Çeviri ve Çevirmenin Edebiyat ve Kültür Dizgesini Şekillendirmedeki Rolü

Posted by on Nisan 24, 2006 in Kuram

İnsanlar arasında iletişimi sağlamak üzere yüzyıllardır yapılagelen çeviri, kuram ve uygulamaya ilişkin birçok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Dil ve edebiyat üzerine çalışan çeşitli bilim dallarından uzmanlar çeviri ile ilgilenmişlerdir. Onların bu rastlantısal ilgisi çevirinin, kimi dönemlerde dilbilimin, kimi dönemlerde de edebiyatın bir alt dalı olarak görülmesine neden olmuştur. Artık günümüzde çeviribilimden özerk bir bilim dalı olarak söz edilmektedir. Bu noktada akla gelen ilk temel soru hiç kuşku yok ki çeviribilimin “özerk” bir bilim dalı olarak bilim çevrelerinde ne zaman kendini kabul ettirmeye başladığı, başka bir deyişle çeviriden çeviribilime geçişin ne zaman gerçekleştiğidir.(1)

“Çeviri”den “Çeviribilim”e Geçiş

Çeviribilimin yakın tarihine bakılacak olursa, dünyada ilk kez “çeviribilim”den söz ederek bu geçişi sağlayan “öncü” bilim adamının James S. Holmes olduğu söylenebilir. Holmes tarafından ilk olarak 1972 yılında III. Uluslararası Uygulamalı Dilbilim Kongresi’nde sunulan “Çeviribilimin Adı ve Doğası” [The Name and the Nature of Translation Studies] (1972) başlıklı bildiri, daha sonra Çevrilmiş! [Translated!] adlı kitapta genişletilmiş şekliyle yayımlanmıştır (1988: 66-81).

Holmes’un çeviriye ve çeviribilime farklı yaklaşımı ile başlayan süreçte, erek metni, erek kültürü, erek okuru, erek dizgeyi ön plana çıkaran çalışmalar, çeviri alanında yeni bir bakış açısından söz edilmesini mümkün kılmıştır. Artık kaynak dile, kaynak metne, kaynak kültüre, kaynak yazara olabildiğince sadık kalınarak çeviri yapmanın ‘iyi’/ ‘doğru’/’başarılı’ bir çeviri için yeterli olmadığı kabul edilmiştir. Bu yeni anlayış çerçevesinde çevirinin dilsel aktarımla sınırlı kalmadığı, kültürel etkileşimin oldukça önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece çevirmen, kendisine yakıştırılan “görünmez” aracı kimliğini değiştirerek hep var olan, ancak kaynak odaklı kuramlar tarafından ısrarla yok sayılan “görülebilir” “uzman” kimliğine kavuşmuştur. Çeviri kuramlarında görülen, “köktenci” olarak nitelendirebileceğimiz bu değişikliklerle, yalnızca çeviriden değil, “çeviribilim”den de söz etmek mümkün olmuştur.

Bu gelişmeler ışığında çeviribilimde yeni bir paradigmanın oluşmasından ilk kez Theo Hermans “Çeviribilim ve Yeni Bir Paradigma” [Translation Studies and a New Paradigm] başlıklı yazısında söz etmiştir (1985: 7-15). “Yazının Yönlendirilmesi” [The Manipulation of Literature] adlı kitaba yazdığı bu önsözde Her-mans, kaynak odaklı ve kuralcı yaklaşımlar çerçevesinde sorulan soruların -“çeviri nasıl tanımlanmalı?”, “çeviri yapmak gerçekten mümkün müdür?”, “iyi çeviri nasıl tanımlanır?” gibi soruların değiştirilmesi gerektiğini belirterek, bu soruların çeviribilimin gelişmesini engellediğini vurgulamıştır (agy. 9). Hermans’a göre, yaptıkları çalışmalarla çeviribilimde yeni bir paradigma oluşturan bilim adamlarının ortak noktaları şunlardır:

“edebiyatın kapsamlı ve devingen bir dizge olarak ele alınması; kuramsal modeller ile uygulama çalışmaları arasında sürekli bir etkileşimin var olması gerektiğinin düşünülmesi; edebiyat çevirisine ilişkin betimleyici, erek-odaklı, işlevsel ve dizgesel bir yaklaşımın geliştirilmesi; çevirilerin üretilmesini ve alımlanmasını yönlendiren normlara ve kısıtlamalara, çeviri ile diğer metin türleri arasındaki ilişkilere, çevirinin hem tek bir edebiyattaki hem de farklı edebiyatların birbirlerini etkiledikleri alanlardaki konumu ve rolüne ilgi gösterilmesi” (agy. 10-11).

