Çeviriyorum, Öyleyse Tek Kültürün Ötesinde, İki Kültürün Arasında, Üçüncü Kültürün Ortasındayım

Posted by on Nisan 16, 2006 in Kuram

Günümüzde karmaşıklık, çokboyutluluk ve melezlik sadece toplumsal yapıları ve kültürel oluşumları etkilemekle kalmıyor. Ülkelerin siyaset ve hukuk sistemlerini zorluyor. Aydınlanma ve bilgilen(ebil)me inancına dayalı eğitimi sarsıyor. Birçok bilim dalının kapılarını farklı ve birbirine zıt bakışlara açıyor. Sömürgecilik sonrası ortaya çıkan kuramlar ve dünya görüşleri, yapısökücü yaklaşımlar ışığında gelişen tartışmalar özellikle insan bilimleri ve sosyal bilimler alanlarında kültür ve kimlik konularında yeni arayışlara yol açıyor. Çeviribilim de bundan payını alıyor. Bu etkileşimlerin sonucunda bazı çeviri kuramcı ve uygulamacılarında ‘araştıma nesnelerine’ karşı bakış açılarında önemli bir değişim yaşanıyor: Çeviri hem toplumsal hem bilimsel bir olgu olarak açıklanması zor, yaşamın nerdeyse her boyutunu etkileyen bir süreç, epey karmaşık ve çokboyutlu bir ürün olarak ele alınmaya başlanıyor. Çevirmenin görevini, kusursuzluğa ve eksiksizliğe öykünen dilsel aktarım olarak tanımlayan, kimliğini ve konumunu bir dilde söylenenin aynısını öteki dilde söylemesi beklenen canlı bir fotokopi makinesine benzeten düşlerden (ya da karabasanlardan) uzaklaşılıyor. Çeviribilim başından beri, bilimsel nesnesi olan çevirinin yapısı ve konumu gereği, değişik disiplinlerle etkileşimden beslenen, birçok disiplinin yöntemlerinden yararlanarak artık kendi yolunu çizmiş olduğu halde bu alanlardan esinlenmeyi sürdüren bir bilim dalı. ‘Bilimsel serüveninin’ başında daha çok bir bilim dalının, dilbilimin egemenliği altındayken daha sonraları felsefe, psikoloji, sosyoloji, etnografya, antropoloji, siyasetbilim, yazınbilim gibi daha başka disiplinlerin yöntem ve kuramlarından da yararlanarak Kaindl’in deyimiyle dilbilimin “emperyalist” etkisinden kurtulup farklı disiplinlerden yöntem ve kuram “ihraç etme” yoluna başvurur. [1] Şimdilerde ise disiplinlerarası çalışmanın üçüncü aşaması olan yeni, daha eşitlikçi bir yönelime tanık oluyoruz. Bazı, ‘yeni kuşak çeviribilimciler’ olarak adlandırmak istediğim çeviribilimciler artık sadece bu disiplinlerin kuramsal araç gereçlerinden yaralanmakla yetinmek istemiyor. Çeviribilimin ortaya çıkardığı kuram ve yöntemleri başka alanlarda geliştirilenlerle biraraya getirerek, kendi soru ve sorgulamaları çerçevesinde bu alanlarla eşit düzeyde diyaloğa girme, bu etkileşim içinde salt esinlenme değil esin kaynağı olabilme çabasındalar. Bu çeviribilimciler, çevirinin, kültürlerarası ve bireylerarası iletişimdeki güç dengeleri ve egemenlik kurma dinamikleri temelinde rahatsız edici özelliğini kabul etmek, çevirmenin kendisinin de, en az iki ‘yabancı’ tarafın birbiriyle bağlantı kurmasını sağlarken açık ya da örtük ama kesin bir biçimde taraf olduğunu vurgulamakla kalmıyorlar. Çeviri eğitimi, eleştirisi ya da araştırmaları olsun çeviribilimin her alanında bu sorunsalların konu edilmesini, eski kuramların bu gözlerle yeniden okunmasını, çeviri olgularının farklı ve de birbirlerine zıt açılardan ele alınmasını ve bu değişimin uygulamaya, en önemlisi de profesyonel çevirmenin meslek profili ve etiğine yansımasını talep ediyorlar. Bu bağlamda sadece kısaca dört yeni kuşak çeviribilimciye göndermede bulunmak istiyorum: Arrojo çeviri durumlarında güç dengelerinin nasıl kurulduğunu ve bozulabildiğini, çevirmenlerden çoğu kez saydam, nesnel ve evrensel bir etiğe göre hareket etmeleri beklendiğini açığa çıkarmaya çalışıyor. Dizdar, yapısöküm temelinde çeviri kuramlarını yeniden okuyor, çeviri kavramının çeviribilimden bağımsız ve de habersiz, tarihbilim, etnografya ya da genetikbilim gibi değişik araştırma alanlarında nasıl kullanıldığını gösteriyor. Niranjana sömürgecilik sırasında ve sonrasında çevirinin egemenlik kurma aracı olarak işleyişini inceliyor. Venuti ise, Batı’da yüzyıllar boyunca kendisine dayatılan, saydam ve özgün metin gibi okunan pürüzsüz metinler üretme zorunluluğundan ötürü çevirmenin görünmez kılınmasını ele alıyor. [2]

