Gençler ve Yüz Temel Eserler

Posted by on Temmuz 22, 2006 in Güncel

20 Temmuz 2006 tarihli Cumhuriyet Kitap’ta Metin Celâl’in Yüz Temel Eser ya da ‘Olay Rusya’da Geçiyor’ adlı bir yazısı yayınlandı. Bu yazı son dönemlerin çeviri ve intihal tartışmaları açısından ilgi çekici değerlendirmeler içeriyor. Alıntı yapmanın bütünlüğünü bozacağı düşüncesiyle, bu yazıyı tümüyle aktardıktan sonra, aklıma takılan bazı soruları dile getirmek istiyorum (abç).

 

Yüz Temel Eser ya da ‘Olay Rusya’da Geçiyor / Metin Celâl

Woody Allen’ın ünlü bir film repliği vardır. Film kahramanı, arkadaşına hızlı okuma kursuna git­tiğini söyler ve ekler, “Savaş ve Barış’ı okudum. Olay Rusya’da geçi­yordu…” Milli Eğitim Bakanlığı’nın 100 Temel Eser uygulaması kapsa­mında yayınlanan kitapları gördükçe aklıma hep bu diyalog geliyor. Ama artık hızlı okuma kursuna gitmeye gerek yok. Bu proje kapsamında ya­yımlanan kitaplardan birini almanız yeterli.

Daha önce de yazmıştım, 100 Te­mel Eser projesinin temel amaçları öğrencilere okuma alışkanlığını ka­zandırmanın yanında Türkçenin doğ­ru ve güzel kullanılmasını sağlamak olarak belirlenmiş. Bu hedefe ulaşılırsa “düşünen, düşündüğünü doğru ve açık bir şekilde ifade eden, algıla­ma gücü yüksek, yorum yapan, ana­litik düşünen, sentez yapan, tartışan; doğruların tek noktadan değil, çeşitli bakış açılarıyla bakmak suretiyle or­taya çıkacağını kavramış, güzellik duygusu ve estetik anlayışı gelişmiş, kültürlü” gençlerin yetişeceği düşü­nülüyor.

Düşünülmeyen, öğrencilerin kitap­ları ne zaman okuyacağı. Bu kitapları okumaları için herhangi bir özel za­man, okuma saati önerilmiyor. Sınav stresi içinde yaşayan, üniversite ya da lise giriş sınavları için dershanele­re, özel hocalara koşan öğrenci derslerle ilgilenmezken bir de “oku­ma zevkini kazanmak için” kitap okuyacak!.. Bunun pek olanak dahi­linde olmadığını yazmıştık. Neyse ki yayınevleri öğrencilerin bu sıkıntısına (!) çözüm bulmakta gecikmediler. Milli Eğitim’in önerdiği eserler kısal­dıkça kısaldı. Kitap fiyatları da sayfa sayısı azaldıkça ucuzladı.

 

2168 SAYFA MI, 112 SAYFA MI?

Birkaç örneğe bakalım, sanırım ne demek istediğimi anlayacaksınız. Woody Allen’ın konu ettiği Tols­toy’un ünlü eseri Savaş ve Barış ör­neğin. En az 27 çeşit “Savaş ve Ba­rış” var kitapçı raflarında. Ve bu “Sa­vaş ve Barış” çevirilerinin sayfa sayı­sı 112 (Arkadaş Yay) ile 2168 (Engin) arasında değişiyor. En ucuzu 2.5 en pahalısı 55 YTL. Cervantes’in Don Kişot’unun 41 çevirisi var. Sayfa sa­yısı 64 (Oda) ile 752 (Morpa) arasın­da değişiyor. Fiyatlar 1.90 ile 34 YTL arasında. 52 çeşit Tom Sawyer var. Sayfa sayıları 45 (Doğan Egmont) ile 309 (Şule) arasında değişiyor. Fiyat­lar ise 1 YTL ile 9.90 YTL arasında. Victor Hugo’nun Sefiller’inden 36 çeşit var. Sayfa sayısı 80 (Erdem) ile 2250 (Sosyal), fiyatı 1.90 ile 55 YTL arasında değişiyor.