Çağdaş çeviribilim bağlamında özellikle edebiyat ve kültür dizgesinin şekillendirilmesinde çeviri ve çevirmenin rolü ön plana çıkmaktadır. Çeviri ve çevirmenin rolünü inceleyen bilimsel metinlerde, gerek çeviri eyleminin “kültürel” ve “ideolojik” doğası gerekse edebiyat çevirmenin “görülebilirliği”, erek edebiyat ve kültür dizgesindeki “merkez-çevre” ilişkisi çerçevesinde irdelenmektedir. Bu noktada, çeviribilim tarihinde önemli bir rol oynadığı kabul edilen ve sözü edilen vurgu noktalarını esas alan birkaç önemli makaleyi ayrıntılı bir şekilde okumak, çevirinin ve çevirmenin edebiyat ve kültür dizgesini şekillendirmeye yönelik etkilerinin farklı yaklaşımlar bağlamında incelenmesi açısından yararlı olabilir.(2)

Erek Metindeki Çevirmenin “Sesi”nin Etkileri

Çeviribilimde yeni bir paradigmanın oluşmasından ilk kez söz eden Hermans’ın “Çeviri Anlatıda Çevirmenin Sesi” (The Translator’s Voice in Translated Narrative) başlıklı makalesinin edebiyat çevirileri konulu kuramsal makaleler arasında önemli bir yeri vardır (1996: 23-48). Alev Bulut tarafından Türkçeye kazandırılan bu makalesinde Hermans, çevirinin hiçbir şekilde kaynağıyla çakışmayacağını, herhangi bir biçimsel ya da anlamsal doğrudanlık açısından kaynağın eşdeğeri olamayacağını, bir söylemin bir başka söylemle nasıl buluşturulabileceği açısından ele alınması gerektiğini belirtmiştir [Hermans (çev. Bulut), 1997: 63-68]. Hermans’a göre, çeviri anlatı söylemi her zaman “ikinci” bir ses taşımaktadır ve kendini az ya da çok ölçüde gösteren bu ses “Çevirmenin Sesi”dir; bu ses, “bütünüyle anlatıcının arkasına gizlenip çeviri metinde kendine ilişkin bir iz bırakmayabilir” ya da “metin dışı bir çevirmen notuyla metnin yüzeyine çıkıp, konuşan özneyi niteleyen türden bir kendine göndermeyle varlığını en doğrudan ve en güçlü şekilde hissettirebilir” (agy. 65). Bu sesin edebiyat metinlerinde farklı şekillerde ortaya çıkışının örneklendiği makalenin sonunda ise Hermans, çeviribilim alanında yaşanan paradigma değişikliği sayesinde yavaş yavaş sorgulanmaya başlanan çok önemli bir çeviri sorunsalını “soru-yanıt” şeklinde şöyle irdelemiştir:

“Sonuç: Şöyle bir soru akla gelebilir: Bugünkü anlatı yaklaşımları neden Çevirmen’ın Sesi’ne gelince kör bir noktaya düşüyor? Okur olarak bizler neden bu “öbür” söylemsel katılımcıyı göz ardı etmeyi yeğliyoruz.

Bana kalırsa yanıt, çeviri dediğimiz o ekinsel, bu nedenle de ideolojik yapının oluşumunda yatıyor.

[…] Aslında çeviriyi içine oturttuğumuz karşıtlıklar üzerine düşünmeyi bıraktığımız an, doğallıkla, bu oluşumların ekinsel ve ideolojik niteliklerini fark ederiz.” (agy. 67).

Hermans bu saptamalarda bulunduktan sonra, yaygın olan çeviri anlayışının temelinde, kültürün, zihinsel alışkanlıkların, düşüncelerin içine işleyen “saydam” ve “özgünün kopyası” olma görüşünün yattığını ileri sürmüştür. Hermans’a göre, kültürün, zihinsel alışkanlıkların, düşüncelerin içine işleyen bu görüşten vazgeçmek ve bu görüşle biçimlenen denetim süreçlerini göz ardı etmek, “öncelikleri zedeleyecek ve özgünün öncülüğünü, bozulmazlığını yadsıyıp her türlü yazı ediminde metinlerarası dönüştürümü vurgulamak, söylemlerde çok sesliliği savunmak” anlamına gelecektir; çoksesliliğe izin verilmesi de, “konuşan öznenin bütünlüğünü bozup merkezdeki yerinden edilmesi, böylelikle de bir “kaçak” sesler ve anlamlar kalabalığıyla karşı karşıya kalınması” şeklinde yorumlanabilecektir; işte bu nedenlerden dolayı, doğası gereği “bu tür çoklukların ortaya çıkmasına sürekli fırsat veren bir edim türü” olarak ele alınan çevirinin, “saydamlık, özgününden yeniden yaratı, çevirmenin çeviri metinden kendi izini silmesi” gibi yöntemlerle denetlenmesi uygun görülmektedir (agy. 67).

Erek Çoğul Dizgedeki Çeviriye Edebiyat Dizgesinin Etkileri

Bu noktada, çeviribilimde yaşanan paradigma değişikliğine önemli katkısı olan -özellikle Gidcon Toury’nin “erek odaklı kuramı”na temel oluşturan- Even-Zohar’ın “çoğul dizge kuramı”na çeviribilim açısından değinmek gerekir.

