“Kültürlerarası Bir Köprü: Çeviri”

Posted by on Mayıs 19, 2006 in Çevirmen, Güncel

Şûle Yayınları’nın yayınladığı KitapHaber adlı dergi, Nisan-Mayıs 2006 sayısında Kültürlerarası Bir Köprü: Çeviri başlığıyla bir dosya hazırlamış. Sahra Berk’in çeşitli dillerden dört çevirmene ilgi çekici sorular yönelttiği bu dosyada yer alan giriş metniyle, bazı soru ve yanıtlara aşağıda yer verdik:

 

KÜLTÜRLERARASI BİR KÖPRÜ: ÇEVİRİ / SAHRA BERK

“Başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi toprağımızda dirilmesidir” diyor Cemil Meriç, çeviri­yi tarif ederken. Ve ekliyor; “Sanatların en zorudur.” Telemak’tan bu yana, çevirinin bu ülkede neleri değiştirdiği­ni düşündüğümüzde, çevirinin gücü de, güçlüğü de orta­ya çıkıyor zaten. Konu, “düşüncenin dirilişi” olunca, me­selenin büyüklüğü de ortada. Buradan hareketle kitabın dünyasında çevirinin önemine işaret edecek bir “çeviri dosyası” hazırladık. Ve bu çerçevede, bu hassas fikir işçili­ğini tüm yönleriyle ele alabilmek için çevirinin emektarlanyla röportajlar yaptık. Felsefe çevirilerinden tanıdığımız Ahmet Aydoğan, İbn Battuta Seyahatnamesi gibi Arapça eserleri Türkçe’ye kazandıran Sait Aykut, Fransızca’dan felsefe kitapları çeviren Ayşe Meral ve çevirmenlerin sosyal hakları konusunda çalışmalar yapan çevirmen Bülent Do­ğan’la konuştuk. Her şeyin anlamının değiştiği bir dünya­da neyin çevrilmeye değer olduğunu, çeviri kitapların anlaşılamama sorununu, çevirmenlerin metne yaklaşım bi­çimlerini, donanımlarını, kültürlerarası köprü olma vazifesi üstlendiklerini ve bu ağır yükün altında problemlerini, sos­yal haklarını ve bu alanda yürütülen çalışmaları konuştuk.

 

AHMET AYDOĞAN:

Çeviri sürecinde, çevirmenin tecrübesi, becerisi ve sezgi gücünün, filoloji bilgisi ve beşerî bilimler donanımı kadar et­kin olduğunu da söyleyebilir miyiz?

Diller elbette birbirlerine “kapı duvar” mesabesinde de­ğildir, birinden diğerine yapılan başvurunun bütünüyle ce­vapsız kalması gibi bir şey bahis konusu olamaz; elverir ki sağlam bir referansla başvurulsun. Birbirlerine ne kadar uzak olurlarsa olsunlar diller öncelikle anlatmak istedikleri şey ba­kımından birbirleriyle irtibatlıdırlar, ama ona belki de tarihsel serüvenlerinden ötürü, farklı farklı yönlerden yaklaşırlar; bunda o dili konuşan milletin, onun dünya tecrübesinin, du­yuş düşünüş tarzının payı büyüktür. Dolayısıyla bir dilden di­ğerine yapılan gönderme, karşıda doğrudan alıcısına ulaştı­ğında mesele yoktur, bunun için aslında çevirmene de gerek duyulmaz, tercüman bu işi görür; ama ulaşmadığı takdirde, işte burada çevirmenin yani mütercimin uğraşı, mesleği, sa­natı artık her ne dersek, kendisine bir yer bulur. Çevirmen bu noktada sahneye çıkar, gönderilen şeyi bozar dağıtır, tekrar tekrar tahlil ve terkip süzgeçlerinden geçirir, sonunda asıl cevhere ulaşır, sonra onu kendi ana dilinde aslındaki yapıya benzeyecek bir şekle, bir kalıba büründürür. Bir çevirmenin mahareti de meziyeti de burada kendisini gösterir.

