Birlikte Hareket Etmezsek..

Posted by on Kasım 9, 2008 in Güncel

1968 Öncesi ve Sonrası Çevirmen Hak ve Sorumlulukları adlı toplantıda yaptığı konuşmada, Doç. Dr. F. Sâkine Eruz, çeviriyle ilgili yasal düzenlemelerle çevirmenlerin örgütlenmesi arasındaki ilişki üzerinde durdu ve Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze uzanan tarihsel bir perspektifte şu uyarıyı yaptı: ” Biz birlik halinde harekete geçmezsek, bir bakacağız, belki de günün birinde, Avrupa Birliği uyum yasaları ya da başka düzenlemeler çerçevesinde, uzman ve yetkin çevirmenin menfaatlerini gözetmeyen “yama” bir mevzuat hazırlanıvermiş.” Aşağıda Sâkine Eruz’un bu konuşmasının tam metni yer alıyor:

Birlikte Hareket Etmezsek

Deveye sormuşlar, neren eğri diye, yanıt vermiş, nerem doğru ki !

Tabii burada develeri rencide etmek gibi bir amacım olamaz. Bu deyişi, Türkiye’de olmayan çevirmenlik mevzuatını işlevsel dile getirdiği için kullanmak zorunda hissettim kendimi.

Evet, şimdi bu deyişi açmak için biraz gerilere, kırklı yıllara gidelim. Atatürk’ün Cumhuriyetinde, otuzlu yıllardayız. Büyük bir öngörüye sahip Atatürk, Türkiye’de yüksek eğitim sistemini yerleştirmek için Hitler Almanya’sından kaçmak zorunda kalan dünyaca ünlü Musevi kökenli Alman hocaları Türkiye’ye davet ediyor. Bunların arasında bizi ilgilendiren en önemli öğretim üyesi Prof. Hirsch (1902). Hirsch önce İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin daha sonra da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurulmasında yaşamsal bir rol oynuyor. Kendini ve ailesini Nazilerin hışmından kurtaran Türkiye’yi çok seviyor ve Türk vatandaşlığına geçiyor. 1985’te vefat eden Hirsch daha sonra Savaş Sonrası Almanya’da Freie Universitaet Berlin’in hukuk fakültesinin yapılanmasına destek veriyor ve bu üniversitenin Rektörü oluyor. Hirsch’in bir özelliği de kırklı yıllarda fikir ve sanat eserleri kanunu, başka bir deyişle, telif yasasını hazırlaması. Bu yasa 1951 yılında Adnan Menderes hükümeti zamanında kabul ediliyor ve 1952’de yürürlüğe giriyor. Hirsch yasada mesleki birliklerin kurulmasına da yer veriyor, bunu onun sözleriyle aktaralım:

“…. Yasa 1952’de yürürlüğe girdiği halde, yukarıda sözünü ettiğim bu meslek birliklerinin kurulmasına ilişkin hüküm, kağıt üzerinde, ölü bir harf yığınından ibaret kaldı. Öğrendiğim kadarı ile, Türk yazarları bir araya gelerek 1978 yılında ekonomik menfaatlerinin korunmasını amaçlayan bu tür bir meslek birliği kurma yönünde adım atmışlar. Fakat, örnek tüzük vb. biçiminde herhangi bir pozitif sonuç, henüz benim elime geçmiş değil.”

Gerçi Osmanlı’da da telif yasasına benzeyen oluşumlar var, ama Batılı anlamda ilk yasa bize aslında Hirsch’in armağanıdır. Ancak armağanların doğru kullanılması bilinmiyorsa, pek de işe yaramıyorlar, sadece yama ve süs yasalar olarak vitrin içinde muhafaza ediliyor.

Evet, ben neden anlatıyorum Hirsch’i, durup dururken. Hirsch’in bir eseri var, Türkiye’de yasaların alımlanması üzerine. Bu eserde aslında öyle çok izlenim var ki. Hirsch adeta bugünün Türkiye’sini de anlatıyor. Kısaca Hirsch diyor ki, gözlemlerim bana şunu kanıtladı, en iyi yasa dahi çevrilse, bu yasa gerek erek kitle tarafından çevrilirken, gerek erek ülkede devreye girdiğinde, çok sayıda kültürel katmandan etkilendiği için bir değişim yaşıyor. Başka bir deyişle, Türkiye çağdaş yasaları üstlense dahi, bu yasaları çevirenlerin ve alımlayanların zihninde Batı türü bir düşünme tarzı ve gerekli birikim olmadığı için, en geç bu yasaların uygulanmasında ister istemez hatalar oluşuyor. Ayrıca Batı’da insanlara güven içeren bir yasa düzeni hakim, bu anlamda hakim ve memurun da geniş kapsamlı kanaat ve yetki alanı bulunuyor. Bizde ise bürokratlar birebir şekilde, zaman zaman yanlış yorumladıkları yazılı metinlere bağlı kalarak iyi bir iş yaptıklarını sanıyorlar.

