Çevirmen Türlü Yerden Çevrilirken

Posted by on Kasım 11, 2005 in Tarih

Çevirmen hayatının güçlükleri sonsuz. Emeğinin bir hayalet emeği sayılması, editöründen okuruna sayısız muhatabının ona saygısızlık edebilmesi bir yana, hayatta kalabilmek için iki ucu boşlukta bir ipte sirk gösterisi yapmak zorunda. Önceleri hikaye olarak dinlerdim: yayınevlerinden çek alan çevirmenler, seneti zar zor alabilen çevirmenler, parası hiç ödenmeyen ya da eksik verilen , ya da çevirisi 1000 denip 10000 basılan çevirmenler… Artık bu hikayelerin hakikatini yaşıyorum. O zaman, masaya ayaklarını uzatmış konuşan editörleri, muhasebeden saatlerce gelmeyen ödemeleri, türlü garabeti unutmak için aşağıdaki yazıyı dönüp dönüp okuyorum, sağolsun incelikli yazmış Eray Canberk. (Üretürk’ün Proudhon’un Mülkiyet Hırsızlıktır‘ının (1969) çevirmeni olduğunu da unutmamak gerek. Bugünlerde bir yayınevi yeniden basmış bu kitabı, acaba Üretürk’ün varisleri kitaba bir önsöz yazmış mıdır?)

Bir Çevirmenin Ölümü / Eray Canberk

Vedat Üretürk’ün hastalığını da, ölümünü de ortak dostumuz, sanatsever ye sanatçı dostu İlker Akçay’dan duyduk, önce hastalandığını işitmiştik. Şiddetli bir soğuk algınlığıydı belki… Geçen Eylülün sonlarına doğru İlhami Bekir hocamızı görmeye gittiğimiz bir akşam üstü de Üretürk’ün 11 Eylülde öldüğünü öğrendik. Sessiz ve dağdağasız bir ölüm; tıpkı yaşantısı gibi.

Vedat Üretürk adına ilk kez bir Sartre çevirisinde rastladım. Bu kitap Sartre’ın Duvar’ıydı.* Daha sonra Ataç Kitabevi yayınlarının Cağaloğlu’ndaki yönetim yerinde kendisiyle tanıştım. Yıl ya 1960 ya da 1961’di. Az konuşan biri olduğu için başlangıçta bir yakınlığımız olmadı. Yine Ataç Kitabevi’nin yönetim yerinde sıcak bir yaz günü Afşar Timuçin’le birlikte Yelken dergisi için ortaklaşa bir yazı hazırlarken Vedat Üretürk geldi. Kısa bir hoşbeşten sonra biz yazıya daldık, Üretürk de bitmez tükenmez Birinci’lerini içmeye başladı. Az sonra yine sessizce gitti. Çok geçmeden, Yelken dergisinde yayımlanması için Timuçin’e bir yazı getirmiş. Bizim ortak çalışmamızdan esinlenerek yazdığı ve “Ben Buralı Değilim” başlığını taşıyan bu denemesi bizim “Aramak” başlıklı denememizle birlikte Yelken dergisinde yayımlandı (Sayı 68 Ekim 1962). Bu olay yakınlaşmamıza neden oldu. Karşılaştıkça daha uzun konuşmaya başladık. Elinde şişkin çantası, durmadan terleyerek gelir, bir yayınevinde, Cağaloğlu’nda bir kahvede, zaman zaman da Beyazıt’taki Çınaraltı’nda bizi bulurdu. 1970’li yıllarda rastlaşmalarımız ve buluşmalarımız sıklaştı. Soğuk bir kış akşamı Sirkeci-Kadıköy vapurunda ilk kez uzun uzun kendi yaşantısından söz ettiğini anımsıyorum. Ama yine benim soru yağmurum altında… Yoksa çok konuşmazdı…
Babasının göçmen olduğunu, lise ve fakülte yıllarını, çeviri tutkusunu, ev ve aile yaşantısını, sıkıntılarını, özlemlerini, beklentilerini, kırgınlık ve gizli kızgınlıklarını yavaş yavaş öğrendim. Dostluğumuz ilerledikçe içmeyi değil içkiyi sevdiğini sezdim. “Medar-ı maişet” motorunu yürütmek için girdiği işte nasıl yıllandığına, emekli olunca başını sokacak bir barınak elde edebilmek için nasıl sıkıldığına tanık oldum. Üsküdar’daki salaş meyhaneleri severdi. Çok istemesine ve benim de çok istememe karşın ancak bir kez o meyhanelerden birine birlikte gittik. Son yıllarda Kadıköy’de oturduğu için daha sık görüşmeye başladık. Sigara darlığı olduğu günlerde birbirimize Birinci sigarası aradık. Birinci’nin nerelerde satıldığını keşfe çıktık. Birbirimize Fransızca kitaplar, sözlükler salık yerdik. Dertleştik, içki içtik, kahvede oturduk. Ama ne yazık ki ölümünden sonra, bütün bu yakınlığımıza karşılık Vedat Üretürk’le ilgili pek bir şey bilmediğimi anlayıverdim. Doğum tarihi, okuduğu okullar, çalıştığı yerler, yaptığı çeviriler, yazdığı yazılar, elindeki çalışmaları… Bütün bunları açık seçik bilemiyordum. Günlük yaşayışın akışı içinde birbirimize yakın olmuştuk ama, bilmem gerekeni öğrenememiştjm. Yaşamın bazı yanlarını ancak Papirüsteki “Emekli Günlüğü” başlığını taşıyan güncesinden (Döner Seçki Dizisi 2 Mart 1981) ve Cemal Süreya’nın Milliyet Sanat’ta “Ölenler Kalanlar” başlıklı yazısından öğrendim (Yeni Dizi 33, 1 Ekim 1981).