Çevirmen : kültür ve iletişim uzmanı

Çevirinin içinde bulunduğu ve yol açtığı çokboyutlu kültürel, toplumsal, siyasi ve etik sorunsallar çerçevesinde bence en heyecan verici konulardan biri, dilin ötesinde ya da dili içine almış bulunan kültür diye adlandırılan bir yapının içinde, iki ya da daha çok tarafın birbiriyle bağlantı kurmaya çalıştığı bir durumda çeviri yapan profesyonel kişinin kimliği. Burda kısaca değineceğim çeviri örnekleri genelde sözlü çevirinin, çeviribilimde hala marjinal ve uç olarak nitelendirilen community interpreting, yani bir ülkenin egemen kültürünü temsil eden, egemen dilini konuşan en az bir kişi ve bu ülkede azınlık dili/yabancı dil/göçmen dili ve kültürü olarak tanımlanan bir dil ve kültürün içinden hareket eden en az bir kişi arasında gerçekleştirilen sözlü çeviri durumları olacak. Ancak, bu çok özel gibi gelen durumlardaki çevirmen kimliğiyle ilgili saptamalarımın hem bütün sözlü çevirmenler hem de genelde çevirmenler için geçerli olduğunu savunmak istiyorum. Günümüzde profesyonel çevirmenlik kültür ve iletişim uzmanlığı anlamına geliyor. Salt dil öğrenmek ve bilmek ya da iki dilli yetişmiş olmak yetmiyor. Burda asıl vurgulanması gereken ‘profesyonel’ sözcüğü. Kültür uzmanlığı, çeviri anında görünürdeki iki kültürü, yani örneğin Alman ve Türk kültürü olarak adlandırılan sistemleri tanımakla da bitmiyor. Çeviri durumunda ikiden çok, aslında her zaman en az üç kültürel boyut söz konusu. Değişik kültürlere ve hatta kültürel gruplara bağlı, bu kültürlerde toplumsallaşmış, belli toplumsal konumlarda, belli toplumsal roller oynayan kişiler çeviri durumunda birbirleriyle iletişim kurmaya çalışır. Burda iletişim ve kültür dediğimizde ne anladığımız önem kazanıyor. Tam bu noktada da çeviribilimin, geleneksel sosyoloji, antropoloji, siyasetbilim, tarihbilim, yazınbilim gibi daha kesin hatlarla çizilmiş ve birbirinden ayrılmış disiplinlerin yaklaşımlarını biraraya getirip eriterek yeni kuramlar üreten kültürlerarası iletişim araştırmaları, kültür araştırmaları ve bu alan içinde yer alan kimlik araştırmaları gibi alanlarla ‘işbirliği’ yapma gerekliliğini ifade etmek istiyorum. Kültür kavramı ve olgusu hakkında söylenen ve yazılanın hesabını yapmak zor. Son yirmi otuz yıldır insan bilimlerinde ve sosyal bilimlerde ‘temsil etme ve edilme’ sorgulanmaya başlandığından bu yana yaşanan tanımlama ve adlandırma krizi, aslında kültür kavramının kullanılmaması gerektiği gibi görüşlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Daha önce yeni kuşak çeviribilimci olarak adlandırdığım yapısöküm, postyapısalcılık ve postmodernizm gibi dünya görüşleri ve inceleme biçimleri çerçevesinde çeviriye yaklaşan çeviri araştırmacıları ve eğitimcileri kültür kavramını, tarihsel mirası, toplumsal ve siyasi etkisi ve düşünsel gücü açısından derin sorgulamalarla temelden sarsarak göreceleştirirken çok farklı yönlere açıyor, kavramı kullandıkları anda yapısını bozuyor, belirsizlik ve akışkanlık temeli üzerine oturtuyor. Artık Spivak’ın önerdiği gibi kültür bir “savaş(ım) alanı, bir sorun(sal), bir söylem ürünü” olarak ele alınıyor. Kültürlerarası iletişim araştırmaları alanında yaşanan benzer bir çözülmeye işaret ederek sömürgecilik sonrası kuramların bu alana yansıtılmasını savunan Hibler de günümüzde kültür kavramını kullandığımızda parça parça, sürekliliği ve tutarlılığı olmayan, devingen, birbirine zıt seslerin/anlamların/simgelerin kendini duyurmak için, güç elde etmek ve egemen olabilmek için siyasi ve ideolojik bir savaşım verdiği bir alan ya da mekan olarak görülmesi gerektiğine dikkat çeker.