Milat Buluşması

Posted by on Aralık 10, 2005 in Etkinlik

ÇEFOR’un ikinci gününde, Teknik Çevirmenler başlıklı ilk oturum, Elif Daldeniz‘in teknik çeviriye ülkemizde genel bakışı ve bunun hatalı yönlerini ele alan konuşmasıyla başladı. Teknik çevirinin kolay olduğu, basit bir terminoloji bilgisiyle yapılabileceği yolunda bir inanış olduğunu söyleyen Daldeniz, bu alanda çeviri yapan çevirmenlerin kişisel deneyimlerinin bunun tersini gösterdiğini belirtti. Büyük bir teknoloji ithali ortamında, bütün bir terminolojiyi yaratma sorumluluğunun bu çevirmenlerin üzerinde olduğunu söyleyerek, bilgisayar terimleri alanında bu durumun ilginç bir örneğinin yaşandığı üzerinde durdu. Daldeniz, “Çeviriyle ilgili bölümlerde uzmanlık bilgisinin nasıl elde edileceğinin gösterilmesi gerekir,” diyerek İÜ’deki programın bu açıdan başarılı sayılabileceğini belirtti.
İkinci olarak konuşan Erkan Atasoy, çeviri öğrenciliğinden işletme sahipliğine uzanan kişisel deneyiminden yola çıkarak, çevirmenin teknik ve edebi çevirmen kimliğini birlikte yürütebileceği üzerinde durdu. Eğitim sürecindeki öğrencilerin çalışma alanında iyi sonuç elde edemeyebilecekleri, meslekten soğuyabileceklerini, bu nedenle alanlarını önceden belirlemenin yararlı olabileceğini belirtti.
Son olarak söz alan Faruk Atabeyli, konuşmasının başında bir önceki güne değinerek, örgütlenmenin gerekliliği, çevirmenliğin geçerli bir meslek olarak kabul ettirilmesinin zorunluluğu üzerinde durdu. Ardından teknik çevirmenlerin haklarını en az arayan kesim olduğunu belirterek, bunun temel nedenlerinin çeviri alanlarının sürekli değişiklik göstermesi, iş çokluğu olduğunu söyledi. Diğer yandan sosyal güvence, emeklilik hakkı gibi hakların olmayışının yarattığı sıkıntıya değindi. “İş kaybı ve kalitesizliğe neden olan bir rekabet ortamı var” diyen Atabeyli, dil konusunda uzmanlığı olmayanların çevirmenlik yapmalarının mesleğin güvenilirliğini azalttığını belirtti. Son olarak serbest çevirmenlerin iş aldıkları alanların internet uzamı, şirket ziyareti ve çeviri büroları gibi üç alan olduğunu söyleyen Atabeyli, bu üç alanda kimlerin çalıştığına ilişkin denetimin az olduğunu, karma bir birliğin vereceği bir sertifikasyon sisteminin geliştirilmesinin büyük yararı olacağını söyledi.
Oturumun sorular kısmında söz alan Hasan Anamur, AB sürecinde bir terminoloji kurulu oluşturmak gerekebileceğini, AB ülkelerinin yasal yaptırıma sahip bu tür kurullar oluşturduğunu söyledi. Buna karşı Elif Daldeniz, Avrupa içindeki bu tür kurul ve kurumların çalışmalarının yeterli etkinliğe daha erişmemiş olduğuna dikkat çekti.

IMAG0081.JPG

Günün ikinci oturumu, tarihi bir buluşmaya sahne oldu. Nihal Yeğinobalı, Tahsin Yücel, Sevgi Tamgüç, Ülker İnce ve İspanyol çevirmen Rafael Carpintero Ortega’yı bir araya getiren Kitap Çevirmenleri başlıklı oturumu yöneten Necdet Eydim bu buluşmanın kendisine verdiği heyecanı dile getirerek söze başladı. Nihal Yeğinobalı, Necdet Neydim’in yönelttiği sorular çerçevesinde 300’den fazla kitabın çevirisini içeren çalışma hayatını anlattı.