Şimdi gelelim Türkiye’de isterseniz 68 öncesi ve sonrası çevirmenlerin konumuna ya da konumsuzluğuna. Güvensizlik üzerine kurulu bir sistemde, 1972 yılında yenilenen 1512 sayılı Noterlik yasasının 74. ve 75. maddelerinde (1913/26/38) yeminli çevirmenin adı daha bir ön plana çıkıyor. Ancak çevirmenin hakları yok, sadece yükümlülükleri var. Çevirmene verilen tek hak, herhangi bir noterin gölgesinde yaşamını sürdürme hakkı. O kadar.

Oysa Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (1927) ve Ceza Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda da (1929) çevirmene yer veriliyor. Ama her nedense bu maddelerin derin anlamı ve çevirmenin uzman bilirkişi kimliğiyle özerk konumlandırılması gerekliliği gözden kaçırılıyor.

Öte yandan hepimizin de bildiği gibi Hasan Ali Yücel’in eğitim bakanlığını yaptığı dönemde 1940’ta kurulan Tercüme Bürosu’nda zamanın yetkin yazarları çevirmen kimliğiyle yoğun bir şekilde çeviri yapıyorlar.

1945-46’ya değin yoğun çeviri etkinliği içinde bulunan Türcüme Bürosu, Hükümetin himayesi altında 60lı yılların ortalarına değin varlığını sürdürüyor. Tercüme bürosunun üyelerinin “saygın” edebiyat kimlikleri olması nedeniyle, bir anlamda çevirmen haklarından söz edilebileceğini pek sanmıyorum. Bu haklar bu tercümanlara tanınmış olsa dahi, bunlar onların edebiyatçı kimliğinden kaynaklanan bireysel haklar.

Onun dışında 68 öncesi ideolojik eserlerin de çevrildiğini de biliyoruz, ancak bu işler de çoğu zaman gönüllü olarak yapılan işler ulamına giriyor. Yazınsal eser çevirilerinden kazanılan miktarlarda tercümanların kişilikleriyle orantılı bir oran gözlemleniyor

Uzmanlık alanlarında yapılan çevirilere ilişkin de tek tük de olsa kaynak bulmak olanaklı, ancak piyasada yapılan çeviri işlerinin o tarihlerde nasıl kotarıldığına ilişkin elimizde sağlıklı veriler bulunmuyor.

Şimdi, çevirmenlik hakları dendiğinde geçmişe yönelik bu kadar arka plan bilgisinin gerekli ve yeterli olduğunu düşünerek bugüne gelmek istiyorum.

Üye olduğun çevirmen gruplarının izlediğim yazışmalarından bir alıntı ile başlamak istiyorum günümüzde çevirmenin konumuna ya da konumsuzluğuna :

“Uzundur burada yazılanları okuyorum da bu memlekette hangi sorun derinlemesine çözülebilmiştir bugüne kadar merak ediyorum…

1000 karakter 3 ytl birim fiyata iş yapan da var 25 ytlye yapan da…yaşama koşullarının bu kadar ağırlaştığı bir memlekette insanların alternatif olarak yapacakları bir iş yoksa ve insanlar başka bir çıkış yolu bulamıyorsa çok ucuza çeviri de yapacaktır, taş da taşıyacaktır, hamallık da yapacaktır…

Ev geçindiren biri olarak 4 ytl birim fiyata gelen işlere hayır diyemiyorum; hiç kazanmamaktan daha iyidir mantığını güdüyorum çünkü ay sonunda biriken faturaları ödeyemezsem elektriğimin, suyumun, telefonumun, doğalgazımın vb. kesilmesini istemiyorum!!! Evet birim fiyat 10 ytl de iş yaptım ama ne yazık ki o fiyata çok nadir iş geliyor…”

Evet, bu çevirmenlik mesleğinin bu ülkedeki gerçeği. Yani çevirmen başka bir alternatif iş bulsa yapacak, ama bulamıyor ve geleni de yapmak zorunda hissediyor kendini. Tabii bu tür bir yaklaşımın bu mesleği benimsemiş bir çevirmenin yaklaşımı olup olmadığı tartışılabilir, yine de bu söylenenlerin Türkiye’deki çevirmen gerçeğini büyük oranla yansıttığını düşünüyorum. Kısaca, Türkiye’de uzman çevirmen yaptığı işin karşılığını alamıyor.

