ROBİNSON KURU VE TAZE

Posted by on Mayıs 20, 2006 in Güncel, Kitap, Tarih

Doğrusu, çevirmen Celal Öner’e daha önce kızgınlık duyduğum için pişmanım. Vedat Gülşen Üretürk’ün Ölü Canlar çevirisini yeniden çevirmekle ayıp bir şey yaptığını düşündüğüm için üzgünüm artık, çünkü safdillik yaptım: bunun çağdaş çeviri kuramları içinde kuşkusuz bir yeri var. Ben o yerin çalıntı, intihal gibi isimler aldığını düşünerek hata ettim doğrusu, Celal Öner kuşkusuz “yaratıcı çevirmen, yarı yazar” geleneğinin mükemmel bir öncüsü.

Yaptığım korkunç hatayı Celal Öner’in Akşit Göktürk’ün Robinson Crusoe çevirisinden yaptığı çeviriyi okuyunca anladım. Sayın Celal Öner muhteşem bir iş yapmış, Robinson Crusoe’yu Türkçe’deki tek tam çeviri olan Akşit Göktürk’ün 1968 tarihli çevirisindeki yanlış kelime seçimleri, iç içe geçmiş cümle kuruluşlarıyla okumaktan kurtarmış bizi; büyük, yoğun bir çaba harcayarak Akşit Göktürk’ün çevirisini günümüz okurlarına kazandırmış. Celal Öner’in Oliver Twist, Suç ve Ceza ve diğer klasik eser çevirilerini okuma fırsatı bulamadım, fakat eminim onlarda da kusursuz bir “yaratıcı çevirmen, yarı yazar” başarısı göstermiştir.


Fakat boynuz kulağı geçer derler, Celal Öner kendisinden daha usta “yaratıcı çevirmen, yarı yazar”ların da var olmasına hayret etmez eminim. Gerçekten de Robinson Crusoe çevirisinde Melike Kır adlı çevirmen Celal Öner’i aşmış, ondan daha yoğun bir çaba harcayarak günümüz okurlarına Akşit Göktürk’ün çevirisini aşan, çok daha okunaklı bir çeviri armağan etmiş: yazar Daniel Defoe’nin gereksiz yere uzattığı kısımları düzeltmiş, Türkçe’ye daha yakışır şekilde söylemiş, yazarın yapmayarak hata ettiği bölümlemeyi yapmış. Kendisini tebrik ediyorum, gerçekten de Akşit Göktürk’ün çevirisindeki kusurları görmemizi kesin olarak sağlamış “yaratıcı çevirmen, yarı yazar” Melike Kır.


Aşağıda alıntı yapılan kaynaklar sırasıyla şöyledir:

çev. Akşit Göktürk, Robinson Crusoe, Kök Yayınlar, 1968.

çev. Celal Öner, Robinson Crusoe, Alkım Yayınevi, 2006.

çev. Melike Kır, Robinson Crusoe, Şûle Yayınevi, 2. baskı, 2002.


AKŞİT GÖKTÜRK: “1632 yılında, York şehrinde, iyi bir aileden doğdum. Ailem oralı değildi. Babam, ilkin Hull’da yerleşmiş Bremen’li bir yabancıydı. Alım – satımla büyük bir kazanç sağlamış, sonra işini bırakarak York’da yerleşmiş, o çevrenin en iyi ailelerinden Robinson’ların kızı olan annemle evlenmişti. Bana da Robinson Kreutznaer adını vermişlerdi böylece; ama ingiltere’deki, sözcükleri bozma alışkanlığından dolayı, herkes Crusoe diye anmaya başlamıştı bizi; kendimiz bile adımıza Crusoe diyor, öyle yazıyor, arkadaşlarım da beni bu adla çağırıyorlardı.

İki ağabeyim vardı. Bunlardan biri, Flander’da, önceleri ünlü Albay Lockhart’ın komutasında olan bir piyade alayında yarbayken, İspanyollara karşı Dunkirk savaşında ölmüştü. İkinci kardeşimle ilgili bilgim, hiç bir zaman, babamla annemin sonradan benim başıma gelenler konusundaki bilgisini geçmedi.