“MÖ 1945.. 18 yaşımı yeni doldurmuştum.. ilk olarak Robert Hichens’ın The Garden of Allah adlı kitabını çevirdim ve yolculuğa başlamış oldum.” “Çevirdiğiniz kitap sayısı?” “Bilmiyorum.” “300’ü muhtemelen geçmiş..” “Çok titiz çalıştım, her sayfa üzerinde çok çaba harcadım, bunu bilhassa belirtmek isterim.” Çevirmenlerin geçmişte yaşadığı sorunlar sorulunca, Yeğinobalı şöyle yanıt verdi: “En büyük sorun para sorunudur. Yayıncı çevirmene para vermek istemez.. Verdiğim en büyük mücadele, müteakip baskılara para almak oldu.. Hiçbir şekilde sonraki baskılara para vermek istemiyorlardı. Sorunca, ‘Nihal Hanım, kitabı bir daha mı çevirdiniz’ diyorlardı.. Ben başkaca sorun yaşamadım, çünkü yayıncılardan daha iyi Türkçe ve İngilizce biliyordum.” “Kaç sözleşme var acaba elinizde?” “Sözleşme yapalım dediğiniz zaman ‘bana itimat etmiyor musunuz’ diyorlardı. Elimde 10’dan az sözleşme vardır.” “Örgütlenmek üzere hiç çabanız oldu mu?” “Şart olduğunu düşünüyorum. Başka çevirmenler arasında da bu dayanışmanın şart olduğunu anlattım. Ama kimsenin ekmek kapısına böyle bir hak talebiyle gitmeye cesareti yoktu. 70’lerin başında aynı yayınevine çeviri yapan birkaç hanımı bir araya getirdim. Bu dönemde çeviri ülkemizde canlanmıştı. Cağaloğlu’nda bir kafede buluştuk, yayınevlerine kendi şartnamemizi dayatmak için anlaştık. Daha sonra ayrıldık, ben yayınevine gittim. Kapıda ‘Nihal Hanım, hoş geldiniz, duyduk ki kazan kaldırıyormuşsunuz, bunu yaparsanız, iş bulamazsınız’ diye karşıladılar. .. BESAM’a dek durum böyle devam etti. BESAM’ın kurucu üyelerinden biriyim. Buraya dört elle sarıldım, çünkü hayalimdeki bir yerdi. .. Dayanışma yönünden çok eksiğiz. En büyük şikayetim editör arkadaşlarımızdır. Editör oldukları andan itibaren patronun adamı olurlar. .. Bir sürü dernek var. Sonunda bir dernek beni onur üyesi yapmak istediğini söyleyince isyan ettim, bunca yıldır nerdeydiniz, normal üyeniz neden olamadım ben, dedim. İnşallah daha iyi yerlere geleceğiz.”

IMAG0084.JPG

Büyük coşku ve neşe yaratan bu konuşmanın ardından sözü Tahsin Yücel aldı. Yücel , “Çevirmenlerin sorunları hiç bitmiyor, hep sorun çıkarıyorlar” diyerek konuşmasınaneşeli bir başlangıç yaptı. Ardından Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla olan bir anısını aktardı:

“Dağlarca’yla Taksim’de gezinirdik. Bir gün Dağlarca ‘Ben her konuda şiir yazabilirim’ dedi. ‘Çevirmenler için de bir şiir yazar mısınız?’ dedim. ‘Yazarım’ dedi. Bir hafta geçti, karşılaştık, ‘Ne oldu şiir’ diye sordum, ‘Daha yazmadım’ dedi. Sonra ben sürekli, her karşılaştığımızda sormaya başladım ne oldu diye, hep yazamadım diyordu. Birkaç ay geçti, sonunda patladı: ‘Çok çabaladım, Tahsin,’ dedi, ‘ama bu şiir olmuyor, istersen sana öğretmenler için bir şiir yazayım.'” Vehbi Koç’la yaşadığı bir anısını da anlatan Yücel, konuşmasını çevirinin insanların, kültürlerin, edebiyatların birbirini tanımak için taşıdığı önem üzerinde durarak sürdürdü. “Edebiyatımız yalnız bizim toplumumuzun etkinliği olsaydı, hiçbir ilişkimiz olsaydı nerede olurdu, ne kadar zengin bir edebiyatımız olurdu? Herhalde fazla gelişmezdi. Bu bütün toplumlar için geçerlidir.” Kendi çeviri çalışmasına çok erken, parasız yatılı olduğu yıllarda başladığını söyleyen Yücel, Yaşar Nabi’nin onu bu yöne çektiğini belirtti: “Nasıl başladı? Öyküler yazıyordum, Yaşar Nabi Bey çalışmayı düşündüğümü öğrenince, Varlık’ta çalışmamı önerdi. Bir süre geçti, elyazım çok güzeldi, Yaşar Bey ‘Resim de yapar mısınız, yazınız çok güzel’ dedi. Yapamadığımı söyledim. Sonra dergiye çeviriye başladım. Yaşar Bey ‘Dergi için bir yazı çevir’ dedi. Ayrıca evde yapmak üzere çeviriler aldım. 70-80 kitap çevirdiysem, büyük bölümü bu dergide çalıştığım döneme aittir. Bu çevirileri 1954-60 yılları arasında yaptım.. Bu adam ne kadar çok çeviri yapıyor, diyorlardı. Elimden geldiğince iyi yapmaya çalışıyordum. Yaşar Nabi de gözden geçiriyordu, ama bu kadar çok çeviri yapılmaz diye eleştiriler hatırlıyorum.”