Vedat Üretürk çeviriyi uğraş edinmiş, dert edinmiş bir çevirmendi. Bir çeviri emekçisiydi. Bu emeğinin ürünlerinden birini de geçen ilkbaharda bana getirmişti. Daha çevirinin üzerinde konuşmamıza fırsat kalmadan aramızdan ayrıldı. 1960’dan sonraki çevirilerinde adına Gülşen adını da eklemişti. Gülşen, sanıyorum eşinin adıydı. Bu incelikli davranışı yapacak kadar da sevecenlik doluydu. Ama duygularını belli etmezdi. Şaka yapmaktan çekinir, yanlış anlaşılmak istemezdi. Üsküdar’dan benim için birlikte aldığımız ebrular çok hoşuna gitmişti. Zaman zaman “Ebruları ne yaptın?” diye sorardı. Bu soruyu bile kendine çok gördüğünü, karşısındakini rahatsız ettiği sanısına kapıldığını sezinlemişimdir.

Türk yazınına yirmi yıldan fazla hizmet etmiş bir çevirmeni ve bir yazarı ancak böyle duygusal bir yazıyla anmak acı bir olay olsa gerek. Enerji ve yakıt tasarrufunun yanı sıra insan tasarrufuna da önem vermemiz yerinde olur bence. Böylece zor elde ettiğimiz değerleri kolayca harcamamaya alışırız belki.

Eray Canberk, Sanat Olayı, Kasım 1981.

* İlginç bir şekilde, Canberk, Üretürk’ün çevirdiği Duvar‘ı (1959), 1967 yılında Gizlilik olarak çevirmiş. Ayşenaz Koş 2004 yüksek lisans tezinde bundan bahsediyor.

Daha fazla Tarih
Çevirmenin Mülkiyeti

Vedat Gülşen Üretürk'ün 1968 yılında yaptığı Proudhon çevirisi, çeviri tarihinde çok özgün bir yere sahip olmaya aday bir çeviri. Kitap,...

Kapat