[3] Kültürlerarası iletişimin özel bir türü olan çeviride de artık araştırmacılar böyle bir kültür anlayışını arkalarına alarak kültürel etkenlerin, kimliklerin, ortamların kırılma noktalarını, karışma ve melezleşme anlarını, belirsizleşme ve anlaşılamama durumlarını ele almaya başladılar. İletişim de kültür gibi aslında tamamen çetrefilli, ama uzun yıllar boyunca sanki tanımı kolayca yapılabilen, kesin hatlarla belirlenmiş bir olguymuş gibi kullanılan bir kavram. Daha sonra kısaca değineceğim ‘kimlik’ de öyle. Çeviribilimdeki yeni yönelimlerle birlikte, çizgisel, kronolojik, tek yönlü bir iletim süreci olarak ele alınan iletişim anlamındaki ‘çeviri’ de, sınırları belirli, bütünlüğü görülebilir, ortak soyut ve somut özellikleri listelenebilen ‘kültür’ gibi çözülüme uğruyor. Çeviri iletişime dayalı, iletişimi sağlayan bir etkinlik olarak algılanır hep. İlginç olan yanı da şu: Çevirinin oluşabilmesi için önce iletişimin tamamen kopması ya da hiç kurulamaması gerekiyor. İki ‘yabancı’ tarafın birbiriyle iletişim kuramayıp kurmak istemeleri ya da kurmak zorunda olmaları durumunda çevirmen girer devreye. Çeviriyi bir kültürde olan bir ‘şeyleri’ bir başka kültüre çizgisel aktarım olarak değil de ‘o şeylerden’ yola çıkarak ‘başka şeylerin’ yaratılışı olarak ele aldığımızda çokboyutlu, iç içe geçmiş, koşut ama aynı zamanda birbirine zıt yönlerde gelişebilen bir etkileşim, kültürlerarası ve kişilerarası bir iletişim olarak karşımıza çıkıyor. Kültürlerarası iletişim araştırmaları ve sosyoloji çıkışlı çeviribilimci Göhring’in daha 1970’lerde yararlandığı psikiyatrist Watzlawick’in araştırmalarına göre insan her zaman iletişimde bulunur, salt fiziksel varlığıyla bile olsa. Watzlawick’in çok uç ama durumu en iyi yansıtan örnekleri şizofren kişilerle ilgili. Çevirmen de kendini ne denli geri çekse, yok olmaya çalışsa, iletişime karışmamaya, böylece salt başkalarının iletişimlerine araç olmaya çalışsa da mutlaka bir iletide bulunur ; şizofrenler en uç durumda nasıl iletişimde bulunmak istemediklerini yine iletişim yoluyla ilettiği gibi çevirmen de kendini zorla saydam kılmaya çalışırken tam bu hareketiyle kendini saydam kılmaya çalıştığını iletir ve iletişime ‘katılmış’ olur.[4] Demek çevirinin arka planını oluşturan kültürleri ve çevirinin dinamiğini açıklayan iletişim durumuna biraz olsun ışık tutabilmek için özellikle çeviri ediminde bulunan kişileri incelememiz gerekir. Örneğin, yasa dışı yollarla bir Batı ülkesine girmeye çalışan, o ülkenin sorgulama yöntemlerini, sığınma talebinin yasal geçerliliği için önemli saydığı ayrıntıları bilmeyen, binbir tür eziyetten sonra sınıra ulaşan bir siyasi sığınmacı; yıllardır sınırlarda bir çeşit insan avcılığı yapmak zorunda bırakılan, duygularının körelmişliğini profesyonel mesafe sanan bir polis – ve bu iki kişi arasında sınır polis karakolunda iletişim