Madam Bovary çevirisiyle ilgili bir iyi, bir kötü anısı olduğunu söyleyen Yücel, bunları da anlattı: “Madam Bovary‘yi büro çalışması olarak yaptım. 1.5-6 arası Varlık‘ta çalışırdım, boş kalınca yapacak iş olurdu, Bovary bunlardan biriydi. Bovary yayınlandıktan sonra çıkan bir yazıda, ‘Bovary‘nin birçok çevirisi oldu, elbette en kötüsü Yücel’inkidir’ denmişti. Yıllar sonra bu yazıyı yazan kişiyle yolda karşılaştım, ‘Bu yazıyı yazdığınız sırada çeviriyi görmüş, okumuş muydunuz?’ diye sordum, ‘Görmemiştim, ama çok çeviriyordunuz, bu yüzden içtenlikle yazdım’ dedi. Böyle bir içtenlik vardı. Bir de Bovary yeni çıktığında, çok saygı duyduğum Nurullah Ataç Varlık’a geldi. ‘Tahsin bey, Bovary‘yi çevirmişsiniz’ dedi. ‘Evet,’ dedim, ‘Yaşar Bey yardım etti efendim’ dedim. ‘Şundan getirir misiniz’ dedi, getirdim, üç yerine baktı. Bunlardan biri ‘lisard’ kelimesinin geçtiği bir yerdi, bu hem çatlak, hem kertenkele anlamına gelen bir kelimedir, ‘işte o sırada matmazel duvarda bir çatlak gördü’ diye çevirmiştim ben, Ataç bunu görünce ‘Çok iyi,’ dedi, ‘şu, şu, şu dişi kertenkele diye çevirmişler.’ Daha sonra, yıllar sonra, Ataç’ın vefatının ardından gazetede bir resim yayınlanmıştı, kitaplığının resmi, orada görünür bir yerde Madam Bovary çevirimi görmüş, çok sevinmiştim. Ataç, bir de, ‘Tahsin Bey, öğüt vermeyi sevmem, ama size öğüt vereceğim,’ dedi. ‘bir kitap alın, içine dosya kağıdı yapıştırın, oraya kitapta gördüğünüz düzeltmenizi yazın,’ dedi. ‘Yeni baskıları hazırlarken bu notlarınızı kullanın.’ Yıllarca bu öğüde uydum.” Tahsin Yücel daha sonra, büyük Bilirbilmezler çevirisinin ardındaki bir sırrı açıkladı: “Ben Bovary’yi çevirdim, ama en sevdiğim kitabı Bouvard et Pecuchet‘dir, müthiş bir romandır, bizde pek bilinmez, ben hep çevirmek isterdim ama fırsat bulamazdım, sonra Peygamberin Son Beş Günü adlı romanımı bitirmeye çalışırken zorlanıyordum, bu sırada bilgisayar da yeni yeni çıkıyordu, bir tane alayım, belki işim kolaylaşır dedim, gerçekten de roman hızlı gitti. Ama bu arada bir de Bouvard et Pecuchet‘yi de yapayım dedim, bilgisayarla bu çok korktuğum çeviriyi 5-6 ayda bitiriverdim. Sonra düşündüm, Flaubert yıllarca uğraşmış, bu güzelim kitabı bitirememiş, bense 6 ayda çevirisini çevirisini bitirdim, bana haksızlık gibi geliyor, ama bilgisayarın da çevirmenler için sağladığı kolaylıkların hakkını vermek gerekir.”
Bu noktada Nihal Yeğinobalı da Yücel’e katılarak, “Yücel bey, çok haklısınız, ben yıllarca bütün çevirilerimi elyazısıyla yaptım, şimdi bilgisayarımla büyük bir aşk yaşıyorum” diye konuşmanın neşesine neşe kattı.