Durumun sadece çevirilerle sınırlı olmadığını görmek açısından birkaç tane de Türk yazarlarından örnek vereyim. Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sinden 14 çeşit var. 80 sayfa (Birey, Elips) ile 264 sayfa (Morpa), fiyatı 1.75 YTL ile 9 YTL arasında değişi­yor. Ömer Seyfet­tin’in Yalnız Efe’sinden 27 çe­şit var, 21 sayfa (Bordo Siyah) ile 263 sayfa (Konak) arasında, fiyat aralığı da ona uygun: 1 YTL ile 9 YTL arasında. Ahmet Rasim’in Falaka’sından 32 çeşit var ve kalınlığı 25 sayfa (Bordo Siyah) ile 158 sayfa (Parıltı) arasında, fiyatı da 1 YTL ile 6 YTL arasında değişiyor.

Siz öğrenci olsanız yukarıda verdi­ğim örneklere bakarak hangi kitabı tercih edersiniz, 2168 sayfalık “Sa­vaş Barış”ı mı, yoksa 112 sayfalık olanı mı? 2.5 liralığı mı, 55 liralığı mı?

Yaklaşık 2.5 milyon öğrenci var or­taöğretimde ve lisede. Bunların ta­mamının 100 Temel Eser’i okuması öngörülüyor. Zaten uygulamada da öğretmenler töhmet altında kalma­mak için bu listenin dışında kitap önermiyorlar. Rakamın büyüklüğü, potansiyel alıcı durumunda olmaları ister istemez ekonomik sıkıntılar içindeki yayıncılık sektörümüzü bu listedeki yayınları üretmeye yönelti­yor. Çünkü Milli Eğitim tavsiyeli 100 Temel Eser dışında bu öğrencilere yönelik kitap basarsanız satmanız olanaksız. Kıyasıya bir rekabet yaşa­nıyor. Öğrencilerin alım gücünün dü­şük olduğu biliniyor. Kitap fiyatlarını aşağı çekebilmek için her yolu deni­yorlar. Yazara, çevirmene telif hakkı ödememek ilk akla gelen yol.

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre yazarının ölümünden 70 yıl geçmiş eserlerin kullanımı serbest. 70 yıllık süreyi aşmış eserlere yöneltiyor. Çünkü Milli Eğitim tavsiyeli 100 Temel Eser dışında bu öğrencilere yönelik kitap basarsanız satmanız olanaksız. Kıyasıya bir rekabet yaşa­nıyor. Öğrencilerin alım gücünün dü­şük olduğu biliniyor. Kitap fiyatlarını aşağı çekebilmek için her yolu deni­yorlar. Yazara, çevirmene telif hakkı ödememek ilk akla gelen yol.

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre yazarının ölümünden 70 yıl geçmiş eserlerin kullanımı serbest. 70 yıllık süreyi aşmış eserlere yöne­lirseniz (örneğin Victor Hugo, Balzac, Tolstoy, Ahmet Haşim, Ömer Seyfettin vb.), ikincisi çevirmeni bir biçimde telif hakkı talep edemeye­cek ya da telif hakkını kontrol edemeyecek (yani kitabı bandrolsüz ya­yımlanacak) hale getirirseniz maliye­ti düşürürsünüz. Çevirmen devre dışı bırakılıyor. Ya daha önce yapılmış iyi çevirilerden intihaller yapılıp yayınevi sahibi ya da editörünün imzası ko­nuyor ya da çevirmensiz kitaplar çı­kıyor. Örneğin Victor Hugo’nun Sefiller’i çevirmensiz yayımlanıyor. Band­rol kullanımını kontrol için gelen De­netim Kurulu üyesine yayıncı, “Bu eser 70 yıllık, çevirmeni de yok, o yüzden bandrol kullanmadık! Bildiği­niz gibi Victor Hugo eserlerini Fran­sızca değil Türkçe yazardı” diyor. Şaka değil gerçek! Tabii her zaman Denetim Kurulu üyesini bu gerekçe­ye inandırmak olanaksız.

Tam bu noktada Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç imdada yetişiyor. 16 sayfa olan bandrol muafiyetini 96 sayfaya çıkartıyor. Bir başka deyişle, Atilla Koç’un kararı ile yasal olarak mümkün olmasa da yönetmelikle 96 sayfaya kadar eğitim öğretim amaçlı kitaplar bandrol kullanmak zorunda değil. Bandrol kullanmak zorunda kalmak istemeyen yayıncılar kitapları 96 sayfaya indiriyor Böylelikle çevir­men eserinin baskı sayısını kontrol edemediği gibi, bilmeden de olsa öğrenciye iyilik (!) yapılıyor. Öğrenci­ler 55 YTL yerine 1 YTL veriyor ve 2000 sayfa yerine 96 sayfa okuyup kitabı anlıyor; “Olay Rusya’da geçi­yor!”