kurmakla yükümlü bir çevirmen. Ya da katı ve de tek kültürlü denebilecek belli kurallar çerçevesinde zor durumda olan insanlara yardım etmek için çırpınan ama bu kuralların yarattığı bir profesyonel olduğu için yabancı olana karşı tahammülü olmayan (Alman ve kadın) sosyal hizmet danışmanı; Almanya’da yetişmiş ve şu anda Alman sevgilisiyle yaşayan eşi tarafından hiç ilgi ve sevgi görmeyen, kayınvalidesi tarafından ezilen, çalışıp kendi parasını kazanmak istemesine karşın kayınpederi tarafından evde kalması emredilen, ama yine de herşeye rağmen kadın sığınma evinde olduğu için çok mutsuz olan bir Anadolu gelini – ve bu iki kişi arasında o kadın sığınma evinin özel ortamında iletişim kurmakla yükümlü bir çevirmen. Ya da ‘Batılı’ bir meslek eğitiminden geçerek Freud ve sonrası kuramlarıyla çalışan, pozitivist, hümanist ve aydınlanmacı nitelemelerine de az çok uyan bir psikiyatristin, işkence görmüş, ama yaşadığı tecavüzle ilgili, cinsel organları konusunda konuşmayı reddeden tesettürlü müslüman bir kadınla ilgili teşhis ve tedavi uğraşları sırasında kadınla doktor arasında çeviri yaparak iletişimi sağlamaya çalışan bir çevirmen. Bu iletişim örneklerindeki sorunsal, tabii polis memuru-sığınmacı, sosyal hizmet danışmanı-göçmen gelin, Batılı psikiyatrist- tesettürlü müslüman kadın arasında kurulacak iletişimdeki güç denge(sizlik)lerini ve belli konumlardaki insanların çoğu kez bilinçaltından hareketle egemenlik kurma eğilimlerini de kapsıyor. Bu ilişkiler de çeviribilimin ‘araştırma nesnesi’ çerçevesinde ele alınmalı. Ancak bu iletişim durumlarının yaşanabilmesine yol açan çevirmen olduğu için öncelikle çevirmenin kimliği ve konumuna dikkatlice bakmak gerekir. Örneğin söz konusu çevirmenin, çeviri ya da dil eğitimi almamış ama uzun yıllar önce rastlantı sonucu çevirmenlik teklifi alarak, mühendislik mesleğinin yanısıra polis sorgulamalarında ve mahkemelerde çevirmenlik yapmaya başlayıp kendini zamanla ‘yardımcı’ polis gibi hisseden bir kişi olması, bu kişinin çeviri edimi değerlendirildiğinde önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda, çevirmenin kimliğinin ve konumunun, kültür araştırmaları, kültürlerarası iletişim araştırmaları, sosyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi alanlarda üretilen bazı kimlik kuramları ışığında ele alınabileceğine inanıyorum. Ancak çeviribilimin amacı, bu kuramları ‘kazanmak’la yetinmeyip bu bilim dallarıyla diyaloğa girerek çevirmen kimliği üzerine yapılan incelemelerle bu disiplinlerdeki tartışmalara katılmak, tartışmalara farklı yönler vermek ve ortak çalışmalar başlatmak olmalı. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın ‘yabancı’, ‘dost’ ve ‘düşman’ arasındaki ayrımıyla postmodern yaşamı incelerken oluşturduğu kişilerarası iletişim etiği; Homi K. Bhabha’nın kültürler arasında ‘çeviri’ olarak adlandırdığı süreçler sonucunda oluşan üçüncü alanlar ve melez kimliklerle ilgili düşünceleri ve Stuart Hall’ın ‘tek parça’, ‘tutarlı’, ‘istikrarlı’, ‘tamamlanmış’, ‘kesin hatlarla çizilmiş’ olan kimlik anlayışlarından vazgeçmemizi öneren yaklaşımı, çevirmenin konumu ve kimliği açısından çeviribilime ne kazandırabilir peki – yazımın ikinci bölümünde de kısaca bu soruya girmek istiyorum.[5]