Saliha Paker tarafından Türkçeye kazandırılan “Yazınsal ‘Polisistem’ içinde Çeviri bazının Durumu” (The Position of Translated Literature Within the Literary Polysystem) (1978) adlı makalesinde Even-Zohar, çevirinin, “ulusal kültürlerin biçimlenmesindeki önemli işlevine” değinir ve çeviri edebiyatın ayrı bir edebi dizge olarak incelenmesi gerektiğini iddia eder. Bu nedenle de, “çeviri yazın” teriminin “çevrilmiş yapıtların toplamı gibi uzun bir ifadenin kısaltılmış biçimi olarak değil de, yapısı ve işleviyle bir dizge olan metinler topluluğu anlamında kullandığını” belirtir. [Even-Zohar (çev. Paker), 1987: 59-60] Even-Zohar’a göre, çoğul dizgede egemen olan durum, çevrilecek eserlerin seçimini belirler: çevirisi yapılacak metinler, yeni yaklaşımlarla aralarındaki uyuma göre ve erek edebiyatta görecekleri yenilikçi işleve göre seçilirler; bu tür bir duruma olanak sağlayan koşullar ise çoğul dizgede egemen olan başlıca üç durumda görülür: a) çoğul dizge henüz oluşmamışken, ya da başka bir deyişle, edebiyat henüz “genç” ve “yerleşme sürecinde iken”; b) edebiyat ya “çevresel” ya “güçsüz” ya da her iki durumda iken; c) edebiyatta dönüm noktaları, bunalımlar ve yazınsal boşluklar yaşanırken” (agy. 62-63).

Bu bilgiler ışığında Even-Zohar, çevirinin çoğul dizgedeki konumlanışına ilişkin sonuç niteliğinde şu önemli saptamada bulunur:

“Ve ‘çeviri eser nedir?’ sorusu bile, önceden belirlenmiş, tarih dışı, bağlam dışı, ülkü-selleştirilmiş bir duruma göre yamtlanamaz: Bunun, çoğul dizgenin işleyiş biçimine dayanarak belirlenmesi gerekir. Bu açıdan bakılınca çeviri, yapısı ve sınırları kesinkes belirlenmiş olan bir olay değil, belli bir kültür dizgesi içindeki ilişkilere bağımlı olan bir etkinliktir. Bunun sonucu olarak, çoğul dizgesel konumlar hesaba katılmadıkça, yeterlik ve eşdeğerlik gibi ana kavramlar gerektiği gibi ele alınamaz. Bunun da ötesinde diyebilirim ki bu tür bir ihmal, dural dilbilimsel örnekler ya da az gelişmiş edebiyat kuramlarına gereğinden çok yaslanan çağdaş çeviri kuramlarının en önemli yanlışlarından biridir.” (agy. 66-67)

Erek Edebiyat Dizgesinde Çeviri Aracılığıyla Oluşturulan Kültür “Repertuarı”nın Etkileri

Bu bağlamda, çeviriden “belli bir kültür dizgesi içindeki ilişkilere bağımlı bir etkinlik” olarak söz eden Even-Zohar’ın “kültür repertuarı” kavramını çeviri açısından nasıl ele aldığını açıklamak gerekir. Çeviriler: Edebiyat ve Kültürün (Yeniden) Şekillenmesi [Translations: (Re)Shaping of Literature and Culture] (ed. Paker, 2002) adlı kitapta yer alan “Kültür Repertuarının Oluşturulması ve Aktarımın Rolü” [The Making of Culture Repertoire and The Role of Transfer] başlıklı makalesinde Even-Zohar amacını, gerek kültür repertuarının oluşturulmasında söz konusu olan süreç ve işlemler arasındaki ilişkileri gerekse “dışarıdan alım” (import) ve “aktarım” (transfer) arasıdaki bağlantıları ve bağımlılıkları ortaya koymak şeklinde açıklamıştır. Bu amaç doğrultusunda, esas ilgilendiği noktanın ise aktarım işlemleri ve ürünleriyle ilgilenen kişilerin dikkatini, aktarımın rol oynadığı sosyo-kültürel birleşme noktasına çekmek olduğunu belirtmiştir; çünkü Even-Zohar’a göre, aktarımın bu rolü toplumların ve kültürlerin kaderi için genelde büyük bir önem taşımaktadır, önem derecesinin görece olarak azaldığı bazı durumlarda bile varlığını ve hatta vazgeçilmezliğini korumaktadır (agy. 166).

