İlk Temel Eser: İntibah

Posted by on Temmuz 24, 2006 in Güncel, Tarih

Yüz Temel Eser’ler arasında dil içi çeviriler de önemli bir yere sahip ve bu çeviriler zaman içinde büyük değişiklikler gösteriyor. İnsan sanıyor ki, bir yazarın bir metni vardır, çeviride çok değişmez ve kolayca sadeleştirmeyle günümüz Türkçesine çevrilebilir. Oysa, Türk klasiklerinin günümüz diline çevirisi birçok tartışmaya yol açıyor. Örneğin, Halit Ziya Uşaklıgil’in bir dönem Türkçe okunan eserleri, son yıllarda öztürkçeleştirilmiş ve bunun varislerinin izniyle yapılmış olması oldukça şaşkınlık uyandırmıştı.

Klasik yabancı eserlerin çevirisinde olduğu gibi, Türk klasiklerinin çevirisinde de intihalden kaynak metnin eksiltilip çoğaltılmasına, uyarlanmasına dek uzanan bir sorun alanı olmalı. Örneğin Namık Kemal’in, ilk roman örneği sayılan İntibah adlı romanı şu anda birçok yayınevi tarafından yayınlanmış bulunuyor. Bu yayınlar arasında nasıl farklılıklar var, çevirilerde fark olmalı mı, yoksa bu kitaplar sadece yayına hazırlayanların açıklayıcı notları ve önsözleri açısından mı birbirlerinden farklı? Karşılaştırma için 1977 tarihli Fâzıl Yenisey çevirisiyle (“Bugünkü dile çeviren”) 2004 tarihli Kemal Bek çevirisini (aslında Bek, “Hazırlayan” olarak anılıyor) ele aldık. Aradaki fark, insana kaynak metni merak ettirecek kadar büyük.

(İlginç bir şey, İnkılap ve Aka Kitabevleri’nin bir yayını olan 1977 tarihli İntibah’ta Seyit Kemal Karaalioğlu’nun adı geçmiyor, fakat 1996 tarihli İnkılap Yayınevi baskısında Fazıl Yenisey’le birlikte çevirmen olarak anılıyor.)

 


İntibah, 1977:

İnsanoğlu, her adımını mezardan uzaklaşmak için atar, fakat yine de her adımda mezara biraz daha yak­laşır… Her nefesini ömrü uzatmak için alır, fakat yine de her nefes alışta ömründen bir nefeslik zaman eksilir.

İşte Ali Bey de, bu kabilden olarak, Çamlıca’dan uzaklaşmak arzusu ile yolunu değiştirmeye başlamıştı. Fakat her yol değiştirdikçe kendisini, oraya daha kes­tirme giden bir sokakta buluyordu.

Nihayet bu türlü endişelerde yapıldığı gibi “Adam sen de… Ne olursa olsun…” düşüncesine kapılarak uçu­ruma yuvarlanmaktan kendini kurtaramadı. Çamlıca yosmasının hayalini tasvir ile uğraşmaktansa oraya gi­dip kendisini aramayı daha uygun buldu.

Bir sabah dairesine Beylerbeyi yoluyla ve Şir­ketin mahut “dilenci vapuru” ile inmeyi düşü­nerek yola çıktı. Çok dalgındı… Nerelerden geçip nasıl geldiğinin hiç farkında olmıyarak kendisini Çamlıca’da buldu. Güya aradaki mesafe ortadan kalkmış ye yürü­düğü yolları uykuda geçmişti… (s. 22-23)

 

İntibâh, 2004:

İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Gene her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. [Nitekim, her nefesini hayatını uzatmak için alır. Gene her nefeste hayatın­dan bir nefeslik zaman eksilir.] İşte Ali Bey de bundan dolayı Çamlıca’dan uzaklaşmak iste­ğiyle yol değiştirmeye başladı. Fakat her yol değiştirdikçe, Çamlıca’ya daha kestirme ula­şan bir sokağa giriyordu.

Sonunda, böyle kaygılarda görülen ve teh­likeli sonuçlara varacak olan “herçibâdâbât” sonucuna ulaşmaktan kurtulamadı. Zihnin­de arabadaki hanımın hayâlini canlandır­makla uğraşmaktan ise, Çamlıca’da güzel yü­zünü aramanın daha uygun olacağına hük­metti. Kaleme Beylerbeyi yolu ve Şirket’in, şu bildiğimiz dilenci vapuru ile inmeyi düşüne­rek yola girdi. Hemen kendisini Çamlıca’da buldu. Sanki aradaki uzaklık ortadan kalk­mış ya da yürüdüğü yollar uykuda geçmiş idi. (s. 54)

 


İntibah, 1977:

“Hicriyle çifte nefir-i revân oldu gözlerim

“Ol nev-nihâli hayli zaman oldu gözlerim”

 

“Onun hasretiyle gözlerim akan iki nehir oldu. Ni­ce zamandan beri o fidan boylumun yollarım göz­ler dururum.”