 

“KİTAP ÖZETİ…”

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in iyi niyetle başlattığı projenin ne­reye vardığını görüyor musunuz!

Ama bu da bazı yayıncı arkadaşla­rımıza yetmiyor! Akıllarına bir televiz­yon belgeseli geliyor. Cüneyt Özdemir, 5N 1K programı için Başbakan Tayip Erdoğan’ın bir gününü izliyor. Aralarında şöyle bir diyalog geçiyor;

“Soru: Kitap okuyor musunuz? Ki­tap okumaya vakit buluyor musu­nuz?

Yanıt: Kitap okumaya vakit bulamı­yorum. Bana sağ olsun arkadaşlarım kitap özeti getiriyor.”

Başbakanımız kitabın aslı yerine özetini okuyorsa öğrenciler neden okumasın!.. Başbakanımızın zamanı yok da öğrencilerin zamanı bol mu? Hemen “100 Temel Eser Özetleri” adıyla kitaplar üretiliyor. Kitapçı raf­larında benim tespit edebildiğim üç tane örnek var (Zambak, Toker, 7 Sanat Kültür Yayınları). Ama kısa za­manda çoğalacaktır. Bu kitaplar okuma arzusu olmayan ve tek amacı öğretmeninin gözünü boyamak olan öğrenciler için ideal. Sadece dört sayfada “Savaş ve Barış” ve yazarı Tolstoy hakkında tüm gerekli bilgiye ulaşıyorsunuz. Olayın Rusya’da geç­mekle kalmadığını, bir de savaşın söz konusu olduğunu öğreniyorsu­nuz. Daha fazlasına da gerek yok!..

Yayıncılar işi özete kadar vardırıp kendi bindikleri dalı kesedursunlar, internet siteleri de hemen imdada yetişiyor. 7.00 YTL verip kitap alma­ya ne gerek var, giriyorsunuz bir ödev sitesine, arama motoruna, ara­dığınız kitabın adını yazıyorsunuz, geliyor istenilen uzunlukta bir özet. Okumaya bile gerek yok, kâğıda bas, götür öğretmenine, versin bir aferin!..    

                                        

LİSTEYİ YENİLEMEK

Cehenneme giden yol iyi niyet taş­ları ile örülüymüş. 100 Temel Eser uygulaması da ne yazık ki yaratıcıları için cennetlik bir hizmetken cehen­nemlik hale geldi gördüğünüz gibi. Projenin mimarı Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’e şimdi önemli bir gö­rev düşüyor; 100 Temel Eser uygula­masını kurtarmak. Bence ilk yapıl­ması gereken bu yayın rezaletine bir son vermek için hemen listeyi yenile­mektir. Tartışma yaratır diye böyle bir uygulamadan çekinileceğini tahmin ediyorum. Ama tartışma yaratama­manın da yolları var, örneğin yazar adlarıyla oynamadan eser adları de­ğiştirilebilir. Hatta o eseri en iyi kim­ler çevirmiş belirlenip en az üç çevir­men adı da verilebilir. Türk yazarları için de eserleri yayıma hazırlayanlara bakılarak aynı şekilde en az üç isim verilebilir. Bu uygulama eserlerin ke­silip biçilmesinin, kısaltılmasının önüne geçmede etkili olur. Ama öğ­rencinin özet peşine düşmesini yine de önleyemez. Özet işini önlemenin de yolu, kitap okumak için ders programına özel bir “okuma saati” konulmasıdır. Bazı okullarda uygula­nan ve öğrencinin okuma alışkanlığı­nı arttırmada çok verimli olduğu gö­rülen bu uygulama ile öğrencinin kitap okuduğunu öğret­meni bizzat göre­ceği, denetleyece­ği için hile oranı sı­fır düzeyine iner.

 

Bu yazı gerçekten de kargaşanın doğru bir resmini veriyor. Geçtiğimiz günlerde, Nisan 2006 içinde yapılan 2. Yayıncılık Kurultayı’nda da aynı resim saptanmış, kurultayın sonuç bildirgesinde 100 Temel Eser’in pedagojik açıdan yanlış olduğu ve klasik eserlerde çeviri intihallerinin büyük boyutlara ulaştığı belirlenmişti. Şimdi iki ay sonra yazılan bu yazı bu saptamaları örneklendiriyor ve yeni sorular sormaya yol açıyor. Benim aklıma takılan sorular şunlar oldu:

 

1. Okul kütüphanelerine ne oldu? Halk kütüphanelerini bir yana bırakalım, hemen her okulda bulunan ve M.E.B.’nın yıllarca çok sayıda kitap tedarik ettiği bu kütüphaneler ne oldu? Neden birçok okul yayınevlerine mektup yazarak kitap bağışı talep ediyor? Bunlar yeni yapılan okullar diyelim, eski okullardaki kütüphaneler öğrencilere listedeki kitapları (sağlaması gerekir) sağlayabiliyor mu?