Even-Zohar, kültür kuramı bağlamında en önemli kavram olarak gördüğü “kültür repertuarı”nı, “bir insan grubunun, bir grubun üyesi olan bireylerin, yaşamın düzenlenişinde kullandıkları bir seçenekler bütünü” olarak tanımlamıştır. Bu tanım çerçevesinde, grup boyutlarının değişiklik gösterebileceğini, böylelikle de bu kavramın belli bir bölgede yaşayan “toplum” olarak ifade edilen büyük ya da “aile” olarak adlandırılan küçük bir insan grubuna yönelik kullanılabileceğini ileri sürmüştür. Ayrıca, kültür araştırmaları çerçevesinde, yaşamlarını düzenlemek için her zaman belirli kültür repertuarlarına bağımlı olan bu grupların “kültürel bölünmez varlıklar” olarak ele alınabileceğini, bu nedenle de “grup” ve “toplum” terimlerinin, sözü edilen seçenekler repertuarı yardımıyla, “yaşamları belli bir kültür tarafından düzenlenmiş insanlar bütünü” anlamına gelebileceğini iddia etmiştir (agy. 166-167).

Even-Zohar’a göre, yaşam “etken” (active) ve “edilgen” (passive) olmak üzere iki şekilde düzenlenebilir, bu düzenlemeyi yapan da “etken” ve “edilgen” repertuarlardır: yaşamın düzenlenişinin “edilgen” yönünden, “düzenlenmişlik” (organizedness) olarak bahsedilebilir ve bu çerçevede ele alındığında “dünya”, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir bireyin ya da bir grubun bakış açısıyla düzenlenmiş bir şekil edinir; yaşamın düzenlenişinin “etken” yönünden ise, “bireyin karşılaştığı herhangi bir durumla baş ederken yararlanacağı işlemler dizisi” olarak söz edilebilir.

“Kültür repertuarı”nın oluşturulmasına ilişkin Even-Zohar iki olasılık sunar; repertuar ya ismi bilinmeyen kişilerce “kasıtsız” ya da kendilerini bu etkinliğe adamış tanınmış kişilerce “kasıtlı” bir şekilde oluşturulur. Ayrıca “kültür repeıtuarı”nın oluşturulmasında iki tür işlem geçerlidir: “dışarıdan alım” (import) ve “aktarım” (transfer). Bu iki işlemin birbirleriyle bağlantısız olduğu herhangi bir şekilde iddia edilemez. Bunun nedeni ise, yaratımın (inventing), “dışarıdan alım” yoluyla da gerçekleşebileceği düşüncesidir. Bu bağlamda, önemli olan nokta, yaratım sürecinde, herhangi bir başka dizgiyle bağlantı kurıılamayabileceği ve tüm işlemin erek dizgenin sınırları dahilinde harcanan emekle ilintili bir şekilde yapılabileceği gerçeğidir. Böylelikle, “yaratım”ın daha çok benzerlikler ve karşıtlıklar üzerine kurulmayı, “dışarıdan alım’ın ise düzenleme becerileri ve pazarlamayı gerektirdiği söylenir. Bu noktada Even-Zohar şöyle bir yorumda bulunur:

“En açık ‘özgünlük’ durumlarında, yani yaratımın belli bir basit kaynaktan çıktığının belirlenmediği durumlarda, dışarıdan alım söz konusu olabilir. Kısacası, dışarıdan alım, repertuarın oluşturulmasında, bu şekilde de grupların düzenlenişinde ve gruplararası etkileşimin sağlanmasında çok daha temel bir rol oynayabilir, böylelikle de doğal olarak kabul edilir bir işlem haline gelir” (agy. 169).

“Dışarıdan alım”dan “aktarım”a geçiş konusunda ise Even-Zohar, dışarıdan alımlanan malların (goods), erek pazarda başarılı olmasına bağlı olarak belli bir zaman içerisinde erek repertuarın ayrılmaz bir parçası haline gelmesine değinir ve “aktarım”ı, “dışarıdan alımlanan malların erek repertuar ile birleşme-kaynaşma (integration) süreci ve bu “birleşme – kaynaşma” sürecinin sonuçları” şeklinde tanımlar [Even-Zohar (ed. Paker), 2002: 169], Bu noktada, dışarıdan alımlanan her malın “aktarım”a dönüşmediğine, ayrıca tüm “aktanmlar”ın erek repertuarda çok önemli bir rol oynamadığına dikkat çeker.

Even-Zohar’a göre, dışarıdan alım en bariz bir biçimde, erek dizgede eksik olan bazı işlevlerin yerine getirilmesi amacıyla yapılmaktadır. Aktarım ise “hedef grubun üyelerinin herhangi bir şekilde tüketmek istedikleri, erek pazarda bulunmayan malların dışarıdan getirilmesidir”. Aktarım yoluyla getirilen mallara tepki, erek dizgede yeni oluşumların söz konusu olduğu ya da bazı erek repertuarın istenmediği durumlarda azalmaktadır (agy. 170-171).