Ailenin üçüncü oğlu olduğum, hiç bir iş de öğrenmediğim için, kafam erken yaşta ipsiz sapsız düşüncelerle dolup taşmaya başlamıştı. Çok yaşlı olan babam, beni evde elinden geldiğince yetiştirmiş; bölgemizdeki okulların verebileceği ölçüde bir bilgiyle donatmış, hukukçu olmamı tasarlamıştı.” (s. 15)


CELAL ÖNER: “York kentinde, 1632’de iyi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Ailem Yorklu değildi. Babam, önceleri Hull’da yerleşmiş Bremen’li bir yabancıydı. Alım-satım işleri yapıp epey para kazanmış, sonra işini bırakıp York’a yerleşmiş, oraların sayılı ailelerinden olan Robinson’ların kızları olan annemle dünyaevine girmişti. Ben de Robinson Kreutznaer adını almıştım böylece; ama İngiltere’deki, kelimeleri bozma huyundan dolayı, herkes Crusoe olarak anmaya başlamıştı bizi; kendimiz bile adımıza Crusoe diyor, Crusoe diye yazıyorduk, arkadaşlarımın bile beni çağırdığı ad buydu.

İki kardeşimden biri, Hander’da, bir zamanlar, ünlü Albay Lockhart’m buyruğunda olan bir piyade alayı yarbayıyken, İspanyollarla girişilen Dunkirk savaşmda ölmüştü. Diğer kardeşim hakkındaki bilgim, babamla annemin sonradan benim başıma gelenler hakkındaki bilgisinden fazla olmadı.

Ailedeki üçüncü çocuk olduğum, bir iş sahibi de olmadığım için, kafam erken çağlarımda aylakça düşüncelerle dolup taşmaya başlamıştı. Hayli kocamış olan babam, evde elinden geldiğince beni yetiştirmiş; bölgemizdeki okulların verebileceği kadar bilgiyle donatmış, hukukçu olmamı istemişti.” (s. 5)

MELİKE KIR: “Ben Robinson Crusoe, 1632 yılında York kentinde dünyaya geldim. Bremenli soylu bir aileden olan babam önceleri Hull’a yerleşmiş ve ticaretle uğraşmaya başlamıştı. Bu sayede epey mal-mülk edinmişti. Ticareti bıraktıktan sonra da York’a taşınarak buranın tanınmış ailelerinden Robinsonlar’ın kızı olan annemle evlenmişti. Bana da Robinson Kreutznaer adını vermişlerdi. Ancak İngiltere’deki, sözcükleri bozma alışkanlığından dolayı, herkes Crusoe diye anmaya başlamıştı; biz de kendimizi Crusoe’lar olarak tanıtıyorduk. Arkadaşlarım da beni bu isimle çağırıyorlardı.

Benden büyük, iki erkek kardeşim vardı. Bunlardan birincisi, Flander’de, ünlü albay Lockhart’ın komutasındaki bir İngiliz piyade alayında yarbay olarak görev yapıyordu. İspanyollar’a karşı Dunkirk yakınlarında yapılan bir savaşta hayatını kaybetti. Diğer kardeşim hakkında bildiklerim ise, ailemin daha sonra benim başıma gelenler hakkındaki bildiklerinden fazla değildi.

Ben ailenin üçüncü çocuğuydum. Herhangi bir ticari eğitim almış olmamama rağmen, küçük yaşlarda kafam, uzak ülkelere macera dolu deniz seyahatleri yapmak gibi ipe sapa gelmez düşüncelerle dolmaya başlamıştı. Görmüş geçirmiş, bilgili bir adam olan babam, bana iyi bir eğitim verebilmek için çok çabaladı. Gerek özel ev çalışmaları, gerekse okul çalışmalarıyla, kendince beni hukuk öğrenimine hazırlıyordu.” (s. 9)

AKŞİT GÖKTÜRK: “16 Nisan — Merdiveni bitirdim, duvarın tepesinden aşarak merdiveni de içeri aldım. Burası bana tam bir sığınak oldu; içerde yeterince yerim vardı, dışardan da duvarı aşmadan hiç kimse eve giremezdi.