Kitap çevirmenleri son yıllarda oluşturdukları ve 2007’de kurdukları “ÇEVBİR” oluşumu ile kendi haklarını daha iyi savunmaya çalışıyorlar.

Piyasa çevirmenleri kendi kurdukları internet grupları içinde iletişime geçiyorlar, ancak bu eylemleri, seslerini ilgili mercilere duyuracakları ve statülerini iyileşeceği anlamına gelmiyor.

Öte yandan 1999’da Çeviri Derneği kuruldu, amacı işlevseldi, bütün çevirmenleri bünyesinde toplayarak, güç birliği sağlamak ve bu şekilde devlete seslerini duyurarak çağdaş çevirmenlik mevzuatları oluşturmak. Çok yakın bir geçmişte de Çeviri İşletmecileri Derneği kuruldu. Her iki derneğin de üniversitelerin çeviri bölümleriyle bir şekilde etkileşim içinde bulunmaları geleceğin çevirmenlerinin daha bilinçli yetişmesini ve öğretim üyelerinin de çeviri piyasasının gerçeklerini göz ardı etmemesini sağlıyor.

Bu oluşumlar dışında kuşkusuz başka oluşumlar da var.

Evet, devletimiz yeni kutladı 85’inci yaş gününü, ancak daha çok genç ve Hirsch’in de belirttiği gibi alımlamada büyük sorunları olan bir Cumhuriyetiz. Gelişmeler süreç içinde doğal olarak yaşanmıyor, tepeden inme, yama yasalarla birlikte günü kotarmaya çalışıyoruz. Bu kotarma işi de, ancak sistemin izin verdiği oranda gerçekleşiyor.

Bunları söylerken sanmayın ki, kötümserim, hayır, kötümser değilim ama çok iyimser de değilim. Kuşkusuz bu alanda bir çok iyi işler de yapılıyor. Örneğin son yıllarda internet ortamında Sabri Gürses ve basılı olarak Tozan Alkan’ın yayımladıkları ciddi çeviri dergileri çıkıyor. Kitap Çevirmenleri kendi içlerinde örgütleniyorlar. Öteki sayısız internet sitelerinde çevirmenler öyle ya da böyle ses vermeye başladılar. Ve sorunların tartışılması, paylaşılması, çıkar yollar aranması da bir başlangıç demektir. Öncelikle son on yılda çok sayıda çeviri bölümleri açıldı. Bu iyi bir gelişme mi, altyapısı hazırlanmadan ne denli olanaklı işlevsel çeviri eğitimi verilmesi, bunun da tabii tartışılması gerekiyor. Bunun dışında 2007’den bu yana YÖK iki üniversitede daha Çeviribilim alanında doktora programlarının açılmasına izin verdi. Bu da yeni açılan, aslında kadrosu yetersiz bölümlere, uzmanların yetiştirilmesi anlamına geliyor.

Evet, bu alanda kıpırdanmalar, rahatsızlıkları dillendirmeler var son yıllarda. Peki bu yeterli mi, tabiî ki hayır.

1999’da Çeviri Derneği’nin tüzüğünü derneğin kurucu üyesi arkadaşlarla her hafta buluşarak hazırlarken, amacım Türkiye’de de çevirmenlikle ilgili sağlıklı bir mevzuatın yerleşmesiydi. Herhalde daha zamanı gelmedi, ki aradan geçen yaklaşık 10 yıla rağmen çevirmenler hala bu konunun orasından burasından çekiştirerek bir türlü ortak bir paydada buluşamıyorlar. Bu böyle devam ettiği sürece de noter, devlet, özel sektör gibi bir çok kurum çevirmenler üzerinden geçimlerini sağlamaya ve çevirmenliğin bir meslek olarak statü kazanmasını engellenmeye devam edecek.