2. Kitap satışlarının 1000’li rakamlara zar zor ulaştığı bir ülkede, eğitim bakanlığının liste hazırlamasını, bu listedeki kitapların girdap gibi döne döne yayınlanmasını olağan bir durum saymak, bu tuhaf durumu toptan yanlışlamak yerine düzeltmeye çalışmak doğru mu? Öğretmenin Küçük Prens okuyanı övüp Pıtırcık okuyanı yermesi gereken bir eğitim sisteminde mi yaşıyoruz?

3. Son dönemde intihallerin ve kötü yayınların yaygınlaşmasının temel nedenlerinden biri 100 Temel Eser’se, bu eser listesini hazırlayanlar bu süreçten zarar gören kimselerin (çevirmenler, yazarlar, tüketiciler) zararını nasıl tazmin edecek? “Affedin bizi, yanlış eser ismi vermişiz, asıl 100 Temel Eser şunlarmış” diyerek mi? Ya harcanan paralar?

4. “En iyi çeviri” ya da “en iyi üç çeviri” belirlenebilir mi? Bence, belirlenemez. Bir kültür ürettiği sanat eserini kendi olağan düzeni, tüketim süreci içinde sınar ve eler; bunun dışında, Türkiye’dekine benzer, 100 Temel Eser gibi (niye yüz? niye beş yüz ya da üç değil?) hayret verici uygulamalarla ve bu uygulamalar için “en iyi eserlerin” belirlenmeye kalkışılması, kültürü yok eder.

“En iyi bir ya da üç çeviri” ayrıca teknik olarak da belirlenemez, kaynak metinle çeviri arasındaki ilişki ve çeviri ürünün değeri, kültür sistemi içinde birden çok değişkene göre tanımlanır. Nasıl Murtaza’nın (Orhan Kemal) Kar’dan (Orhan Pamuk) daha iyi bir roman olduğu söylenemezse, Ali Kamil Akyüz’ün Savaş ve Barış çevirisinin Leyla Soykut çevirisinden daha iyi ya da daha kötü olduğu da söylenemez.

5. Türk klasiklerinin, daha yüz yıl önce yazılmış eserlerin haklarının serbest olması doğal mı? Gelişmiş ülkelerdeki telif hakkı uygulamaları birebir uygulanabilir mi buraya? Sadece Türkiye’ye özgü olan bir sorun, yani Osmanlıcadan modern Türkçeye yapılan dil içi çeviri sorunu bu doğrudan uygulamayı sorunlu hale getirmiyor mu? Telif sınırında 70 yıl ilkesinin ülke ve kültür farkı gözetilmeden uygulanması, sözgelimi Ahmet Mithat’ın eserlerinin, güncel dile uyarlama adı altında tahrip edilmesine, eser olmaktan çıkarılmasına yol açabiliyor. Ya da zaten çok zor ve geç koşullarda oluşmuş modern Türk öykücülüğünün yazarlarından biri olan Ömer Seyfettin’in telif hakkının kalkması, varislerince ya da kurumlarca korunamaması biraz da Türk öykücülüğünün haklarının çiğnenmesi değil mi? (Bu açıdan önemli bir nokta: Metin Celâl bir Türkçe Gutenberg önermişti, ilginç bir öneriydi ama bu Türkçe eserlerin Osmanlıca asıllarının konması olarak düşünülüyorsa.)

5. Özet kitaplar, Türkiye’ye has ve yeni bir olgu değil. Daha önce de çeşitli yayınevlerinden, Amerika’nın çoksatarlarından olan “birkaç dakikada Kant, Hegel, Marx” türünden kitap dizileri Türkçeye çevrilmiş ve yayımlanmıştı. Son-sürat-tüketim-ve-başarı toplumları içeriğin çoğaltılması, kolay tüketilir olarak aşırı sınıflandırılması ve hızlandırılmasını temel alıyor: eğer edebiyatın bir özeti olan 100 Temel Eser olağansa, onun özeti de olağandır; geçmişte de eser özetlerini içeren çok sayıda kitap Türkçede yayımlandı.