Genel Olarak Kurgusökümün ve Yapısalcılık Sonrasının Çeviri Kuramlarına Etkileri

Görüldüğü üzere, yeni bakış açısı çerçevesinde çeviribilim konulu araştırmalarda, yukarıda Hermans’ın söz ettiği sorular yerine başka sorular sorulmaya başlanmış ve çeviribilimin çeviri gerçeklerine yer veren bir bilim dalı olarak nasıl gelişebileceği üzerinde durulmuştur. Farklı soruların sorulduğu bu yeni bakış açısının nasıl geliştiğini daha rahat izlemek için, bu noktada, genel olarak yapısalcılık sonrasının çeviribilimc etkisini incelemek gerekir.

Kaisa Koskinen’ın “Çevrilemez Olanı (Yanlış) Çevirme – Kurgusökümün ve Yapısalcılık sonrasının Çeviri Kuramları Üzerindeki Etkisi” [(Mis)Translating the Untranslatable – The lmpact of Dccons-truction and Post-Structuralism on TranslationTheory] (1994) başlıklı makalesinde bu etki ayrıntılı bir şekilde irdelenmiştir. Bu makalede Koskinen, “kurgusöküm”ün (deconstruction)(3) birçok bilim dalını (felsefe, edebiyat, toplumbilim vb.) etkilediğini, ancak çeviribilimın bu etkiden payını en az alan dallardan biri olduğunu iddia ederek sözlerine başlamıştır. Koskinen’e göre, çevirinin olanaksızlığını ilan ettiği düşünüldüğünde kurgusö-küin, ilk bakışta çeviriye düşman gibi görülebilir ama bu bilim dalına sunacağı bir şeyler de vardır.

Yazının “Language and Translation” [Dil ve Çeviri] başlıklı bölümünde Koskinen, Jacques Derrida’nın çalışmaları ve kurgusökümün, yapısalcılığa bir tepki biçiminde gösterilerek aşırı basitleştirildiğine dikkat çekerek, kurgusökümün ve yapısalcılık sonrasının (adından da anlaşılacağı üzere) yapısalcılığın önermelerini daha da geliştirdiğini, yapısalcılığın denetim almaya ve zaptetmeye çalıştığı karmaşıklığı görünür kıldığını ifade etmiştir. Bu bağlamda, Derrida’nın dil anlayışının sözmerkezciliği (logocentrism) ve sesmerkezciliği (phonocenterism) şiddetle eleştirmiş olmasına rağmen, büyük ölçüde Ferdinand de Saussure’ün göstergebiliminden etkilendiğini söyleyerek, Derrida’nın şu iddiasına yer vermiştir: “gösterenlerin sırasıyla gösterilen olabildiği bir düzende, anlamların oynaşması dışında ‘zincirin son halkası’ diye bir şey, yani son bir gerçek olarak ortaya çıkacak ‘aşkıncı’ (transcendental) bir gösterilen” yoktur (agy, 446-447).

Ayrıca Saussure’le Derrida arasında yeni bir koşutluk kurarak, Saussure’e göre anlamın farklılıklarda yattığını, ancak Derrida’nın bir adım daha ileri giderek anlamı oluşturan şeyin farklılık değil de, “a (yır) tim” (differance) olduğunu açıkladığını vurgulamıştır. Bu çerçevede, göstergeye yöneltilen kurgusökücü bakışla, göstergenin sürekli değişen doğasının ön plana çıktığını, anlamın hiçbir zaman tekil olmadığını, anlamın sürekli ertelendiğini açıklayarak, dilin böyle kavranmasının çeviri üstüne yeniden düşünmeyi gerektirdiğini ileri sürmüştür (agy. 447-448).

Buna ek olarak Koskinen, edebiyat kuramına “yapıt” ile “metin” arasındaki ayrımı kazandıran Roland Barthes’ın “Yazar’ın Ölümü” [The Death of The Author] (1977) başlıklı yazısında değinilen yazarın zorunlu ölümüyle, çevirmenin de konumunun değişeceğini vurgulayarak, yazardan kaynaklanan anlamın bütünlüğü yittiğinde, çevirinin sözü edilen anlamın başka bir dile aktarılması olarak görülemeyeceğini, kaynak metinle erek metin arasındaki sıradüzensel karşıtlığın kabul edilemez hale geldiğini belirtmiştir.

Bu noktada, okur, yazar ve çevirmenin rollerinin birbirlerinin yerini alabileceğine değinen Koskinen, gerçekte okurun metni yazdığına, yazarın ise gerçekte kendi yazdığı metnin okuru, çevirmenin de bu nedenle hem bir okur hem de bir yazar olduğuna dikkat çekerek, okur ve de yazarın metni kendileri için çevirdiklerini, bu noktada yazar gibi, çevirmenin de çeviri üzerinde bir hak iddia edemeyeceğini söylemiştir (agy. 448-449).