Ve yine bu çerçevede, Valery’nin işaret ettiği üzere, “duygunun” belki buna ‘yalım tecrübenin’ demeliyiz, “nüfuz edip değiştirdiği günlük konuşma dilini” yüksek dile akta­ran bir şairin çevirmenliğinden bahsedilebilir. Şu halde çevi­ri işinin şairin, ameliyesine benzeyen bir yanı vardır. Zaten her ne ki sevgiyle, severek ve kendinden bir şeyler vererek yapılır, o bir iş olmaktan çıkmış, bir sanat haline gelmiştir. Ve söz buraya geldiğinde daha ilerisi böyle ulu orta, ayak üze­ri konuşulmamalıdır.

Hülasa etmek gerekirse ülkemizde bilhassa son birkaç on yıldır çeviri dendiğinde genelde tercümanın yaptığı iş anlaşılmaktadır ve kaynak dildeki ya­pılar, hadi biz de kestirmeden, şu son zamanlarda dillere pelesenk olan o ifadeyi kullanalım, bir de-construction-construction sürecin­den geçirilmeksizin kalıp aktarımlar yapılmaktadır. Şüphesiz aksi zah­metli bir süreçtir ve yukarıda da ifa­de edildiği üzere aktarılacakların ön­ce erek dile giydirilebilecek kadar hazmedilmesini gerekli kılar. Bu ise düşünmeyi. Çevirinin merkezini veya odağını yoğun bir düşünme ameliye­si tutmadıkça yapılan her çeviri aslı­na bön ve yabancı kalacak, bu bir ta­rafa, öğrenme ve bilgilenme umudu da bir eziyet ve işkenceye dönüşe­cektir.

Bu bahsettiğiniz “kalıp aktarım­lar” dile de zarar vermez mi ayrıca?

Türkçe’nin bugün geldiği nokta­da çevirmenlerin sorumluluğu inkar edilemez tabii. Bugün iyiden iyiye su yüzüne çıkmış olan Türkçe’nin gramerindeki ve sentaksındaki esaslı kaymaların nedeni biraz da çevirme­nin kaynak dilden yüklendiğini erek dile aktarırken benzer kalıbı zahmetsizce oluşturma arayışlarının neticesidir. Bu ço­ğu kez dilin çeviri ile zenginleşmesi yerine özgün yapılarının yersiz yere zorlanmasıyla ve belli bir dönemden sonra bu ya­pıların adam akıllı eğilip bükülerek sıkça çeviri yapılan dille­rin yapılarına yaklaştırılmasıyla giderilmeye çalışıldı. Velhasıl Tanzimat’tan bu yana, hatta Tanzimat’tan önce de, başka bir çok alanda olmuş olan, çeviri vasıtasıyla dilin de başına gelmiştir.

Bu durumda iyi bir çeviri için çevirmenin sorumluluğu nedir?

iyi bir çeviri için bütün bunların bir ön şartı olarak çevir­menin  herhangi   bir  bütünlükten  yapılacak  eksiltilere, önemsiz gibi görünen eksiltilerle yapılacak indirgemelere göz göre göre razı olmayan, ve eğer mukadderse kaybola­nı telafi edecek bir kazançla kendince dengelemedikçe içi rahat etmeyen bir mizaca sahip olması gerekir. Bu onun bir uğraşın adamı olarak değil, bir insan olarak vazgeçilmez vasfıdır. Bu da yine onu şairle akraba kılmıyor mu?

 

SAİT AYKUT:

Peki Arapça’dan Türkçe’ye çeviri, diğer dillere göre ne gibi avantaj ve dezavantajlar içeriyor?