Üçüncü olarak söz alan Rafael Carpintero Ortega, konuşmasında İspanya’daki çeviri sözleşmeleri, çevirmenlerin içinde yer aldığı dernekler ve bağımsız örgütlenme çalışmaları üzerinde durdu. Bir İspanyol çeviri sözleşmesi ve yayınevi tarafından çevirmene gönderilen satış raporu örneği gösteren Ortega, “Bu çevirmen sözleşmeleri genellikle kölelik sözleşmesi gibidir” dedi. Raporda eksi satışların da görüldüğünü, bunun ne olduğunu bilmediğini söyleyen Ortega, çevirmenle yayınevinin yıl sonunda hesaplaştığını, çevirmenin yayınevine eksi satışlar nedeniyle borçlu kalabildiğini belirtti. Ortega’nın aktardığına göre İspanya’da bütün çevirmenler 1950’li yıllarda ortak bir çatı altında toplanmayı denemiş, fakat alanların çeşitliliği nediniyle bu girişim başarısız olmuş, bu yüzden günümüzde çeşitli derneklerin içinde yer alıyorlar. İspanya’daki sözleşmelerde telif yüzdesinin 1000’de 5 olduğunu, baskı alanının bütün dünya olabileceğini, sayınınsa 1000 ila 1 milyar arası çeşitli rakamlar olabileceğine, ayrıca yayın aracı olarak gelecekte ortaya çıkabilecek araçların bile hak devir sözleşmesinde yer aldığına dikkat çekti.
Ülker İnce konuşmasına, kendisinden önceki konuşmacıların çevirmenin güçlü ve güçsüz olduğu noktaları belirtmiş olduğunu söyleyerek başladı. Çevirmenin gücünün Yeğinobalı’nın dile getirdiği yaptığı işin niteliğinden eminlik olduğunu, bunun ona hak iddiasında bulunma gücü verdiğini söyleyen İnce, güçsüzlüğününse Yücel’in aktardığı, Ataç’ın ‘Sen mi çevirdin?’ sorusuna ‘Yaşar Bey yardım etti’ yanıtında, yani çevirmenin hep eksiklik hissetmesi, kendini hep yetersiz hissetmesinde görüldüğünü öne sürdü. “Yaptığımız işi kusursuz sayamayız, hep başkasının bizden daha iyi yapabileceğine inanırız” diyerek çevirmenin alçakgönüllülüğü olgusu üzerinde durdu. Meslek olamadığı halde, çeviriden elde edilen gelirin herkeste sessizlik yarattığı halde kitap çevirmenliğinin neden yapıldığı sorusunu ele alan İnce, “Bir tutku uğruna yapılıyor kitap çevirmenliği, önlenemez bir itki uğruna, insanın kendini gerçekleştirme çabası uğruna yapılıyor” yanıtını verdi. İki yıl öncesine kadar örgütlenme ihtiyacı hissetmediğini söyleyen İnce, son zamanlarda yayın ortamında yaşanan gelişmeler ve kişisel deneyimleri nedeniyle örgütlenmenin önemine inandığını söyledi. “Bir çevirmenin çeviri üzerindeki hakları, genellikle parasal haklar olarak düşünülüyor. Oysa bundan daha ciddi sorunlar ortaya çıktı. Eskiden geri kalmış, gelişmesi gerekli ülke diyorlardı, telif hakları sorun sayılmıyordu, bu da yayınevlerine yazarın hakkını çaldıkları gibi, çevirmenin hakkını da çalma hakkı verdi. Ayrıca 30-40 yıl önce yayınevi sahipleri, editörler, çevirmenler, yazarlar bir arada yaşar, birbirlerini bilirler, aralarında tartışabilirdi, ne sözleşme vardı, ne haklar önemliydi. Doğrudan ilişkiyle sorun çözülürdü. Şimdi yayınevleri çoğaldı, biri kapanıyor, kitapları öylece kalıyor, hangi yayınevi alırsa hakkı onun oluyor çeviri, çevirmenin hakkı kalmıyor. Bu yayınevi de istediğine çeviriyi veriyor, oysa belki daha önceden, daha iyi yapılmış bir çeviri var, bu hiç dikkate alınmıyor.”