Çevirmenlik: Güç Dengelerini Sarsan Kültürlerarası ‘Cambazlık’

Zygmunt Bauman ve Stuart Hall gibi araştırmacılar için ‘öz kimliği’ ya da ‘kimliğin özünü’ aramak, ekonomik, politik, toplumsal koşulların sağlam temele oturmadığı, yaşamın her alanında değişkenlik ve hareketlilik gereksinimi duyulduğu bir zamanda anlamını yitirmiştir. Küresel göç hareketlerinin sonucunda değerlerin ve beklentilerin kısa ömürlü olduğu, sürekli değişen hedeflerin belirlediği toplumlar oluşmakta, bu bağlamdaysa işgücü, insan kaynağı, bilgi, kültür, ulus, kimlik patlaması yaşanmakta adeta. Bu ‘esneklik’ ve ‘devingenlik’ arayışı kültürel grupların oluşma ve de çözülme hızını epey arttırırken toplumsal yapıların yeniden yorumlanmasını acil bir ihtiyaç haline getirir. Homi K. Bhabha’nın deyişiyle gitgide daha çok ‘ara alanlar’ ve ‘ara insanlar/kimlikler’ oluşuyor. Batılı sanayi toplumlarında, kendi ülkelerinden ekonomik ve/ya siyasi nedenlerden ötürü göç edenler ‘yerleşik hayata’ geçme isteğiyle siyasi ve kültürel ‘katılım hakları’ talep ediyor, beraberlerinde getirdikleri kültürlerle göç ettikleri ülkenin kültürlerini karıştırarak yeni kimlikler biçimlendiriyorlar. Sömürgecilik sonrasında üçüncü dünya ülkeleri ve gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırılagelmiş devletlerde ise, ulusal kimlik, güçlü ve yaşamın her alanını kontrol altında tutan devletlere olan inancın sarsılmasıyla devlet yapısından ayrıştırılıyor, etnik, dini, toplumsal ‘alt’ kültürler bilinçleniyor hatta bir dereceye kadar bağımsızlaşıyor. Kültürel ve toplumsal alanda çok iyi gözlemlenebilen bu melezleşme, akademik disiplinlerde de görülüyor, mesleki tanımlara ve görev alanlarına da yansıyor. Daha önce de sözünü ettiğim kültür araştırmaları, kültürlerarası iletişim araştırmaları, kimlik araştırmaları gibi ‘bilimsel ara alanlar’ çoğalıyor. Çevirmenlik ise zaten ‘arada’ oluşan bir etkinlik olduğu için, bu yeni kuramsal çerçeveler, çevirmenin işlevini ve konumunu incelemek için son derece uygun. Bence özellikle Bauman’ın Alman sosyolog Simmel’in hem dışarda (belli bir toplumun dışında/sınır bölgesinde) hem içerde (belli bir toplumun içinde/merkezinde) olma durumunu simgeleyen ‘yabancı’sından yola çıkan düşünceleri çevirmenin, çeviri durumlarında diğer iletişim ‘taraflarıyla’ ilişkisi sırasında hangi konumdan hareket ettiğini, nasıl algılandığını ve kendini nasıl algıladığını ele almamız için güzel bir çerçeve sunuyor bize. Bauman ‘dost’ (yani içerde bulunan) ve ‘düşman’ (yani dışarda bulunup dışarda kalan) olarak tanımladığı iki karşıt ucu birleştiren, birleştirdiği derecede de ayıran ‘yabancı’ (yani dışardan içeriye girip içerde kalmak isteyen) olgusu üzerinde durur. Bauman’ın yabancısı, Bhabha’nın arakültürlüsü gibi ikili, yani siyah-beyaz düşünme tarzının dışına çıkıp hangi tarafa ait olduğu kesin çizgilerle belirlenemediği için bir toplumun içinde yerleşik olanları, yani önceden içerde bulunanları rahatsız edici bir insan. Çevirmen de çeviriye ihtiyaç duyan, hatta kendilerinin çeviriye bağımlı olduklarını düşünen ve bilinçli ya da bilinçaltında bu bağımlılıktan hoşnut olmayan kişileri rahatsız eder. Çevirmen, iletişim sırasında ‘olmaması gereken’, iletişimin kopması korkusundan ötürü zorunlu olarak sonradan ‘içeri’ alınan, ‘asıl’ iki tarafın görüşmeleri sırasında ‘mahremiyetleri’ni bozan ‘üçüncü bir taraf’ olarak algılanır. Bauman’a göre bir zamanlar marjinal konumda olup eleştirilen, olumsuz örnek olarak gösterilen kimlik özellikleri bundan böyle ‘normaliteyi’ betimleyecek: hareketlilik, devingenlik, bağımsızlık ve bağıntısızlık, hatta kopukluk, tek bir yere ait ol(a)mamak, tutun(a)mamak, ‘yerleşik’ hayata geç(e)memek. Çevirmenlik de ‘marjinal’ ve ‘uç’ olarak görülegelmiş bir etkinlik. Bu görüş kapsamında, iki ya da daha fazla kültürün içinde(n) hareket eden, bu kültürleri biraz da ‘cambaz’ gibi ‘kullanabilen’, o kültürler arasında gidip gelebilen çevirmen sadece olumsuz yönde rahatsız edici bir kişi olarak değerlendirilmiyor, aynı zamanda düzene karşı çıkan, sadece bir kültüre ait olmayıp yine de istese o anda ‘kullandığı’ kültüre de yerleşebilen bir kişi olarak bir biçimde yüceleştiriliyor. Çevirmenin görevi ve konumu, tek kültürlü, ‘oluşturulmuş’ ulus kültürlerinin egemenliğindeki toplumsal, ekonomik, siyasi yapılarda ya kıskançlıkla ya da hayranlıkla ayrı, tuhaf, farklı ve anlaşılmaz olarak nitelendirilebiliyor. Ancak Bhabha’nın yazılarında dünyayı, ‘karma’ (‘melez’) kimliklerle dolu bir arakültürler topluluğu olarak çizdiği tablo gittikçe felsefi bir düşünce oyunu olmaktan çıkıyor. Dünya topluluğunun, tüm küreselleşme uğraşlarına karşın ve de bu uğraşlar yüzünden, kültürel sınırları sürekli yeniden yorumlanmakta, sınırlar arasında yeni kültürler oluşmakta. Bhabha bu tür karma kültürlerin yenilikçi olduğunu vurgular. Bu kültürlerin ‘geç gelerek’ daha önceden var olanı yeniden yorumlaması, kireçlenmiş yapıları yıkması sürecini betimlemek için Bhabha ‘çeviri’ sözcüğünü kullanır. Kültürler bir tür çeviri ya da alışveriş ve etkileşim yoluyla yaşamda kalabiliyor, farklı kültürlerin ortaya çıkmasına ortam sağlayarak yenilenebiliyor. Bhabha’nın benzetmelerinde göçmenler ve onların çocukları olan iki kültürlüler, söz konusu iki kültürün sınır bölgesinden hareket ederek iki tarafın da geleneklerini sorgular, zorlar, eninde sonunda onları yıkar. Çevirmen de buna benzer bir etkiye yol açar: ‘Asıl’ görüşme taraflarının arasına girer, ‘sınırları belli’, sözde homojen gruplara ait ve de birbirinden ayrılabilen (en az) iki insanın karşısına çıktığında aralarında çeviri yaparak, bağlantı kurarak ne onlara ait ne de ait olmadığını gösterir. Çevirmen, Bauman’ın ve Simmel’in ‘yabancısı’ gibi iletişim anında kesin çizgilerle belirlenmiş kimlikleri bozar, iki tarafı da hem temsil eder hem de temsil etme olgusunu tamamen yıkarak kendisi bir üçüncü taraf oluşturur ve iletişime etken ya da edilgen bir biçimde katılır. Mesleki kimliği olsun toplumsal kültürel kimliği olsun, yaptığı iş nedeniyle, bulunduğu ‘ara’ konumda çevirmen de bir ‘ara kültür’ oluşturur. Çevirmen ne belirgin ve de az çok tanımlanmış meslekler olan sınır polisi, sosyal hizmet danışmanı, psikiyatrist grubuna ne de tam olarak siyasi sığınmacının, Anadolulu gelinin, tesettürlü müslüman kadının kültürüne ait. Çevirmenlik mesleği birçok başka mesleğin arasında bir yerde seyrediyor – ne psikiyatrist, ne polis, ne sosyal hizet danışmanı, ne yargıç, ne diplomat, ne yazar, ne sanatçı ve yine de hepsinden biraz bir ‘şey’. Kültürel kimliği ise, aynı ülkeden gelse ya da ailesi gelmiş olsa da, hatta aynı yöreden, köyden olsa bile asla göçmen gelinin ya da sığınmacının kimliğine benzeyemez. Hatta kendisi yıllar önce işkence görmüş olup sığınma talebinde bulunmuş olsa, şimdi de aynı durumda olan kişilere psikiyatrik tedavi oturumları sırasında çevirmenlik yapsa bile. Çeviribilim araştırmalarında Bauman, Bhabha ve Hall gibi kuramcıların çerçeveleriyle çalıştığımızda çevirmenin bu ara konumunu yeniden gözden geçirmek, olumlu yönlerini açığa çıkarmak ve şimdiye dek ‘zor’, ‘karışık’, ‘bulanık’, ‘elle tutulmaz’ olarak yorumlanan bu durumda yeni potansiyeller arayabiliriz. Bu irdelemeler uygulamalı alana, yani çevirmenin yaptığı işe, aldığı eğitime, başkalarının çevirmenle ilgili düşüncelerine ve çevirmenin kendini algılayışına da yansımalı. Böyle bir adım, çevirmenin ‘özel’ konum ve kimliğinden yola çıkarak başka kimliklerin de sorgulanmasını beraberinde getirir. Hall, kimlik oluşturmanın asla bitmeyen bir ‘dile getirme’ süreci olduğunu söylerken toplumsal, ekonomik, politik koşulların, güç dengelerinin, kişisel biyografilerin değişmesiyle kimliğin sürekli yeniden biçimlendiğini, asla tamamlanmadığını, her zaman ‘karma’ ve ‘parça parça’ kaldığını vurgular ve bu söylediklerini sadece göçmen kimliğiyle sınırlandırmaz. Bir başka deyişle, günümüzdeki küreselleşen toplumlar hepsi bir çeşit göç toplumu haline geldiği için hiçbir yerde artık kimlik ‘kazanılmaz’, ‘kaybedilemez’ de, ‘korunamadığı’ kadarıyla ‘tamamıyla unutulamaz’ da. Kimliğin asla bitmiş, olgunlaşmış, ideal bir duruma ulaşmış olmayacağını kabul etmek henüz zor geliyor günümüz insanına, diyor Hall, çünkü