Duvarı bitirdiğimin hemen ertesi günü az kalsın bütün emeklerim bir anda boşa gidecek, kendim de ölecektim. Olay şuydu: çadırımın arkasındaki mağaranın hemen ağzında bir işle uğraşırken birdenbire çok şaşırtıcı bir gürültüyle büyük korkuya kapıldım; mağaramın tavanıyla tepenin kıyısından toprak ansızın tepeme doğru inmeye başladı, mağaraya dikmiş olduğum direklerden ikisi de korkunç bir sesle çatırdadı. Korkudan yüreğim ağzıma gelmişti, ama bu işin gerçek nedenini anlayamadım, ancak gene geçen günkü gibi mağaranın tavanı çöküyor sandım; toprak altında kalacağım korkusuyla merdivene doğru koştum; kendimi orada da güven altında duymayarak, tepeden üzerime taş toprak yuvarlanabilir diye duvardan dışarı tırmandım. Ayağımı yere basar basmaz bunun korkunç bir deprem olduğunu anladım; bastığım yer sekiz dakika içinde üç kez üstüste öyle bir sarsıldı ki, yeryüzünde en sağlam bilinen yapı bile bu sarsıntıyla altüst olabilirdi; benden yarım mil uzakta denize yakın bir kayanın tepesinden kopan kocaman bir parça, bu yaşa değin hiç işitmediğim korkunç bir gürültüyle yuvarlaniverdi. Denizin de korkunç bir çalkanış içinde olduğunu gördüm; öyle sanıyorum, deniz dibindeki sarsıntı adadakinden çok daha fazlaydı.” (s. 108-109)

CELAL ÖNER: “16 Nisan:

Merdiven yapımını tamamladım, duvarın üzerinden asarak merdiveni de içeri aldım. Burası bana tam bir korunak oldu; içerde yeterince yerim vardı, dışardan da duvarı geçmeden eve giremezdi kimseler.

Duvarı tamamladığımın hemen ertesi günü neredeyse bütün emeklerim ziyan olacak, kendim de ölecektim. Başıma gelen şuydu: çadırımın arkasındaki mağaranın hemen girişinde bir işle uğraşırken, ansızın hayli şaşırtıcı bir gürültüyle korkuya kapıldım; mağaramın tavanıyla tepenin kenarından toprak bir anda tepeme doğru düşmeye başladı, mağaraya dikmiş olduğum direklerden ikisi de müthiş bir sesle çatırdadı. Korkudan kalbim duracaktı, fakat bu işin asıl nedenini anlayamadım, yine de geçen günkü gibi mağaranın tavanı çöküyor sandım; toprak altında kalacağım korkusuyla merdivene koştum; kendimi orada da güvende bulmayarak, tepeden üstüme taş, toprak yuvarlanabilir diye duvardan dışarı tırmandım. Ayağım yere değer değmez, bunun korkunç bir yer sarsıntısı olduğunu anladım; bastığım yer sekiz dakika içinde üç kez art arda öyle bir sarsıldı ki, dünyada en sağlam bilinen yapı bile bu sarsıntıyla yıkılabilirdi; benden yarım mil beride, denize yakın bir kayanın üzerinden kopan kocaman bir parça, bu yaşa kadar hiç işitmediğim şiddetli bir gürültüyle yuvarlanıverdi. Denizin de korkunç bir çalkalanma içinde olduğunu gördüm; sanıyorum ki, deniz dibindeki sarsıntı adadakinden daha şiddetliydi.” (s. 48)


MELİKE KIR: “16 Nisan: Merdiveni bitirdim ve içeriye aldım. Burası benim için tam bir sığınak oldu. İçerisi yeterince genişti. Duvarı aşmadan da kimse içeriye giremezdi.

Duvarı bitirdiğimin hemen ertesi günü neredeyse bütün emeklerim boşa gidecek, ben de az kalsın ölecektim. Olay şuydu: Çadırımın arkasındaki mağaranın hemen önünde bir işle uğraşırken, tepemdeki tavan korkunç bir gürültüyle aşağı inmeye başladı. Diktiğim direklerden ikisi de çatırdayarak yere yıkıldı. Korkudan yüreğim ağzıma geldi. Hemen merdivene doğru koştum. Duvardan dışarı tırmandım. Ayağımı yere basar basmaz bunun korkunç bir deprem olduğunu anladım. Bastığım yer iki-üç defa kuvvetlice sarsıldı. Kayalıklardan kopan kocaman bir taş büyük bir gürültüyle denize yuvarlandı. Deniz de, daha önce görmediğim bir biçimde çalkanıyordu.” (s. 60)

 

 AKŞİT GÖKTÜRK: “Ayrıca, adayı da aralarında paylaştırdım; mülkiyet hakkı benim olmak üzere her birine beğendiği parçayı verdim; her şeyi böyle düzene soktuktan sonra, adadan ayrılmayacaklarına söz alarak hepsini orda bıraktım.