IMAG0086.JPG

Oturumun son konuşmacısı olarak söz alan Sevgi Tamgüç, sözlerine bir çevirmenin toplumsal portresini çizerek başladı. Çevirmenlerin genellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde yoğunlaştığını, diğer şehirlerde yoğunluğun az olduğunu belirttikten sonra, bu şehirlerde yaşayan bir çevirmenin sosyal etkinliklere katılma dışındaki aylık masrafının 1.5 milyarı bulduğunu gösteren bir hesap ortaya koydu. Bu hesabı 1000 kadar çevirmen ve 200 kadar kültür yayınevi olduğu varsayımıyla sürdüren Tamgüç, buna göre 5 çevirmeni olan her yayınevinin aylık 7.5 milyar ödemesi gerektiğini, birçok yayınevinin kuşkusuz bu durumda olmadığını söyledi. Bunun sonucunda çevirmenlerin tam gün çevirmenlik yapamadığını, ek iş yapmak zorunda kaldığını, çevirmenliğin geceleri yapılan ikinci bir iş olarak kaldığını, böyle çalışan bir çevirmenden sağlıklı iş beklemenin güç olduğu üzerinde durdu. “Bana bir yayıncı arkadaş, çevirmenler abartıyor, ‘yarım saatte 1 sayfa yapılır’ diyecek oldu. Ona sert bir yanıt vermek zorunda kaldım, ‘Bu boyacı fırçası mı, daldır çıkar’ dedim. Hiçbir koşulda yarım saatte bir sayfa yapılmaz, yapılan çeviride hayır olmaz.” Yayınevlerinin çevirmenden yakınmasının haksız olduğunu, sözleşmelerinde denetleme koşulları olduğunu, bunu yerine getirmediklerini söyleyen Tamgüç, Kitap Çevirmenleri Girişimi‘nin çalışmalarına da değindi. Girişim’in bir tipsözleşme hazırladığını belirten Tamgüç, burada %7 gibi asgari bir telif rakamı belirtilse de, nadir dillerden çeviri yapanların, kıdemli çevirmenlerin bu rakamın üstüne çıkabileceğini ekledi. Bu örnek sözleşmenin yetersiz kaldığı noktalardan biri olarak kitabın puntosunun saptanmaması olduğunu, puntonun küçülmesiyle çevirmenin ücretinin de küçüldüğünü hatırlattı. Yayınevleriyle çevirmenlerin yaşadığı başka sorunlara da değinen Tamgüç, korsan kitap tartıymalarında çevirmenin de yer alması gerektiğinin altını çizdi: “Korsan baskı yakalanırsa çevirmene de haber verilmeli, bu yapılmıyor, oysa izinsiz baskılarda çevirmenin de 3 katına varan tazminat alma hakkı var.”
Oturum coşkulu alkışlarla sona erdi.

Forumun üçüncü oturumu Sözlü Çevirmenler, Dublaj ve Altyazı Çevirmenleri başlığını taşıyordu. İlk konuşma Dilek Dizdar‘ın Toplum Çevirmenliği konulu konuşması oldu. Dizdar, slayt gösterisi eşliğinde gerçekleştirdiği kuram ağırlıklı konuşmada, öncelikle meslekleşme için gerekli ölçütleri ve meslekleşmenin kendisinin ne olduğunu ele aldı. “Meslek kuramı/Trait theory” çerçevesinde, bir mesleğin isim ve ünvanların belirlenmesi, ortak bilgi havuzlarının oluşması, ilgili meslek kuruluşlarının oluşması gibi ölçütlerinin olduğunu dile getirdi. Toplum çevirmenliğinin dillere göre çeşitli adları olduğunu, Şebnem Bahadır ve kendisinin Almanya’da bu alana “Fachdolmetschen” karşılığını önerdiklerini belirten Dizdar, Viyana hastahanelerinde göçmenler için oluşturulan çevirmen havuzları gibi örneklerden yola çıkarak bu mesleği değerlendirdi. Dizdar, konferans ve toplum çevirmenlikleri arasında ayrım olup olmadığına evet ve hayır denebileceğini söyleyerek konuşmasını çeviri bölümlerinde mevcut ders programlarının gözden geçirilmesi, toplum çevirmenliğinin alanının tanımlanıp ilgili dillerin daha kapsamlı belirlenmesi gerektiğini söyleyerek bitirdi. Bu noktada söz alan Alev Bulut, Türkiye içinde de AB sürecinin de etkisiyle Doğu dilleri bölümlerinde mütercim-tercümanlık bölümlerinin açılmasının gerekebileceği, toplum çevirmenliğinin ülke içinde kullanılan dilleri dikkate alması gerektiğini söyleyerek konuşmaya katkıda bulundu.