Heyhat… Her gün içimizde beliren birçok emelle­rin yüzde, hattâ binde kaçı gerçekleşir?..

Yukarda da bahsettiğimiz gibi, Ali Bey, o gün far­kında bile olmıyarak kendisini Çamlıca’da bulmuştu. Ancak; oralarda rastlıyabildiği şey, arabadan verilen işaretin hazin bir hâtırasından ibaretti.

Öyle bir zamanda ve o şartlar içinde daire kimin aklına gelir? Ali Bey de daireyi filân unutmuş, çeşme başındaki ağacın altında bir sandalyaya oturmuştu. Vaktinin bir kısmını, sevgilisini başkalarının arasında görmüş bir âşık gibi, üzüntü ve şaşkınlık içinde geçirdi. : Zavallı çocuk, öyle bir durumdaydı ki, yüzünün solgun­luğuna, vücudundaki hareketsizliğe bakılsa taş kesilmiş sanılırdı.

Neden sonra birden yüzü kızarmaya, vücudu titre­meye başladı. Birden yerinden fırladı. Sevgilisiyle bu­luşma saatini geçirmiş bir sevdalı gibi, süratli adımlarla oralarda dolaşmağa başladı. Suratı ateşler gibi yanıyor, kalbi şiddetle çarpıyordu. Bu haliyle, insan kıyafetinde yere düşmüş bir yıldırıma benziyordu. (s. 25)

 

İntibâh, 2004:

Hicrile çifte nehr-i revân gözlerim

O nihâli hayli zaman oldu gözlerim

(Ayrılıkla akan çifte nehir [oldu] gözlerim

O fidan boyluyu epey zamandır gözlerim)

 

Yazık! İnsan için her gün ortaya çıkan bin türlü emellerin kaçına zafer nasip olur! Bey, Çamlıca’ya vardı. Ancak oralarda gözüne rastlayan şey, arabadan aldığı işaretin hüzün verici hatırlanmasından başka bir şey değildi. Öyle bir zamanda kalem kimin hatırına gelir? Çeşmenin yanındaki ağacın altında bir sandalyeye oturdu. Bir az zamanını, sevdiği­ni yabancılar arasında görmüş bir âşık gibi tam bir şaşkınlık içinde geçirdi. Bir hâlde ki, yüzündeki renksizliğe, bedenindeki hareket­sizliğe bakılsa taş kesilmiş sanılırdı.

Ondan sonra, birdenbire yüzü kızarmaya, vücudundaki organların her birinin bir başka emeli var imiş gibi ayrı ayrı titremeye başladı. Yerinden fırladı. Sevgilisiyle kararlaştırdığı buluşma yerini geçirmiş âşık gibi şiddetle, hızla çevreyi dolaştı. Bir hâlde ki, yüzündeki sıcaklığa, hareketlerindeki çabukluğa bakılsa oralara insan biçiminde bir yıldırım düşmüş sanılırdı. (s. 55)

 


İntibah, 1977:

(Aşağıdaki alıntıda kalınlaştırarak belirginleştirdiğimiz bölüm oldukça ilginç, Osmanlıca kaynak metinlerde genellikle bu anlatı biçimiyle karşılaşılıyor ve diyaloglarda bu biçim uzun zaman sürdürülmüş. Genellikle konuşmalar iki nokta üst üsteyle ve sözü ayırarak veriliyor, çift tırnak kullanımı yok. Bek çevirisindeki aktarım kaynak metnin özgün biçimi değil. Çevirmen elbette bu kararı verebilir, ama ayrım ilginç.)

 

Fakat ne faydası var ki, memleketimizde herkes ve bilhassa kadınlar, büyük adam olmanın ancak devlet kapısında bulunmakla mümkün olabileceğini sanırlar. Annesi de oğlunun ağzından “dairede meşguliyet” sözü­nü işitince, bunu, yükselme başlangıcı sayarak sevincin­den yerinde oturamaz oldu. Çırpınarak:

— Tanrım ikbalini artırsın! Ben merak etmem. İn­şallah büyük adam olursun. Tek o büyüklüğüne yolun açılsın da ben gecelerce senin hasretine dayanmaya bile razıyım… demeye başladı.

Bu sözler de Ali Beyce sırf yeni bir fikirdi. Çünkü o, dairesine, hizmetine ve öğrenimine pek düşkünse de, bunları kendince bir görev olarak bilir ve bundan dola­yı seve seve yapardı. Yoksa büyük adam olmayı, ikbale kavuşmayı hiçbir zaman hatırından bile geçirmemişti.

Ali Bey, o güne kadar kendisine verilen her işi gay­ret göstererek başarmış, görevini daima titizlikle yapa­rak insanlar arasında gerçekten insan gibi yetişmiş bir gençti.