bir tür nostaljiye kapılıp özümüze dönmek, ulaşmak, o öze ulaşmak için uğraş vermek gerektiği gibi bir yanılsama içindedir bu insan. Hall, Bhabha ve Bauman’ın kimlik anlayışlarında öz diye bir şey yoktur. Kimlik belli koşullar altında, belli konum ve durumlarda belli stratejilere başvurularak geliştirilir. Bu tür bir çözülüm örneğin Türk, Kürt, Filistinli, Pakistanlı, Hintli vs olarak adlandırılan ve aslında kendi içlerinde de çeşit çeşit kültürel gruptan oluşan kültürlerin Almanya’da ‘yerleşik’ olma talebiyle birlikte Almanya’nın tek kültürlü kurum ve kuruluşlarının yapısını zedeliyor; Alman toplumunda şimdiye dek farklı kültürlerin birbirine dokunmadan, yan yana yaşayarak Alman-Batılı-Hırıstiyan kültürünü ‘Leitkultur’ yani yönlendirici kültür olarak kabul etmelerini sorguluyor. Çevirmenin kendine özgü bir mesleki kimlik ve etik geliştirip sesini yükseltmesi de başka meslek gruplarının da kendilerini yenileme zorunluluğuna yol açacak. Bu durum, özellikle epey uzun bir süredir kemikleşmiş mesleki kimlikleriyle tanınan tıp doktorları, psikiyatrist, psikolog, avukat, yargıç, polis gibi mesleklerin de etkinlik alanlarını ve öz bilinçlerini sarsıyor ve sarsacak. ‘Mahremiyeti olan’ ikili ilişki ve iletişim üzerine kurulu mesleklerde profesyoneller, bilinçli ya da bilinçaltında, ‘hastası’, ‘tutuklusu’, ‘suçlusu’ ya da ‘müvekkili’ ile ilişkisini bir ‘sahiplenme’ ilişkisi olarak algılıyor, mesleklerini ‘gerektiği gibi icra edebilmeleri’ için egemenlik kurma ve egemenliği elinde tutmanın gerekli olduğuna kendini ve başkalarını, özellikle de ‘karşısındakileri’ inandırıyorlar. Bu tür bir ilişkide çevirmen üzerinden iletişim kurma zorunluluğu yeterince ağır bir koşul olarak algılanırken bilinçlenmiş, kendi meslek kimliğiyle hareket ederek artık arka planda saklanmak istemeyen çevirmenlerin ortaya çıkmasıyla bu mesleklerde çalışanlar kendileri ve mesleki ‘çevreleriyle’ ilgili görüşlerini değiştirmek zorunda kalacaklar. Çeviribilimde çevirmenin profesyonel kimliği ve göreviyle ilgili alan çalışmaları ve kuramsal irdelemeler başka mesleklerin görev ve konumlarıyla ilgili de ilginç olabilecek sonuçlar ve yaklaşımlar getirecek. Çeviri etkinliği ve çevirmen kimliği, bir toplumun siyasi yapısı, kültürel yelpazesi, yasal organları ya da toplumsal örgütleri göz önünde bulundurularak ele alınması gerektiği için çevirmen etiği üzerine düşünceler aynı zamanda bu alanlarla ilgili araştırmalar için de önemli olabilecek. ‘Geçişken’ ve ‘geçirgen’ bir meslek olarak, ana görevi sorgulayıcı ve esnek bir kültür ve iletişim anlayışı çerçevesinde kültür ve iletişim uzmanlığı olan çevirmenlik profesyonelleşme sürecinin tam ortasında henüz. Çeviribilim değişik disiplinlerin yanında bilimsel dünyada kendine özgü bir yer edinmeye çalışırken çevirmen mesleği de diğer mesleklerin yanında bağımsız ve de özerk bir konum için uğraş veriyor. Tabii bu iki çabanın başarılı olabilmesini sağlayacak olan çeviri eğitimidir. Çeviri eğitimi sırasında uygulamadaki çevirmenlik etiğinin temelleri atılmalı, çevirmen kimliği profesyonel koşullara uygun olarak biçimlendirilmeli; aynı zamanda kendine güvenen, kendine ait bir sesi ve konumu olan çevirmenlerin yanısıra uygulamalı alanı araştırıp kuramsal yaklaşımlar üreten ve böylece de eğitimdeki yöntemleri ve içerikleri her zaman uygulamayla iç içe çalışarak geliştiren çeviribilimciler yetiştirilmeli. Bunu da ancak çevirmen, çeviribilimci ve çeviri eğitimcisi sıkı bir işbirliği içinde uğraş verirse elde edebiliriz. Bir ikinci işbirliği aşamasında da çevirmenlerle diğer meslekler arasında mümkün olduğunca eşitlikçi bir platformda alışveriş ve etkileşim artmalı, çeviribilimcilerle diğer disiplinlerin temsilcileri biraraya gelip ortak çalışmalar yapmalı. Akademik düzeydeki çeviri eğitimi de hala kendini başka dallara kabul ettirme, hatta başka dalların ‘sömürgeci’ tavırlarına karşı kendini koruma ve bu yüzden sürekli kendini savunma boyutundan bu alanlarla etkileşime açık, özgüveni olan, başka dalları eleştirebildiği kadar kendisi de eleştiri kabul edebilen bir eğitim dalı olmalı.