IMAG0095.JPG

İkinci konuşmacı olan Aymil Doğan, konferans çevirmenlerinin karşılaştıkları güçlüklere değinerek, meslekleşme kapsamına, tanınma ve koruyucu yasalarla birlikte uygun çalışma koşulları ve ücretlendirmenin sağlanmasının da girdiğini, bunun için dernek çatısı altında toplanmanın önemli olduğunu söyledi. Sonucu öncelikle ücretin değil hizmetin niteliğinin belirlemesi gerektiğini ve nitelikli çevirinin iyi bir eğitimle gerçekleştirilebileceğini; çeviri eğitimi verenlerin kesinlikle çevirmen olmaları gerektiğini ama bunun yanı sıra çevirmenlerin de pedagojik eğitimden geçmiş olmaları gerektiğini belirtti. AIIC’nin şu an için konferans çevirmenleri dışındaki sözlü çevirmenleri bünyesine almadığını hatırlattı ve bunun belli bir kapsamda kalarak dünya çapında örgütlenme amacı açısından anlaşılır olduğunu söyleyerek, yakın bir gelecekte ülkemizdeki bütün çeviri derneklerinin kendi bütünlüklerini koruyarak bir oda ya da konfederasyon çatısı altında birleşmeleri durumunda, çok daha etkili bir gücün ortaya çıkacağının altını çizdi.
Oturumun son konuşmacısı, altyazı ve dublaj çevirmenliği üzerine konuşan Aslı Takanay oldu. Çeşitli televizyon şirketleri ve sinema festivallerindeki çalışma koşullarını ayrıntılı biçimde aktaran Takanay, öncelikle bu çevirilerde çevirmenin adına genel olarak yer verilmediğini belirtti. Film çevirilerinin birçok kez kullanıldığını, ama bunların karşılığının ödenmediğini söyleyen Takanay, televizyon kanallarının telif haklarını genellikle süresiz devir almak istediklerini, bu alanda çalışan çevirmenlerin buna karşı örgütlenme girişiminde bulunduğunu aktardı. Takanay’ın bu alanda çevirilerin editörlük sürecinden geçmediğini, çevirmenlerin çevirilerinin vcd, dvd gibi farklı formatlarda yayınından haberdar olamadıklarını söyleyerek konuşmasına son vermesinin ardından Nergis Ertekin söz alarak, geçmişte TRT bünyesindeki seslendirmecilerin ses eşzamanlaması sırasında bu tür bir editörlüğün ilk adımını atmış olduğunu, ayrıca bu dönemde filmlerde çevirmen ve seslendirenlerin isimlerinin jenerik olarak verildiğini hatırlattı ve günümüzde şirketlerin bu tür yatırımlara maliyeti nedeniyle yönelmediğini belirtti.