Birkaç gün kadın peşinde dolaşmak, yalan söyle­mek ve annesinde ikbal hırsı görmek gibi, kendisi için pek acayip üç problemle karşılaşınca kafası allak bullak oldu; fikri başka başka yönlerden kopup gelen şiddetli rüzgârların önüne düşmüş bir gemi gibi sağa sola yalpalamaya, fakat asıl varmak istediği tarafa doğru gidememeye başladı. Yapılacak en doğru iş, annesine işin hakikatini söylemekti. (s. 27)

 

İntibâh, 2004:

Ne yararı var ki memleketimizde herkes ve özellikle kadınlar için büyüklük, hükümet hizmetinde büyümek sanıldığından, annesi, beyin ağzından “kalemde işlerin çokluğu” sö­zünü işittiği gibi (bunun) ciğerparesine bir ta­lih başlangıcı olduğunu düşünerek sevincin­den yerinde oturamaz oldu. Çırpınarak, “Al­lah ikbâlini artırsın! Kal iki gözüm! Lazım olursa gece de kal! Ben merak etmem. İnşal­lah seni pek büyük görürüm. Tek o büyüklü­ğe yolun açılsın da ben gecelerce hasretine de tahammül ederim!” demeye başladı.

Bu sözler de Ali Beyce sırf yeni bir düşünce idi. Çünkü bey kalemine, hizmetine, öğre­nimine pek bağlı ise de bu işi kendince bir gö­rev biliyor ve o görevi bir zevk olarak yerine getiriyordu. Yoksa hiç bir zaman büyümek, ikbâl kazanmak hatırına gelmemiş idi.

Öyle sürekli ve isteyerek çalışma, görevini yerine getirme gibi şeyleri alışkanlık edinerek insan arasında gerçekten insan gibi büyü­müş bir delikanlı, bir iki gün içinde karı ar­kasında gezmek, yalan söylemek, annesinde ikbâl hırsı görmek gibi üç şaşırtıcı şeye bir­den rastlayınca, zihni doğal olarak bir kaç şiddetli rüzgâr önüne düşmüş bir gemiye dö­nerek her yana yönelmeye, ama bir yere gidememeye başladı. En büyük isteği annesine işin doğrusunu söylemek idi. Ancak sonunda sevgi duygusu, bilinen kesin üstünlüğünü göstererek, (eve) geç gelmeye ve gece kalmaya izin vermesinden dolayı o defa bey kendisini yalanlayamadı. (s. 58)

İntibah / Çevirenler: Fazıl Yenisey, Seyit Kemal Karaalioğlu
İntibâh / Hazırlayan: Kemal Bek
Daha fazla Güncel, Tarih
Gençler ve Yüz Temel Eserler

Dahası, tam şu anda sayısız çevirmenin harıl harıl Batı dillerinden en önemli romanları, inceleme kitapları çevirmekte olduğu, her saat başı “tüm zamanların en güzel, en önemli” kitabının yayınlandığı bir kültür ortamında, birtakım yetişkinlerin vaktiyle okumuş ve pek etkilenmiş olduğu eserleri en önemli, klasik eser diye dayatmak acımasız bir çelişki değil mi? Bir zamanlar anlamı vardı bunun, gençlere özel ve küresel şirketlerin insafına terk edilmemiş bir gelecek vaat ediliyordu, ya şimdi? Ve dahası, son yirmi yılda sessiz sedasız yepyeni bir edebiyat türü doğdu çoktan, bilgisayar oyunlarının çoğu 100 Temel Eser’den daha çarpıcı ve evrensel içeriklere sahip. Topuk parçalayan mayınların yüzde elli indirimle satılan klasikler kadar ucuz olduğu bu dünyada, belki de Counter Strike oynamak en az Ömer Seyfettin’in Bomba’sını okumak kadar anlamlıdır. Bu elbette tartışılabilir, ama kendi adıma şunu söyleyebilirim: Little Big Adventure: Twinsen’s Odyssey (1997) adlı Türkçeye çevrilip yayınlanmamış, ama İngilizce ya da Fransızcasından Türkiye’den birçok kimsenin oynamış olduğu bir oyun var, bu oyun tam bir klasik. Listedeki yazarlardan Cengiz Aytmatov’un Gün Uzar Yüzyıl Olur’da “mankurtlaşma” (son yıllarda her on kişiden yedimizin yakalandığı kültürel yabancılaşma hastalığı) olarak tanımladığı süreci, onun kadar başarılı bir şekilde anlatıyor. Bu durumda öğrenci Aytmatov okumamış, ama oyunu oynamışsa, daha az kültürlü mü oluyor? Bilemiyorum, ama “yaşayacak yer açmak” lazım gençlere ve bunu 100 Temel Eserler yapmıyor. Bu yüzden de gençlerin büyük kısmı 1 Temel Eser’le yetiniyorlar.

Kapat