Şimdi sizi biraz uzaklara götürmek istiyorum. Almanya’dayız. İkinci Dünya Savaşı sonrası 1945’te Nürnberg mahkemeleriyle birlikte çevirmenler görünürlük kazanıyor. Almanya eyaletlerinde ilk ciddi çevirmenlik mevzuatları yetmişli yıllara dayanıyor. Ama burada bizim baştaki benzetmemize koşut bir durum yok. Sistem, devleti düzgün mevzuatlar hazırlaması için zorluyor.

Evet Almanya’nın çevirmenlerinin % 75’inin üye olduğu BDÜ yaklaşık 50 yıl önce kuruluyor. Halen 5.500 üyesi bulunuyor. Derneğe girmek için bu alanda uzman olduğunu kanıtlamak gerekiyor. Mevzuatlardan ötürü her önüne gelen çevirmenim diye piyasaya çıkamıyor.

13 alt derneği olan bu derneğin en önemli görevlerinden biri çevirmenlerin menfaatlerini gözeterek devletin çevirmenlere yönelik politikasına müdahale etmek. Ancak müdahale etmek için devletin de çevirmenin varlığından ve onun hak sahibi bir birey olduğundan ve çevirmenliğin gerçekten bir meslek grubuna dahil olduğundan haberdar olması gerekiyor.

BDÜ’nün görevlerinin bir kaçını burada saymak istiyorum :

  • Mesleki düzenlemelerde bulunmak
  • Çevirmenlik eğitimini iyileştirmek
  • Çevirmenlikle ilgili sınavları dizgeselleştirmek,
  • Bütünsel sınav yönetmelikleri hazırlamak
  • Yeminli çevirmenlik için mevzuatların iyileştirilmesi
  • Kamuyu çevirmenlik mesleğine yönelik bilgilendirmek
  • Yasakoyucularla, resmi dairelerle, mahkemelerle, eğitim kurumlarıyla ve ilgili öteki mercilerle etkileşimde bulunmak, ilgili yasaları çevirmenlerin menfaatine iyileştirmek, çeviri ücretlerini her yıl yeniden düzenlemek

Bunun dışında BDÜ üyelerinin mesleğe yönelik bilinçlenmesi ve geliştirilmesi için de etkinliklerde bulunuyor, süreli dergiler çıkarıyor, seminerler düzenliyor, dahası serbest çalışan çevirmenlere uygun ücretlere emekli ve hastalık sigortası yaptırıyor.

Bunları niye sıralıyorum, çok yalın bir nedeni var. Gerçi biliyorum, çevirmenlik çok katmanlı bir meslek, her alanda çeviri yapılıyor, her yana uzanıyor çevirmenlik mesleğinin uygulama alanı, yine de biliyorum ki, birleştiğimiz sürece daha güçlü olabiliriz, ve aslında çevirmenlere hiçbir değer vermeyen bu sisteme belki bir çekidüzen getirebiliriz. Ben salt kitap çeviririm, ben yeminli çevirmenim gibi ifadelerle ayrı ayrı kulvarlarda koştuğumuz, birbirimizin sorunlarından, kaygılarından, sevinçlerinden haberdar olmadığımız sürece ben şahsen daha uzun yıllar çevirmenlik mesleğinin lehine, mesleğe yönelik artıların kaydedileceğine pek inanamıyorum. Çünkü devleti bu konuda bilinçlendirmek ne yazık ki, önce nicelikten geçiyor, yani sayısal verilere dayanıyor. Burada tutulacak yol, artık bu aşamada tek ses olarak işlevsel ve uzman çevirmeni özerk kılan bir mevzuatın hazırlanması için güç birliği yapmamızdır. Biz birlik halinde harekete geçmezsek, bir bakacağız, belki de günün birinde, Avrupa Birliği uyum yasaları ya da başka düzenlemeler çerçevesinde, uzman ve yetkin çevirmenin menfaatlerini gözetmeyen “yama” bir mevzuat hazırlanıvermiş.

Daha fazla Güncel
1968 Öncesi ve Sonrası Çevirmen Hak ve Sorumlulukları

1999'da çevirmen, çeviri işletmecileri ve akademisyenler tarafından kurulan Çeviri Derneği her yıl olduğu gibi bu yıl da TÜYAP'ta çevirmen hakları...

Kapat