Çeviri tanımı çerçevesinde, çevirilerin çoğu zaman özgün olanı boş yere kopyalamaya çalışan taklitler, özgün metinle eşdeğerliğe ulaşma çabasının ise çevirmen için çoğu zaman en büyük amaç olarak görüldüğünün, Neubert, Nida ve Nevvmark gibi birçok çeviri kuramcısının, çevirmenlerin hiçbir zaman özgün metin düzeyine ulaşamadıklarından yakındıklarının, çevirinin zorunlu olarak özgün metinden daha düşük değerde tutulduğunun ve çeviride bir şey eklemenin, fazladan bir şeyler yaratmanın kesinlikle yasaklandığının altı çizilmiştir. Söz konusu tanımın, özgün metnin çeviriden üstün görüldüğü geleneksel sıra-düzensel anlayışa dayandığı, ancak yazarın rolünün hiçe sayıldığı, anlamların sabit, metinlerin durağan olmadığı bir ortamda, çeviriden, (hiç değişmeyen) özgün metnin sadık yeniden üretimi olarak söz edilemeyeceği iddiasında bulunulmuştur (agy. 450).

Koskinen, Derrida’nın çeviriyi “olanaksız” bir uğraş olarak gördüğünü söylemenin yanlış olduğunu, Derrida’nın yalnızca çeviriyi anlamların aktarılması şeklinde kabul eden geleneksel anlayışın sorun yarattığına dikkat çektiğini ve öneri olarak da çeviri terimi yerine dönüştürme (transformation) terimini önerdiğini, ancak bu önerisinin “eski metafizik kavramlarının değiştirilmeyip yeniden tanımlanması gerektiği” düşüncesiyle çeliştiğini irdelemiştir (agy. 450). Bir borç ilişkisi olarak geleneksel görüşe göre çeviri metnin özgün metne “ilk” ve “tek” borçlu, Derrida’ya göre ise (1985: 184) özgün metnin hem var olmaya devam etmek hem de özgün metin olmak üzere istekte bulunarak çeviriye borçlu olduğuna işaret etmiştir. Koskinen, a(yır)tımın çeviri üzerindeki etkisinden ise şöyle söz etmiştir:

“Çeviri yineleme fikrini içerir, ancak göstergelerin yinelendiklerinde hiçbir zaman aynı olamadıkları gibi, çeviriler de hiçbir zaman özdeş olamaz. A(yır)tım her yinelemede devreye girer. Çeviri metin, kaynak metnin aynısı değildir, ama farklı bir metin de değildir. Çeviri metin, aynılık ve farklılık arasındaki karşıtlığı kurgusöküme uğratır” (agy. 450).

Yazısının son bölümünde “tehlikeli” (yanlış) çeviri anlayışı açıklanmaya çalışılmıştır: “yanlış” çeviri, “doğru” çevirinin karşıtı olarak vardır; ancak metinler ve diller durağan nesneler olmadığından ve anlamların çeşitliliğini hiçbir yorum karşılamayacağından doğru çeviriden bahsedilemez; çevirmenden sadakat istemenin anlamı yoktur, çünkü metin zaten kendisine bile sadık değildir, çevirmenden sadakat altında beklenen şey, kimin konuştuğuna ve tarihsel bağlama göre değişebilir, “sadakat ideolojik bir kavramdır” (agy. 451, italik bana ait).

Nitekim Koskinen çeviri söylemine ve Venuti’nin çevirmenin “görülebilir/görünmez” (visible/invisible) konumuna ilişkin görüşlerine gönderme yaparak makalesini şöyle sonlandırmıştır:

“Çeviri de diğer yazı biçimleri gibi, her zaman belli bir amaçla yapılan bir kullanma ve yönlendirme (manipulation) biçimidir. Hiçbir söylem ideolojiden bağımsız değildir. Nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur, bundan dolayı en tehlikeli kullanıcı ve yönlendirici, işini açık olarak değil de nesnel olduğunu iddia ederek yapandır. Demek ki tehlike, çeviri işinde değil de, çevirmenin görünmezliğinde bulunuyor. Bana göre, çevirmenin kendini gizlememesi ve gerçekleştirdiği kullanımı ve yönlendirmeyi açıkça göstermesi gerekir. Evcilleştirilmiş saydamlığı ve gizlenmiş yabancılığı hedeflemek yerine çevirmen, dilbilimsel ve kültürel farklılıklardan, anlamların çoğulluğundan okuru haberdar etmelidir (Bkz. Venuti)” (italik bana ait) (agy. 451).

Yapısalcılık sonrasının çeviri-bilime etkisinin benzer temel sorunsallar çerçevesinde tartışıldığı, Koskinen’ın makalesinden bir yıl sonra yayımlanan bir başka önemli makale de Rosemary Arrojo tarafından kaleme alınmıştır: “Yazar’ın Ölümü ve Çevirmenin Göriine-bilirliğinin Sınırları” [The Death of the Author and the Limits of the Translator’s Visibility] (1995). Arrojo’ya göre, genelde yapısalcılık sonrası ya da postmodernizm, özelde ise Derrida’nın kurgusökü-mü çevirideki ikilikli karşıtlıkları çözmede yararlı olabilir. Bilindiği üzere, geleneksel anlayış çerçevesinde çeviriye ilişkin oluşturulan söylemde özgün metin ve çeviri metin, sözcüğü sözcüğüne çeviri ve anlamı anlamına çeviri gibi ikilikli karşıtlıklar söz konusudur.