Ordan Brezilya’ya gittim, aldığım bir kayıkla adaya daha başka birtakım insanlar gönderdim; kayıkta, gerekli olan şeyler, yanı sıra yedi tane de kadın vardı; bu kadınları hizmete eli yatkın olanlardan ayırmıştım, isteyen olursa evlenebilirdi de. İngilizlere gelince, kendilerini tarıma verecek olurlarsa bu iş için gerekli birçok araç gereçle birlikte onlara bir kaç da kadın göndereceğimi söyledim, sonra bu sözümü de yerine getirdim; malları böylece ayrıldıktan, kendileri de dizginlendikten sonra hepsi çok dürüst adamlar oldular. Ayrıca, Brezilya’dan üçü gebe olan beş inek, birkaç koyun, birkaç da domuz gönderdim. Adaya bir dahaki gidişimde bunların hepsini bir hayli artmış gördüm.” (s. 383-384)

CELAL ÖNER: “Adayı da aralarında pay ettim; mülkiyet hakkı bende olmak üzere her birine beğendiği yeri verdim; her şeyi böylece düzenledikten sonra, adadan ayrılmayacaklarına söz alıp, hepsini orada bıraktım.

Buradan Brezilya’ya geçtim, aldığım bir kayıkla adaya daha başka kimi insanlar yolladım; kayıkta gerekli olan şeyler, yanı sıra yedi de kadın vardı; bu kadınları eli işe yatkın olanlardan geçmiştim, isteyen olursa evlenebilirdi de. İngilizlere gelince, kendilerini tarıma verecek olurlarsa bu iş için gerekecek birçok malzemeyle birlikte, birkaç da kadın yollayacağımı söyledim, bu sözümü de tuttum; malları böylece ayrıldıktan, öfkeleri dizginlendikten sonra hepsi de çok namuslu adamlar oldular. Ayrıca, Brezilya’dan üçü gebe olan beş inek, birkaç koyun, birkaç da domuz yolladım. Adaya tekrar gidişimde bunların sayısının çoğaldığını fark ettim.” (s. 171-172)

MELİKE KIR: “Ayrıca adayı aralarında paylaştırdım. Mülkiyet hakkı benim olmakla birlikte her birine beğendiği parçayı verdim. İşleri böylece düzene koyduktan, adadan ayrılmayacaklarına dair hepsinden söz aldıktan sonra ayrıldım.

Oradan Brezilya’ya gittim; aldığım bir kayıkla da adaya başka insanlar yolladım. İçlerinde yedi tane de kadın vardı. Bu kadınları becerikli olanlardan seçmiştim; isteyen olursa evlenebilirdi de. İngilizler’e gelince, tarım yapmayı kabul ederlerse, kendilerine bu iş için gerekli birçok araç gereçle birlikte, bir kaç da kadın göndereceğimi söyledim, sonra bu sözümü de yerine getirdim. Ayrıca, Brezilya’dan üçü hamile olan beş inek, birkaç koyun, birkaç tane de domuz gönderdim. Adaya bir dahaki gidişimde bunların hepsini bir hayli artmış gördüm.” (s. 212)


(Not: Bu metinlerin tamamı elinde olmayan biri haklı olarak hâlâ kuşkuda olabilir, bir kaynak metnin çevirileri örtüşebilir, çünkü kaynak metin hep aynıdır diyebilir. Bu her insanın yaradılışı farklı olduğundan zaten olanaksız bir şey olsa da, iki şeye tekrar dikkat çekmek işe yarayabilir sanırım: bir, Melike Kır çevirisi internet üzerinde kolayca bulunabilecek olan özgün metinden çok farklıdır, özgün metnin girişinde “Ben Robinson Crusoe..” diye giriş yapılmasını sağlayacak herhangi bir ifade yoktur; iki, farklı çeviriler aynı özel ifadeleri tekrarlamaz: son alıntıdaki birçok ifade benzerliğinin yanısıra, özellikle “isteyen olursa evlenebilirdi de” ortaklığına dikkat çekmek yeterlidir sanırım.)


