İktidarın Hedefi: Market Millet

Posted by on Nisan 14, 2009 in Güncel, Manşet

Saldırı, 12 Nisan 2009 günü basına verilen bir haberle başladı: “Atatürkçü Düşünce Derneği, Google’ı kapatmak istiyor!” Hızla internette yayılan bu haber, açıkça bir psikolojik savaş ürünüydü. Haberde, kaynağı ve tarihi belirsiz bir şekilde, derneğin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Bürosu’na bir internet sitesinde Atatürk’e hakaret edilmesi dolayısıyla suç duyurusunda bulunduğu, sorumluların yakalanmasını talep ettiği belirtiliyordu. Fakat haberciler kendilerine servis edilen dilekçeden, sitenin Google desteğiyle yayınlandığını belirten kısmı ve sitenin adını (“Kemalizmin karın ağrısı”) haber başlığına taşımayı yeğlediler. Bazıları okurlara, bu siteye internet üzerinde arama yaparak ulaşılabileceğini de belirtmeyi ihmal etmedi. Sonuçta, 12 Nisan gününden başlayarak basın, kasıtlı ya da kasıtsız olarak, ADD’nin Google’ı kapattırmak istediği gibi ciddi şekilde yanıltıcı bir fikir yaydı. Bunu yaparken, mahkemeye sunulan dilekçeyi kendilerine kimin verdiğini yazmadılar, haberle ilgili ayrı bir araştırma gereğini duymadılar.[1]

Kapatilması Gereken Site

Acilen kapatılması gereken, 14 Nisan 2009 itibariyle Google Sites içinde yayınlanan site. Her yönüyle, sistemin arzuladığı türden bir kişinin ürünü.

Oysa ADD’nin dilekçesinde belirtilen site gerçekten de, simgesel bir kişilik bir yana, sıradan biri için de yazılması kabul edilemez hakaretler içeren bir siteydi. Bu sitenin içeriğine önbellekten ulaşabilir, bunu değerlendirebilirlerdi. Ayrıca bu sitenin (yazdıklarına bakılırsa, büyük olasılıkla yirmili yaşlarına bile varmamış) yazarının bir başka sitede (dilekçe-haberden kısa bir süre önce, 25 Mart 2009 günü) kendi kişisel evrim yolculuğunu “Benim Hikayem (İslam’la Nasıl tanıştım)” başlığı altında anlattığını, sitesini tanıttığını basit bir internet aramasıyla keşfedebilirlerdi. Bunu yapmadılar. Kalıp bir şekilde, ADD’nin internete Harun Yahya gibi yaklaştığını ima eden yazılarla, teknolojik gerici olarak, kör bir Atatürk savunusu yaptığı sunumunu öne çıkardılar. Fakat ADD’nin yaptığı, tümüyle yasal bir uygulamaydı. Bir internet sitesinde kişilik haklarınıza yönelik hakaret gördüğünüz zaman, site sahibi, yayıncısını yazılı olarak uyarmanın yanısıra, resmi olarak uyarmanız da birçok durumda gerekir.

Buna karşılık, 13 Nisan 2009 günü Türkiye’nin dört bir yanında, ADD ve ÇYDD şubelerinin basılması, üniversite rektörlerinin gözaltına alınması herhangi bir uyarı ya da dilekçeyle yapılmadı. Uyarı, Türkiye’de yaşanan genel bir terör havasıyla gelmişti belki, ama ADD’nin Google’ı muhattap alıp resmi başvuru yapması gibi bir uyarı yaşanmadı gözaltılarda. Atatürk’e yönelik hakaretler içiren siteyi kapattırmak ve yazarını cezalandırmak yerine, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kapatmak ve üyelerini cezalandırmak daha kolay ve doğru göründü.