Arrojo, Derrida’nın “Babil Kuleleri” [Des Tours de Babel] (1985) başlıklı makalesinde, çeviri metnin özgün metne göre getirildiği ikincil konumu ters yüz ederek, çeviri metin ile özgün metin arasındaki tüm ilişkileri derinden sarstığını söylemiştir: “a(yır)tım” (differance) kavramı; çeviri metin ve özgün metin arasındaki “borç” ilişkisi; çevirinin “dönüştürüm” olarak yeniden adlandırılma işlemi. “A(-yır)tım” kavramına ilişkin olarak, anlamların farklılıklara dayandığı, hep ertelendiği, hiçbir zaman tekil olmadığı; “borç” ilişkisine ilişkin olarak ise özgün metnin var olmak için her zaman çeviri metne borçlu olduğu ve sözü edilen tüm nedenlerden dolayı çevirinin “dönüştürüm” olarak yeniden adlandırılması gerektiği anlatılmaya çalışılmıştır.

Çevirmenin, çevireceği metnin yazarı, çevirdiği metnin okuru olarak farklı roller üslenmesi bağlamında, Barthes’ın “Yazar’ın Ölümü” [The Death of The Author] (1977) başlıklı makalesine göndermeler yapılarak yazarın ölümüyle okurun önem kazanmasına dikkat çekilmiştir. Bu çerçevede, yazarın ölümünün “çevirmenin görünebilirliği”ni olanaklı kıldığı, ancak çevirisini yapma sürecinde çevirmenin yorumda bulunduğunun bilincinde olmanın, çevirmenin “kaçınılmaz” (inevitable) görünebilirliğine sınır koymamak anlamına gelmediği iddia edilmiştir. Arrojo’ya göre çevirmenin “görünebilirliği”nin sınırları vardır, bu sınırlar da, yukarıda değinilen “sadakat” kavramı gibi, “ideoloji” tarafından belirlenir. Arrojo bu anlamda, amaçlı bir şekilde tümüyle “şeffaflığı”, başka bir deyişle “görünmezliği” savunan geleneksel çeviri stratejilerinin bile, metnin neyle ilgili olduğu ve kuramsal, ideolojik bir açıdan başka bir kültürde var olması için neler yapılması gerektiğine ilişkin bir kavramsallaştırma gerektirdiğini savunur (agy. 21-30). Yazısının sonunda ise, Arrojo, yapısalcılık sonrasının çeviribilime katkısını şöyle açıklamıştır:

“Yapısalcılık sonrasının çeviribilime en büyük etkisi, anlamın yaratılışı, sadakat ya da eşdeğer-lik gibi geleneksel kavramlarla artık yeterince betimlenemeyen özgün ve çeviri metinler, yazarlar ve çevirmenler, çevirmenler ve çeviri okurları arasındaki ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesini sağlamasından kaynaklanmaktadır.” (agy. 30)

Görüldüğü üzere, yapısalcılık sonrasının çeviribilime etkisinin tartışıldığı bu iki makalenin temel sorunsalları (‘Metnin tek bir anlamının olmaması’; ‘yazarın ölümü’, ‘yazarın ölümünden sonra yazarın iletmek istediği düşünülen mesaj/anlam’; ‘bu mesajı/anlamı iletmekle görevlendirilen çevirmenin görünebilirliği/görünmezliği’ vb.) arasında büyük bir örtüşme söz konusudur. Ancak yazarın ölümünün “çevirmenin görünebilirliği”ni olanaklı kılması açısından Arrojo’nun görüşleri Koskinen’ınkilerle karşılaştırıldığında şöyle bir saptamada bulunulabilir: İki araştırmacı da “çevirmenin görünebilirliği”nden yanadır; ancak Arrojo’nun görece olarak çevirmene daha az “kaygan” bir zemin sunduğu iddia edilebilir, çünkü Arrojo yazarın ölümünün “çevirmenin görünebilirliği’ni olanaklı kıldığını onaylamış, ancak çevirisini yapma sürecinde çevirmenin yorumda bulunduğunun bilincine varmanın, çevirmenin “kaçınılmaz” (inevitable) görünebilirliğine sınır koymamak anlamına gelmediği düşüncesini ileri sürmekten de kaçınmamıştır.

Belli Bir “İdeoloji”yi Benimsemiş “Kültür” Aracısı Olarak “Görülebilir” Çevirmen

Sonuç olarak, çağdaş çeviribilim çerçevesinde ileri sürülen kuramsal görüşler incelendiğinde, gerek çeviriyi gerekse çevirmeni tanımlarken, geçmişten farklı olarak belirli kavramların üzerinde önemle durulduğu görülmektedir. Vurgu özellikle “kültür’ ve “ideoloji” üzerinde yoğunlaşmaktadır. Nitekim bu yoğunlaşma sayesinde, belli bir “ideoloji”yi benimsemiş bir “kültür” aracısı olarak çevirmenin yaptığı çeviriyle “görülebilir” olması ön plana çıkmaktadır.