Kuşkusuz yukarıda, ilk üç paragraftaki yorumlarım bir şaka. Aslında bir kabusla karşı karşıyayız. Celal Öner ve Melike Kır, Akşit Göktürk çevirisini intihal etmişler. Celal Öner, intihalinde pek bir gizleme çabasına gerek görmemiş, sadece sözcük değiştirmeleri, nadiren cümle kesip birleştirmeleriyle yetinmiş. Melike Kır’sa Akşit Göktürk çevirisini büyük ölçüde yeniden yazmış, bazı cümlelerin yarısı örtüşüyor yarısı örtüşmüyor, bazı yerlerde metinde eksiltmeler yapılmış, söyleyiş yeniden düzenlenmiş (ve Robinson’un sadece ilk cildini içeriyor bu kitap). Elbette, Melike Kır güçlük çektiği yerlerde Akşit Göktürk çevirisine başvurmuş olabilir, bu aşırı benzerlik böyle açıklanabilir. Fakat böyle bir durumda bunun küçük bir önsözle açıklanması gerekirdi, Melike Kır değilse bile kuşkusuz Akşit Göktürk’ün çevirisinden haberdar olması gereken yayınevi editörü bunu yazmalıydı.

Akşit Göktürk’ün 1968 tarihli Robinson Crusoe çevirisinin önsözü şöyle sona eriyor:

“Türkçede genellikle, .. kısaltıla kısaltıla kuşa dönmüş basımlarıyla tanınan, yıllar önce Fransızca’dan yapılmış eski bir çevrisi bir yana, hiçbir zaman çocuk kitabı boyutlarının dışına taşamamış olan Robinson Crusoe’yu, bu kitabı bütünüyle sevmenin gerekliliğine inandığım için çevirdim.”

Göktürk bunu yazdığında yıl 1968, aradan 38 yıl geçmiş ve ikinci bir eksiksiz Robinson çevirisi yapılmamış, yerine intihaller, yani Robinson Kuru ve Taze’ler yapılmış. Bu intihaller de kuşkusuz Göktürk’ün çevirisinden çok daha iyi tanınıyor, çünkü Celal Öner’in intihali önce Oda Yayınları’ndayken sonra Alkım Yayınevi’ne geçti (fakat hâlâ Oda Yayınları’nın bir yayını olarak kitapçılarda bulunuyor) ve Sabah gazetesiyle yapılan ortaklık sonucu 2 YTL’ye binlerce eve gönderildi. Melike Kır çevirisiyse Şule Yayınları’ndan ilk baskısını 1998’de, ikinci baskısını 2002’de yapmış. Şu anda piyasada, farklı yayınevlerine ait ondan fazla Robinson Crusoe var: bu iki intihal hepsine kuşku düşürüyor.

Türkiye’nin bundan daha iyi bir meslek ve ahlak manzarası olabilir mi? “Yaratıcı çevirmen, yarı yazarlar” yayınevlerini kandırdı diyelim, yayınevleri bu kadar kandırılabilir mi? Neyse, biz boşvermişler bunu da boşverelim; Robinson Crusoe’nun 2 YTL’ye evlere girmesi bir sosyal hizmettir, bandrolsüz olarak fiyatının ortalama 7 YTL’de kalması yine sosyal hizmettir, buna da Ya Rabbim Şükür diyelim. Sonuçta sosyal hizmetlerin hiçbir şeyine hiçbir şey diyemiyoruz, buna mı diyeceğiz: bir otobüs şoförüne bile “Lütfen, yavaş gidin, tutunamıyorum, belim sakat, kaza olacak diye korkuyorum” diyemiyoruz, bir şey dersek daha da öfkelenir daha da gaza basar korkusuyla hıza, savrulmaya, kalabalığa katlanıp inince Ya Rabbim Şükür diyoruz. Zaten çocuklarımız çalıntı Robinson okusa ne olacak, okumasa ne olacak; Celal Öner abileri, Melike Kır ablaları gibi bir iş sahibi olsunlar yeter, ona da Ya Rabbim Şükür!

 

Robinson Crusoe, Daniel Defoe / Çeviren: Akşit Göktürk
Robinson Crusoe, Daniel Defoe / Çeviren: Celal Öner
Robinson Crusoe, Daniel Defoe / Çeviren: Melike Kır
Daha fazla Güncel, Kitap, Tarih
“Kültürlerarası Bir Köprü: Çeviri”

Şûle Yayınları'nın yayınladığı KitapHaber adlı dergi, Nisan-Mayıs 2006 sayısında Kültürlerarası Bir Köprü: Çeviri başlığıyla bir dosya hazırlamış. Sahra Berk’in çeşitli...

Kapat