Bana göre en büyük avantaj, dinî ve kültürel kavramla­rı çevirirken duyduğum rahatlıktır. Bu kavramların büyük bölümü Türklerin zihninde bilinmektedir ve içerdiği anlam­lar nesilden nesile aktarılarak genlerine geçmiştir. Allah de­diğimde hiç kimse Yunan panteonundaki kıytırık bir tanrıyı anlamaz, namaz ve oruç dediğimde herkes bir milyar insa­nın anladığı şeyi anlar, selâmün aley-küm dediğimde ateistler dâhil çoğu Türk ruhunun derinliklerinde bir dost­luk ve esenlik bildirisiyle karşılaştığını hisseder. Ama kötü niyetli isem; anlat­ma ve anlaşılma derdinden çok boz­ma ve saptırma niyeti taşıyorsam hal­kımın bin yıldan beri oruç dediğine “uzunaçlık” namaz ve salat dediğine “süreli tapınç” diyebilirim, işte özellik­le Arapça konusunda mütercimin bi­linçli ihaneti burada başlar. Hem dili­ne, hem halkına hem de işine saygıyı yitirmek budur.

Arapçadan çeviri yapmanın başka bir keyifli yanı kütüphanelerdeki en eski ve en iyi çeviri örneklerinin bu dil­den yapılmış olmasıdır. Hattâ Türk di­linin bugünkü elbisesini anlamak için bazen Arapça bilme­niz gerekebilir. Diğer yandan Arapçadan çeviri yapmak ba­zen ticaret ve geçim derdinin önüne geçebilir. Karşınızda inançlı bir kişi vardır. Ve sizden dinî bir cümleyi çevirmenizi ister. O zaman siz de inançlıysanız, başka bir duyguyla ya­parsınız bu çeviriyi. Bunun hazzını kelimelere dökmek zor­dur.

Arapçadan çeviri yapmanın dezavantajlarına gelecek olursak, evvelâ Arapçanın çok katmanlı ve devasa bir keli­me hazinesiyle başa çıkılması güç bir uçurum olduğunu söyleyeyim. Uluslararası literatüre geçmiş ve dil ile alâkalı internet sitelerinde yer etmiş bir hakikati belirteyim; Mo­dern zamanlar öncesi Ansiklopedi tarzında ilk dev sözlük Arapça kaleme alınan Üsânül-Arab‘dır. Otuz ciltlik bu eser yedi milyon kelimeden oluşur. Biraz da günümüz Araplarının tembelliğinden olsa gerek-Arapçanın hâlâ kapsamlı ve sistematik bir anlayışla hazırlanmış “semantik değişimi ele alan” bir sözlüğe sahip olmayışı da ciddî bir meseledir. Kla­sik dönemde bu amaca yakın amaçlarla yazılmış sözlükler vardı ve durumu idare ediyordu. Ama şimdi daha kapsam­lı bir sözlük hazırlamak mutlaka hayırlı bir iş olacaktır. Bu sözlüğü açıp baktığında tıpkı büyük Oxford sözlüğünde (OED) olduğu gibi bir kelimenin hangi yüzyılda ne anlam­da kullanıldığını bulabilmelisin. Bugün piyasadaki sözlük­lerin -bir kaçı hariç- çoğu, eski sözlüklerdir ve zamanla olu­şan anlam kaymalarına çok az değinirler. Bu da mütercimi uçsuz bucaksız bir okyanusta kendi başına kürek çekmeye sevk eder.

 

AYŞE MERAL:

Yaptığınız Fransızca çevirilerden hareketle öncelikle şu­nu sormak istiyoruz. Farklı dil aileleri arasında yapılan çevi­riler dikkate alındığında, Fransızca bir metnin Türkçe’ye çevirisi ne tür zor­luklar içeriyor?