Tesadüfi gibi görünen bu olayın peşpeşeliğinin verdiği mesaj açık: Türkiye modernistler için, ilerici aydınlar için, dinin gerici (cedidci olmayan) biçiminin yaşamın merkezinde yer almasını kabul etmeyecek, ekonomik bağımlılığa, dizginsiz özelleştirmeler yoluyla sömürgeleştirilmeye karşı çıkan kişiler için, toplum merkezli fikir geliştirecek kişiler için artık tam anlamıyla bir açık hava hapishanesi olmuştur. Günlük hayat gitgide güçleşir ve yoksullaşırken, hakim şirketlerin uluslar arası ekonomisiyle yürüyen yaygın medya bazen gelişmiş ülkelerden ferahlatıcı görüntü ve haberlerle rahatlatıcı, bazen iç gelişmelere ilişkin yanıltıcı haberlerle baskılayıcı bir ortam yaratacak. İmamlarla evlendirme dükkanlarının yanyana çalıştığı, yapmacık aşk dizilerinden başka hiçbir yerel üretime yatırım yapmayan televizyon kanallarının çok somut bir şekilde gösterdiği gibi; eski imparatorluk hayalleri ve din merkezli bir hayat önümüzdeki günleri belirleyecek.

"Ne Söylenirse Onu Yazarsınız! Sağolun, Şirket Haberleri! Halkı siz olmasanız denetleyemezdik." Türkiye'nin yaşadığı dönüşümü Amerika çok daha önceden yaşadı; şirket-medya-iktidar baskısı XX. yüzyıl içinde yerleşti Amerika'ya.

Böyle bir dönemde çevirmenlere ister istemez bir görev düşüyor. Türkiye’nin üzerindeki ölü toprağını kırmaları, başka ülkelerdeki ilerici, aydınlık, şirket merkezli küreselleşmeye karşıt insanlara Türkiye’den gerçek haberler aktarmaları gerekiyor. Sadece Batı medyasının eğlencelik haber gibi kullandığı azınlıklarla, etnik ayrımlarla ilgili haberleri değil, Türkiye’de somut insanlar olarak, somut sorunlara sahip insanlar olarak yaşananları duyurmaları gerekiyor. Son yıllarda devletin uluslararası kültür açılım programı TEDA, çeviri enerjisini edebiyata yönlendirmeyi başardı, Burkina Faso’ya Gülen’in önsözünü yazdığı Mevlana çevirileri aktarmayı başardı, oysa Türkiye’de sosyal bilim araştırmaları da yazıldı, klasikleşmiş inceleme kitapları da var. Fetullah Gülen’in eserlerinin dört bir dilde yayınlandığı bir dünyada, Uğur Mumcu’nun kitaplarının (Chomsky’nin Manufacturing Consent adlı çalışmasında kullandığı kitabın bile) çevrilmemiş olması şaşkınlık vericidir. Türkiye’nin kendi modernist ve ilerici aydınlığını başka dillere taşımakta yetersiz kaldığının basit bir örneği bu. Bunu yapmamış bir Türkiye, ADD ve ÇYDD gibi derneklerin ne amaçla kurulduğunu, içeriklerini başka dillere aktaramaz; onların ansızın basılmaları olgusunu açıklayamaz. İşin gülünç yanı, “Ergenekon” gibi bir korku mahkemesinin adına sığdırdığı zaman bile kendini anlatamaz, çünkü Ergenekon Destanı’nın bile bir çevirisi yoktur. Böyle bir durumda, çevirmenlerin küçük yükler üstlenmeleri, Batı dillerine yapılmayacak çevirileri yapmaya çalışmaları yararlı olabilir.