Forumun Çeviri Hizmeti Veren Kuruluşların Temsilcileri’ni içeren son oturumu, Çağlar Tanyeri‘nin Çeviri Derneği’nin önerisi üzerine ileride telif hakları üzerine bir seminer düzenlenmesinin düşünüldüğünü bildirmesiyle açıldı. Daha sonra ilk sözü alan Okşan Atasoy, geçmişte konferans çevirmenliğinin çok sıkıntılı bir süreçten geçtiğini, fakat artık birçok şeyin büyük ölçüde yerli yerine oturmuş olduğunu söyledi. “Çevirmenle çeviri arasındaki yol bir tünel, neler olup bittiğini anlamak için tünelin içine bakmamız gerek” diyen Atasoy, çevirmenin belli bir donanım edindikten sonra büyük toplumsal sorunlarla karşılaştığını hatırlattı. “Çevirmenin kendisini güvencede hissetmesi lazım, bu beyinsel çalışmanın sağlıklı olması için destek görmesi lazım.” Atasoy sözlü çevirmenlerin konumunu bir benzetmeyle aktardı: “Bir büyük saray düşünün, dev bir saray, deniz manzaralı bir balkonu var, orası sözlü çevirmenin yeri. Oradaki çalışmalar diğer çeviri çalışmalarına göre daha zengin, daha rahat.. Neden? Çünkü bizim sayımız az.” Konferans çevirmenlerinin Türkiye’de ilk kez bugün TESEV adıyla bilinen kuruluşun desteğiyle canlılık kazandığını belirten Atasoy, bu örgütün konferans çevirmenlerinin yetişmesine kurslarla, konferans deneyimleriyle büyük katkıda bulunduğunu söyledi. Çalışmalarının güçlüğüne dikkat çekmek üzere, Atasoy, “Türkiye’yi bugün sırtına almış olan profesyonel konferans çevirmenleri 50, en fazla 60 kişidir” dedi. Bu sayının artması gerektiğini, bunun zorunlu olduğunu söyleyen Atasoy, çevirmenle işveren ve teknisyenler arasındaki ilişkide en büyük sorunun, çevirmenin beyin gücünü kullandığının farkına varılmaması olduğunu belirtti. Atasoy durumun eskiye göre oldukça değişmiş olduğunu şu örnekle açıkladı: “Eskiden çeviri için geldiğimde, bir el işaretiyle ‘Şuraya, şuraya’ diyorlardı. Sonra, ‘Buyrun’ demeye başladılar. Şimdi, ‘Şöyle buyrun, efendim’ diyorlar, hoşuma gidiyor. Artık ‘Bir ihtiyacınız var mı, bir şey ister misiniz’ de demeye başladılar, eh bu da iyi.” Derneklerinin belirlediği ücreti geçerli kılmaya çalıştıklarını söyleyen Atasoy, bütçeyi fazla bulan işverenlerin ucuz çevirmen bulduğunu, hizmeti kötü bulunca da bütün çevirmenlerin hüküm altında kaldığını söyledi. Atasoy sözlerine, “Zamanla belli kurumların içinde olmak, kurumların bünyesine katılıp daimi çevirmen olmak arzusundayız” diyerek son verdi.