Fransızca’dan Türkçe’ye ve aynı za­manda Türkçe’den Fransızca’ya yapılan çevirilerde en büyük sorun her iki dilin de tamamen farklı iki medeniyete ait olmasında yatmaktadır. Türkçe, ne ka­dar tarihinden arındırılmak istenilse de, neticede Ortadoğu kültüründen ve zih­niyetinden beslenmiştir. Bu nedenle doğu dillerinden batı dillerine veya batı dillerinden doğu dillerine yapılan çeviri­lerde bir kültürün aktarılmasından ziya­de bir zihniyetin aktarılması söz konu­sudur. Yani belli bir bağlamda oluşmuş bir düşünceyi tam tamına denk gelme­yen başka bir düşünce sistemine aktar­mak gerekiyor. Her ne kadar duygu ve düşünceler Doğuda ve Batıda benzerlikler arz etse de bunları ifade etme biçimleri farklıdır. Buna örnek olarak “özlem” duygusunu verebiliriz, Türk halkı bu duyguya bir ad verirken -özlem- Fransızlar -bu ingilizler için de geçerlidir- buna bir ad vermeyip bir eksiklik olarak ifade etmişlerdir, bu nedenle Türklerin “seni özledim” diye ifade ettikleri şeyi Fransızlar mot-a-mot tercüme edecek olursak “sen bende eksiksin” kalıbını kullanarak ifade etmişler­dir. Demek ki hissedilen şeyler ne kadar aynı olsa da ifade ka­lıpları farklıdır. Medeniyet ve kültür dediğimiz şey de zaten bu duygu ve yaklaşımların ürünüdür.

Batı dillerine baktığımızda Batılıların genel olarak dünyaya bakışlarını iki temel üzerine inşa ettiklerini fark ederiz: “avoir” -to have- yani sahip olmak ve etre -to be- yani olmak; bu iki yardımcı fiili ortadan kaldırdığınızda batı dillerinde kendinizi ifade edecek kalıplar kalmaz, dil bir anlamda temelini yitirir; Türkçe’nin ise böyle bir kuruluş yapısı yoktur, örneğin Türkçe’de “bir arabaya sahibim” demeyiz “bir arabam var” deriz, bu da Türk zihniyetini ortaya koyar, bize ait şeyler vardır ama onlara sahip değilizdir, ya da en azından böyle bir bilinç taşırız, işte tercümelerde söz konusu olan da bunları aktarabilmektir, ama bunu yapmakta çoğu zaman güç­tür. Çünkü aktarılacak metnin anlaşıl­ması için aktarıldığı dilin yapısına ve anlaşılırlığına uygun olması gerekir: Fran­sızların hissettiği gibi hissedip Türklerin anlayacağı şekilde aktarmak. Bu nokta­da en zor çeviriler kanımca edebi eser­lerdir, çünkü edebi eserler bu bilinç ve algılama biçimlerinin en yoğun olarak kullanıldığı alandır. Buna karşılık felsefi veya düşünsel eserler az ya da çok sadık bir şekilde tercüme edilebilir, çünkü ta­rih boyunca aslında hemen hemen aynı düşünceler farklı medeniyetler aracılı­ğıyla aktarılmıştır, dolayısıyla da felsefi görüşlerin ve kavramla­rın her diide az çok bir karşılığı vardır. Türkçe’de bu noktada maalesef geleneğinden koptuğu için bazı kavramları ve nüans­ları ifade edemez hale gelmiştir, ama bunun nedeni Türkçe’den ziyade onun geçirdiği tarihsel süreçtir. Türkçe çevirilerdeki diğer bir sıkıntı da Türkçe adı altında iki dilin varolmasıdır da, Os­manlıca terimlerini hiç bilmeyen bir kesimle “öztürkçe”yi hiç bileyen bir kesim vardır. Tercüme yaparken de bu iki dil arasın­da seçim yapmak zorunda kalmak başlı basınca bir sorundur. Ama zaman içinde bu iki dilin birleşip tek bir dil halini alacak gibi görünüyor.

Son olarak çevirmenlerin sosyal hakları konusunda ne­ler söylersiniz?