Burada asıl sorun, öğrenciyi klasik eser okumaya mecbur eden eğitim sistemi bence. Öğrenci neden Karamazov Kardeşler’i okumaya, Alyoşa’nın Rus toplumuna özgü davranışları arasında evrensel insani halleri saptamaya çalışmaya mecbur olsun? Neden, bu romanı evrensel eserler sınıfına kimin, nasıl soktuğunu bilmediği halde bunu okusun? Leyla ile Mecnun’u okumanın zorunlu olmadığı, okuyanların ayrıcalıklı olduğu çağlar daha şen çağlar değil miydi? Elbette bu sonuncular uçuk kaçık düşünceler kısmen, fakat eğitim (dolayısıyla kültür) masraflarının orta sınıf üstü standartlara dayandığı, öğrenci ailesinin aile birliği, vakıf, servis, okul tamiratı ve akla gelmeyen türlü harcamalara mecbur kaldığı, okul sonrası iş, sağlık, hatta saygınlık güvencesi olmayan öğrencinin okuldan arta kalan bütün vakitlerini dershanede geçirdiği, bir yandan da arkadaşlarıyla tüketim rekabeti içinde olduğu bir sistemde, yani öğrencinin kendisinin hayatının Türk yazarlarının pek ilgi göstermediği tam tekmil bir roman konusuna dönüştüğü bir sistem içinde, öğrenciye klasikleri dayatmamak, onlara yaşayacak yer açmak gerekmez mi?

Dahası, tam şu anda sayısız çevirmenin harıl harıl Batı dillerinden en önemli romanları, inceleme kitapları çevirmekte olduğu, her saat başı “tüm zamanların en güzel, en önemli” kitabının yayınlandığı bir kültür ortamında, birtakım yetişkinlerin vaktiyle okumuş ve pek etkilenmiş olduğu eserleri en önemli, klasik eser diye dayatmak acımasız bir çelişki değil mi? Bir zamanlar anlamı vardı bunun, gençlere özel ve küresel şirketlerin insafına terk edilmemiş bir gelecek vaat ediliyordu, ya şimdi? Ve dahası, son yirmi yılda sessiz sedasız yepyeni bir edebiyat türü doğdu çoktan, bilgisayar oyunlarının çoğu 100 Temel Eser’den daha çarpıcı ve evrensel içeriklere sahip. Topuk parçalayan mayınların yüzde elli indirimle satılan klasikler kadar ucuz olduğu bu dünyada, belki de Counter Strike oynamak en az Ömer Seyfettin’in Bomba’sını okumak kadar anlamlıdır. Bu elbette tartışılabilir, ama kendi adıma şunu söyleyebilirim: Little Big Adventure: Twinsen’s Odyssey (1997) adlı Türkçeye çevrilip yayınlanmamış, ama İngilizce ya da Fransızcasından Türkiye’den birçok kimsenin oynamış olduğu bir oyun var, bu oyun tam bir klasik. Listedeki yazarlardan Cengiz Aytmatov’un Gün Uzar Yüzyıl Olur’da “mankurtlaşma” (son yıllarda her on kişiden yedimizin yakalandığı kültürel yabancılaşma hastalığı) olarak tanımladığı süreci, onun kadar başarılı bir şekilde anlatıyor. Bu durumda öğrenci Aytmatov okumamış, ama oyunu oynamışsa, daha az kültürlü mü oluyor? Bilemiyorum, ama “yaşayacak yer açmak” lazım gençlere ve bunu 100 Temel Eserler yapmıyor. Bu yüzden de gençlerin büyük kısmı 1 Temel Eser’le yetiniyorlar.

Daha fazla Güncel
Microsoft Encarta’da “Atatürk”/”Diktatör”/301

Hitler, Mussolini, Franca, Batista, Saddam Hüseyin, Hafız el-Esad isimlerinin yanında Atatürk'e yer veren Microsoft, Milli Eğitim Bakanlığı'yla nasıl bir ortaklık içinde bulunuyor? Bu ansiklopedi Türkçe'ye çevrildiği zaman da kaynak metne sadıklık sağlanacak mı? Daha da önemlisi, bu durum yeni TCK'nın 301. maddesinin kapsamına girmiyor mu: sonuçta Almanya'daki Türkler Almanca Encarta'dan yararlanıyor ve 301. madde Türklüğe hakareti cezalandırıyor - Atatürk'e hakareti uluslararası bir şirket yaparsa, kapsam dışı mı kalıyor?

Kapat