IMAG0104.JPG

İkinci olarak söz alan Osman Kaya, otuz yıllık dil hizmetleri işletmeciliği deneyimlerini aktardı. Gümrük Birliği’nin bu alanda belli bir etkisi olduğunu, Kars Anlaşması’nın devreye girmesinden sonra yurtdışındaki, sertifikasyon sahibi meslek sahiplerinin geliş çalışma imkanı bulacağı, sertifikasyona sahip olmayan yerli çevirmenlerin güçlük çekeceğini öne sürdü. AB’nin raporlarında dil uzmanlarını geliştirme çalışmalarının önemli bir yere sahip olduğunu söyleyen Kaya, ne çeviri bürolarının ne de çevirmenlerin kaydının olmadığına dikkat çekti. İşletmelerin nitelikli ve alanında uzman çevirmene ihtiyacı olduğunu, deneme yanılmaya zaman olmadığını belirten Kaya, her alanda çevirinin nihai tüketicinin beklentisine uygun olup olmadığının önemli olduğunu söyledi. “Okulların ihtiyacımız olan çevirmeni yetiştirme zorunluğu var” diyen Kaya, “Edebi çeviriler bize uğramıyor, yayınevleri çevirmenlerini kendileri buluyorlar, öyleyse çevirmenlerinin eğitiminden yayınevleri olarak sorumludurlar. Yayınevi çevirmenin istenen nitelikte çeviri yapabilmesini sağlamak zorunda sayılır” diyerek ilginç bir noktanın altını çizdi. Ayrıca mesleğin saygınlaştırılması, çevirmenin yeminli bir hukukçu ya da noter aracılığıyla yeminini yapmaması gerektiği, sertifikasyonun geliştirilmesi gerektiği ve buna ilişkin kurumların akreditif olması gerektiği gibi konuların üzerinde de durdu.
Yayıncılar Birliği adına konuşan Kenan Kocatürk, yayıncılığın dünyada ve Türkiye’deki koşullarını karşılaştırarak söze başladı. Türkiye’de yayımlananan yılda 20000 kitaba karşılık başka ülkelerde yayımlanan kitap sayılarını veren Kocatürk, Türkiye’de bu sayının içindeki 2500-3000 başlığın çeviri olduğunu belirttikten sonra, toplam 400 milyon dolarlık yayın cirosu içinde eğitim yayınları, kültür yayınları, akademik yayınlar, ithal kitaplar gibi dalların cirolarını ve korsan yayınların bunlar içindeki oranını aktardı. Kendi yayınevinde yayına hazırladığı bir kitabı örnek alarak, bir çevirmenin bir kitaptan kazancına ilişkin hesabı aktaran Kocatürk, “Vergi kesintilerinin ardından ne yazık ki çevirmene komik ötesi rakam vermek zorunda kalıyorum” dedi. Konuşmasının geri kalan kısmında ağırlıkla korsan yayın ve fotokopi üzerinde duran Kocatürk, kitap pahalılığının fotokopi ya da korsan kitap almak için anlamlı bir açıklama olmadığını, yurtdışındaki kitap fiyatının, kitabın eser sahibinin sermayesi olduğu gözetilerek konulduğunu belirttikten sonra, yine yurtdışında yayınevlerinden en temel kitap alımını kütüphanelerin yaptığını, ülkemizdeyse kütüphanelerin tamamıyla işlemez durumda olduğunu söyledi. Konuyla ilgili rakamlar veren Kocatürk, halk kütüphaneleri ve üniversite kütüphanelerinin yıllık kitap alımlarının yılda 50 başlığı geçmediğini, bu durumun değişmesi gerektiğini söyledi. Çevirmenlere EDİSAM’ı devralmayı önerdikleri, bu önerinin kabul edilmesini umdukları da konuşmasında yer aldı.
Oturumda son sözü alan Yavuz Yener, on yıllık çeviri bürosu deneyimine ilişkin değerlendirmelerini aktardı. On yıl önce sayfa başı çeviri ücretinin 500 lira kadar olduğunu ve çevirmene ödenen ücretin 1/3 ilkesi çerçevesinde belirlendiğini söyleyen Yener, bu oranın zaman içinde kısmen çevirmen lehine, çeviri bürosu aleyhine bozulduğunu söyledi. Buna karşın çevirmenlerin parça başı çalışmanın düzensiz niteliği, hayat ve sağlık kaygıları gibi nedenlerle, ortalama iki yıldan fazla bu mesleği yapmadıklarına dikkat çekti. Niteliksiz ve donanımsız çeviri bürolarının sayıca fazlalığının, bu alandaki gelişmelerin, iyileşmelerin önünü tıkadığını belirtti.
Oturum Çağlar Tanyeri’nin Nihal Yeğinobalı ve Okşan Atasoy’un kendilerinden milattan önceden gelenler olarak bahsetmelerine atfen, bu toplantının çevirmenler için bir milat sayılması dileğini dile getirmesiyle sona erdi.

Konuşmacılara soru yöneltilmesi sırasında söz alan Betül Parlak, Kemal Kocatürk’e , EDİSAM’ın teklifini sıcak karşıladıklarını, bu toplantının amaçlarından birinin de bu mutabakatı sağlamak olduğunu, fakat hukuken bunun mümkün olmadığı yolunda yorumların var olduğunu söyleyerek, bu yorumların haklı olup olmadığını sordu. Kocatürk, hukuki ayrıntıları incelemek gerektiği, ama kendisinin bunun mümkün olabileceğine inandığı yanıtını verdi. Ayrıca söz alan Alev Bulut, üniversitenin 2006 yılında bu toplantının bir devamı olarak Çeviri Etiği toplantısı yapmayı düşündüğünü duyurdu, ayrıca Kocatürk’e, son zamanlarda haber olan “çeviri korsanlıklarıyla” ilgili Yayıncılar Birliği’nin ne yapmayı düşündüğünü sordu. Kocatürk, durumun incelendiğini, gerekirse birliğin bir Haysiyet Divanı bulunduğunu hatırlattı, “Fakat ayrıca, özellikle çevirmenlerin dava açmaları gerekiyor” dedi. Forum Betül Parlak’ın toplantının başarılı geçmesini sağlayan ve katkısı olan herkese teşekkür etmesi ve toplu fotoğraf çektirmeyle sona erdi.

Daha fazla Etkinlik
“Şair Kadar Çevirmen Var”

ÇEFOR, Çevirmenler Forumu bugün büyük bir katılımcı ilgisiyle başladı. Forumun ilk oturumu Mesleki Örgütlenme Girişimleri başlığını taşıyordu. Bu oturumda ilk...

Kapat