Sosyal hak olarak pek bir şeye sahip değiliz; çeviri işi o ba­kımdan çok çekici bir iş değildir, ne sigortası, ne yol parası ne de yemek parası içerir. Bütün masrafları mütercim üstlenir. Belki yayıncılardan sabit mütercim listesi çıkartıp onları sigor­talamaları istenebilir, ama bunu kabul edebilecek yayıncı ola­cağını da pek sanmıyorum. Çevirmenlik meslek olarak bile kabul edilmiyor ve iş garantisi olmayan bir iştir. Sanırım aynı sorun akademik bir alanda bulunmayan yazarlar için de söz konusu. Burada belki talep edilebilecek tek şey, devletin mü­tercimlere en azından emekli olma olanağı sağlamasıdır.

 

BÜLENT DOĞAN

Çevirinin basit bir aktarım değil, yoğun bir düşünme faaliyeti olduğu düşünülürse, insanlar yıllardır, sosyal haklardan yoksun olarak neden böyle zorlu bir işi yaptı?             

Kitap çevirmenliği yapanlar sosyal haklarını hep önemsediler ve istediler, ama bunun için bir araya gelmeyi başaramamışlardı. Öte yandan kitap çevir­menliği doğal olarak topluma karşı bir sorumluluk duygusu­nu gerektiriyor. Bir dilin ve bu dili araç olarak kullanan kül­türün gelişimi yalnızca kendi içindeki üretime değil, başka dillerdeki üretimi içerebilmesine de dayanır. Bugün bir Platon’u, Balzac’ı, Chomsky’i bilmesek, Küçük Prens’i, Faust‘u okumasak ne çok şey kaybedeceğimizi düşünsenize… Ülke­mizdeki düşünsel ve estetik birikime katkı koyabilmek, baş­ka dillerdeki hazineleri keşfedip bunu kendi diline kazandı­rabilmek veya kendi kültürünün ürettiği değerli eserleri baş­ka dillere aktarabilmek çevirmenlerin devam etmesini sağla­yan motordur diye düşünüyorum.

Çevirmen sorunlarıyla uğraşan biri olarak çevirmenin ihtiyaç duyduğu en önemli şeyler nelerdir?

Öncelikle kaynaklara erişmek mümkün olmalıdır. Çevir­menler zaten sınırlı olan gelirleriyle kaynaklara ulaşmakta güçlük çekmekte, bu da haliyle çeviriyi etkilemektedir. Yayı­nevlerinin çeviriyi verip sonra her şeyi çevirmene bırakmaları, araştırma bütçesi ayırmamaları da bir başka sorunumuz. Bazı ülkelerde çevirmenler için çeviri evleri kuruluyor. Söz­lük, ansiklopedi, internet bağlantısı gibi imkanların olduğu, çeviri üzerine konferans ve panellerin düzenlendiği bu tür tesislerin bize de büyük faydası olurdu.

Ülkemizde çevirmenlerin sosyal durumu, diğer ülkeler­deki çevirmenlerinkiyle karşılaştırıldığında ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

Her ülkede farklı uygulamalar var. Ama neticede örgüt­lülük ve haklar bizdeki kadar kötü değil. Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığımızda yaklaşık beşte bir oranında daha düşük ücret alıyoruz. Çeviri kitap yayımlama maliyeti içinde çevir­menin en düşük paya sahip olduğu ülkelerden biriyiz. Bizde telif ücretleri %7 dolaylarında seyre­derken başka ülkelerde %16’ya kadar çıkabiliyor.

Daha fazla Çevirmen, Güncel
Direnmenin Estetiği Toplantısından İzlenimler

6 Mayıs’ta  Goethe Enstitüsü, Yapı Kredi Kültür Sanat ve İsveç Konsolosluğunun ortak girişimiyle gerçekleştirilen ve Peter Weiss’ın Direnmenin Estetiği adlı...

Kapat