Birçok kişi, son birkaç yıldır yapılan bu gözaltı ve tutuklamaları, içinde yer alan kişileri kişi olarak onaylamadığı, fikirlerini benimsemediği, kuşku duyduğu için, çeşitli nedenlerle uzaktan seyrediyor. Fakat gözden kaçırılan temel bir nokta var: bu gözaltı ve tutuklamalar, aslında, örgütlenme, herhangi bir şekilde fikir belirtme özgürlüklerine karşı yapılan, büyük ölçüde gençleri bu tip hak arama oluşumları içine girmekten soğutmaya yönelik işlemlerdir. Uzun zamandır, dalga dalga “Solcu” denen kişilere, “İslamcı” denen kişilere, “Ulusalcı” denen kişilere, “Kemalist” denen kişilere yönelen bu uygulamalar, insanların kişilik haklarını, özgürlük haklarını, fikir ve görüş sahibi olma haklarını ezmeye yönelik uygulamalardır öncelikle. Müslüm Gündüz adlı bir Aczimendi’nin, bir baskınla televizyonlarda küçük düşürülmesi, sakalından tutularak sürüklenmesiyle, ömrünün büyük kısmını cüzzam ve leprayla mücadele ederek geçirmiş Türkan Saylan, iktisatçı ve yazar Erol Manisalı gibi kişilerin, genç dernek üyelerinin, rektörlerin küçük düşürülerek gözaltına alınmaya kalkışılması arasında derin bir fark yok. Sistem, özgürlüklerini ve fikirlerini savunma hakkı olduğunu unutmuş, barkodlarla gezinen, alışveriş edip emirleri yerine getiren kitle insanları istiyor. Türkiye’nin devasa bir markete dönüşmesi, market kurallarının belirlenmesi süreci bu yaşanan. Türkiye’nin bütün kamusal varlıkları özelleştirilirken, örgütlenme hakkı da özelleştiriliyor. Çok yakında, insanlara sadece şirketlerin sponsorluğunu yaptığı örgütlenmelere katılma olasılığı ve seçeneği kalacak. Yürütülmekte olan psikolojik savaşın başlıca hedefi bu. Bunun kavranması yapılanların öncelikle “insan” olarak kesin biçimde kınanması için en temel neden. Bütün sorun, bunu kınayacak “insanları” bulmak ve onları örgütlenme güçlerini, sırf bir insani hak olduğu için savunmaya yöneltmek. Fakat bu psikolojik savaşı kazanmış bir ülke yok sanki.


[1] Bu yorum elbette belli bir genelleme içeriyor, NTVMSNBC’nin sunumuyla Yeni Şafak gazetesinin sunumu birbirinden elbette çok farklı. Her koşulda, dilekçenin basına kim tarafından verildiği ve neden bu psikolojik yönlendirme biçimiyle kullanıldığı önem taşıyor. Akıl almaz çirkinlikte yazılar içeren sözkonusu site, yazarı olmadığı ve Google’ın ücretsiz servisi içinde yayınlaması nedeniyle, doğal olarak, elbette Google’ın da sorumluluğu altında olması gerekir. Fakat Google bu konuda sorumluluk üstlenmiyor: “8.5. Hizmetleri kullanırken yarattığınız, ilettiğiniz veya teşhir ettiğiniz her türlü İçerikten ve bu fiillerinizin sonuçlarından (Google’ın maruz kaldığı kayıp ve zarar da dahil olmak üzere) münhasıran sorumlu olduğunuzu (ve Google’ın ne size ne de üçüncü şahıslara karşı sorumlu olmadığını) kabul etmektesiniz.” Her koşulda, sayfanın altındaki “Kötüye Kullanım Bildir” bağlantısına girerek, siteyle ilgili görüşünüzü bildirebilirsiniz. Safça, ama geçici olarak işe yarayabilir.

Daha fazla Güncel, Manşet
“Klasikleri oku, ama canına okuma!”

Zaman gazetesinin 12 Nisan 2009 tarihli Gençlik ekinde, klasik eser çevirileri konusu ele alınıyor. Yusuf Gündüz'ün hazırladığı "Klasikleri Oku, Ama Canına Okuma" başlıklı yazıda Rasim Özdenören, Elif Şafak, Sabri Gürses, Ali Ayçil ve Ömer Lekesiz'in görüşlerine de yer veriliyor.

Kapat