(1) Bu yazı, “Edebiyat ve Kültür Dizgesini Şekillendirmede “İdeolojik” Olarak Çevirinin ve Çevirmenin Rolü” başlıklı doktora çalışmamın konuyla ilgili bir bölümünün sadeleştirilmiş şeklidir.

(2) Bu bölümde ele alınacak makalelerin özgün dili İngilizce’dir. Makalelerin çevirilerinden yararlanıldığında çevirmelini adı belirtilecek ve doğrudan bu çevirilerden alıntı yapılacaktır. Çevirisi olduğuna ilişkin herhangi bir bilgi verilmediği durumlarda metinlerden alıntılanan bölümlerin çevirisi tarafımdan yapılmıştır.

(3) “Deconstruction” teriminin Türkçe karşılığı olarak kullandığını “kurgusöküm” terimi, Boğaziçi Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü’nde aldığım yüksek lisans projem sırasında danışmanım Prof. Dr. Saliha Paker tarafından önerilmiştir (Bkz. RoyRoyne, (çev. A. B. Karadağ), 1998).

(Bu yazı daha önce, Varlık dergisi, Ocak 2004’te “Kültürlerarası Etkileşim Aracı Olarak Çeviri ve Çeviribilim adlı dosya içinde yayınlanmış, buraya yazarının izniyle aktarılmıştır.)

KAYNAKÇA

ARROJO, Rosemary: “The Death of the Author and the Limits of the Translator’s Visibility”, Translation as lntercultural Communication (ed. M. Snell-Hornby, Z. Jettmarova, K. Kaindi), John Benjamins, Amsterdam, 1995, ss. 21-32.

BOYNE, Roy: Foucault ve Derrida’da Feminizm ve Ayırım, Çev. A. Banu Karadağ, Sel Yayıncılık, İstanbul, 1998, 77 s.

EVEN-ZOHAR, Itamar: “The Position of Translated Literature Within The Litcrary System”, Literature and Translation: New Perspectives in Literary Studies (ed. J. S. Holmes, J. Lambertve R. Van den Broeck), Leuven.

ACCO, 1979, ss. 117-127. “Yazınsal ‘Polisistem’ İçinde Çeviri Yazının Durumu”, Çev. Saliha Paker, Adam Sanat, 14, 1985, ss. 59-68.)

EVEN-ZOHAR, Itamar: “The Making of Culture Repertoire and The Role of Transfer”, Translations: (Re)Shaping of Literature and Culture (ed. S. Paker), Boğaziçi Üniversitesi Yayınlan, İstanbul, 2002, ss. 166-174. HERMANS, Theo: “Translation Studies and a New Paradigm”, The Manipulation of Literatüre (ed, T. Hennans), Croom Holmes, Londra, 1985, ss. 7-15.

HERMANS, Theo: “The Translator’s Voice in Translated Narrative”, Target, 8:1, 1996, ss. 23-48. (‘Çeviri Anlatıda Çevirmenin Sesi’, Çev. Alev Bulut, Kuram, 15, 1997, ss. 63-68.)

HOLMES, James S.: “The Name and Nature of Translation Studies”, Translated!: Papers on Literary Translation and Translation Studies (1972), Amsterdam/Rodopi, 1988, ss. 66-88.

KARADAĞ, Ayşe Banu: Edebiyat ve Kültür Dizgesini Şekillendirmede “İdeoloji” Olarak Çevirinin ve Çevirmenin Rolü, İstanbul Üniversitesi, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2003, 150 s.

KOSKINEN, Koisa: “(Mis)Translating the Untranslatable -The Impact of Deconstruction and Posı-Structralism on Translation Theory”, Meta, XXXIX, 1994, ss. 446-450.

PAKER, Saliha (ed.): ‘Translations: (Re)Shaping of Literature and Culture, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2002, 229 s.

Daha fazla Kuram
Küçük Prens Çevirilerindeki Çevirmen Kararları

...çeviri eylemini başlatan kişi işverendir ve kuşkusuz, işverenin de kendine göre bir amacı vardır; yani onun da çevirinin nasıl işlev göreceğine ilişkin bir düşüncesi vardır. Ancak çevirmenin amacı ile işverenin amacı uyuşmadığı zaman uzman çevirmen işverene açıklama yaparak onun fikirlerini değiştirmeye çalışmak ya da işi kabul etmemek gibi özgürlüklere sahiptir. Çünkü sonuç olarak her zaman dikkate alınacak ve incelenecek olan amaç, işverenin amacı değil çevirmenin amacıdır. Çevirmen de uzman olarak bu gerçeğin bilincinde olmalı ve ancak bundan sonra işi kabul edip etmemeye karar vermelidir..

Kapat