Bu yazı daha önce, Varlık dergisi için Dilek Dizdar ve Ayşe Banu Karadağ’ın yayına hazırladığı “Kültürlerarası Etkileşim Aracı Olarak Çeviri ve Çeviribilim” adlı dosyada yayınlanmıştır. Varlık, Ocak 2004, s. 24-29.



[1] Klaus Kaindl: “Complexity and Interdisciplinarity: Two Key Concepts in Translation Studies”, yayınlanmamış bildiri, 2. Uluslararası Çeviri Kolokyumu “Çeviribilimde Disiplinlerarası İlişkiler”, 23-25 Ekim 2003, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul.

[2] Bkz. Rosemary Arrojo, “Asymmetrical Relations of Power and the Ethics of Translation”, TEXTconTEXT 11, 1997, 5-24. Dilek Dizdar: “Translating Translation” Interdisciplinary Conference on Globalization, 18-19 Ekim 2002, University of Iceland, Reykjavik (2004’te yayınlanacak bildiri). Niranjana, Tejaswini, Siting translation: history, post-structuralism, and the colonial context. Berkeley/Los Angeles/Oxford, 1992. Lawrence Venuti: The Translator’s Invisibility: A History of Translation. London/New York, 1995.

[3] Bkz. G.C. Spivak The Post-Colonial Critic. Interviews, Strategies, Dialogues. New York/London, 1990, S.123. Kristen Hibler “Inter/cultural Communication and the Challenge of Postcolonial Theory.” The Edge: The E-Journal of Intercultural Relations, Spring 1998, 1,2, http://www.interculturalrelations.com/ v1i2Spring1998/sp98hibler.htm/ (6.10.2003)

[4] Bkz. Paul Watzlawick + J.H. Beavin + D.D. Jackson, Pragmatics of Human Communication. A Study of Interactional Patterns, Pathologies, and Paradoxes, New York, 1967. Heinz Göhring: Interkulturelle Kommunikation. Anregungen für Sprach- und Kulturmittler. Tübingen, 2002.

[5] Yazımın ikinci bölümünde şu yapıtlardan yararlanıyorum: Zygmunt Bauman, “From Pilgrim to Tourist – or a Short History of Identity”,Questions of Cultural Identity, London, 1996, s 18-36 ve Modernity and Ambivalence, Cambridge, 1991 . Homi K. Bhabha, The Location of Culture. London/New York, 1994 ve. “Culture’s In-Between”, Questions of Cultural Identity, London, 1996, s. 53-60. Stuart Hall “Introduction. Who Needs ‘Identity’?”, Questions of Cultural Identity, London 1996 ve Critical Dialogues in Cultural Studies London/New York, 1996.

Daha fazla Kuram
Çeviribilim: Konular, Sorunlar, Arayışlar

Günümüzde çeviribilim derken genelde 1970’li yıllarda özerkliğini kazanan, Batı dillerinde ‘translation studies’, ‘Translationswissenschaft’, ‘traductologie’ gibi sözcüklerle anılan bir daldan söz...

Kapat