu yapıtın ülkemizde ya duyulmadığını ya da yazılıp tartışılmadığını sanıyordum. Kıvançla gördüm ki yanılmışım! Bertan Onaran’ın Soyut dergisinde (Ağustos 1977, 106. sayısı) çıkan «Octavio Paz’la Bir Söyleşi» çevirisinde, «Yalnızlığın Dolambaçlı Yolu» adında bir «harika yapıttan söz ediliyordu. Sanımda yanılmışım ama, ozanın ve «harika yapıtı»nın ülkemizde tanınmadığı yine de gerçek! Yayınevinin yerinde önerisine uyarak bu önsözü yazıyorum, ozanı, yapıtını ve bu çeviriyi tanıtmak amacıyla… Dolaylı Bir Karşılaşma Geçen yıl Ankara’da yapılan bir açık oturumda yabancı bir konukla, Türklerin ulusal (toplumsal) karakteri ya da kişilik özellikleri üzerine konuşuyorduk. Konuğumuz sözü, Türklerle Meksikalıların benzerliklerine getirdi. Uluslararası çevrelerdeki yaygın olan bu kanıya tanık olarak ozan Octavio Paz’ı, kanıt olarak da Ozan’ın «Yalnızlık Dolambacı» adlı yapıtını gösterdi. Kuşkularımı sezince de, «Meksikalı ozanı okuyunuz, benzerlikleri göreceksiniz» dedi ve bana, kitabın İngilizce bîr çevirisini gönderdi. Kitap, ilk kez 1961 yılında yayımlanan İngilizce çevirinin 16. basımıydı. Daha sonra Amerika’dan 18. basımlı daha yeni bir kopya geldi. Yapıtın Fransızca çevirisinin tükendiği, ancak Gallimard’m yeni bir basıma hazırlandığı bildiriliyordu. Meksika’ya giden bir dostumun getirdiği kitap 1976 tarihli 12. basımdı. İşte böylesine «dolambaçlı yol»dan karşılaştım Octavio Paz’la. Çok satılan yapıtlara karşı beslediğim o açıklaması zor, kuşku-umut karışımı bir duygu içinde yapıtı okumaya koyuldum. Ozan’ın anlatımındaki şiirsellik, yüreklilik ve derinlik beni ta başından sarmış ve büyülemişti, öyleki daha Yedinci Bölümü bitirmeden küçük bir çeviri denemesi yapmaktan kendimi alamadım. Benzeşmek bir yana, bu yapıt sanki bize bizi anlatıyordu. Bu yüzden Türkçeye çevrilmeli diye düşündüm. Bu dileğim gerçekleşti. Ancak çeviriden ve onun büyüleyici niteliklerinden önce, Ozan’ın yaşam öyküsü ve kimliği üstüne derleyebildiğim bilgilere yer vermek isterim. Octavio Paz Octavio Paz adı «Meksikalı Ozan»la sanki özdeşleşmiş. Ozan, İspanyolca yazıyor ama «Ozanca» sesleniyor — tüm insanlara. Sanırım, Meksikalılığı da bu tartışmasız evrenselliğinden geliyor. O gür sesi ve sesleni-şiyle, İspanyolca konuşulan ülkelerin sınırlarını aşmış, bize ulaşmış. Fransa’da yayımlanan «Kartal ya da Gü neş» (Aigle ou Soleil, 1957) şiir kitabından sonra, Meksikalı Paz adı, Şilili Neruda, Arjantinli...

Read More