Son Akmeist Şair Yevgeniy Reyn

Posted by on Kasım 10, 2009 in Rusyadan

Çeviribilim‘de daha önce Rus şair Yosef Brodski’nin Rusya’da gösteri mahkemelerden birinin yargılanmasına ilişkin tutanak çevirilerinden bir örnek yayınlamıştık. Hanife Çaylak, Brodski’nin çevirmenlerinden biri olan Viktor Petroviç Golışev’le yapılmış bir söyleşinin ardından, bu kez Brodski’nin öğretmeni şair Yevgeniy Reyn’le yapılmış bir söyleşiyi çevirdi. (Not: Rus Edebiyatında İstanbul adlı kitabında Brodski’nin yargılanmasından bahsederken Çeviribilim‘i kaynak olarak anan Hüseyin Kandemir’e teşekkür ederiz.)

BRODSKİ’NİN ÖĞRETMENİ, SON AKMEİST YEVGENİY REYN

Yevgeniy Borisoviç, Leningrad’da doğup büyüdünüz. Herhalde her insanı doğup büyüdüğü yer etkilemiştir, öyle değil mi?

Şüphesiz. Leningrad’la özel bir bağım var benim, Moskova’ya bir türlü alışamadım. Doğduğum şehri çok seviyorum ve de çok iyi biliyorum, nereyi kim inşa etmiş, kim nerede yaşamış.. Orada doğan insanlar ölene dek Leningradlı kalır.

29 Aralık 1935’te Leningrad’da doğdum. Babam Boris Grigoryeviç Reyn mimardı. Ailesi Harkovluydu (Ukrayna). Dedem Grigoriy Moiseyeviç Reyn ve babaannem Vera Solomonovna Varşavskaya devrime kadar  Harkovlu, varlıklı bir yahudi ailesiydi. Annem, Yekaterinoslav, bugünkü adıyla Dnepropetrovskluydu.. Soyadı Ziskand. Annemin babası Ayzek Meyeroviç Ziskand da fukara sayılmazdı, bir giyim mağazası vardı. Anneannem Polina Grigoryevna ünlü bir terziydi. İşta böyle bir çevrede büyüdüm.

Babam cepheye gitti ve 1944’te savaşta öldü. Savaş zamanı annemle ben Ural’a göç etmiştik, 1943’te Moskova’ya, halamların yanına geldik. Zaferin ardından Leningrad’a döndük. Orada, Sennaya Meydanı yakınında, Mejdunarodnıy Caddesi’ndeki (şimdi adı Moskova oldu )  güzel odamız bizi bekliyordu. Okulu orada bitirdim. Fena bir öğrenci sayılmazdım, özellikle edebiyat, tarih gibi sosyal bilimler derslerinde başarılıydım, trigonometrim 3 olduğu için okul brincisi olamadım..

Üniversiteye gitme konusunda kararsızdım, en önemli sebeplerden biri yahudileri üniversiteye almamalarıydı. Annem matematik, çizim, mukavemet gibi derslerin öğretildiği çok zor bir enstitü olan teknik enstitüye gitmemi tavsiye etti. Hataydı belki de, daha o zamanlar beni dünyada şiirden başka hiçbirşey ilgilendirmiyordu. Çocukluğumdan itibaren şiir yazıyorum. Daha ortaokul sıralarındayken kitaplar ilgimi çekti, mümkün olan her yerden elde ediyordum kitapları: kitabevlerinden, sahaflardan, kütüphanelerden, tandıklarımdan rica ederek.. Sözün özü, beni sadece ve sadece şiir ilgilendirdi.

Hangi şairleri seviyordunuz o zamanlar?

Blok, Lermantov, Puşkin, sembolistler… O zamanlar  çok fazla şair tanıyordum. Evde antolojiler, yıllıklar, dergiler eksik olmazdı, evdeki kütüphanemizin hayatımda çok önemli bir rolü vardır.. Öğrencilik yıllarımda Leningradlı genç şairlerle tanıştım ve edebiyat çevresine dahil oldum.  Dostluklar kuruldu… Güçlü bir kültürü olan şehir Leningrad, yayınevleri, müzeler, muhteşem kütüphaneler vardı…  Birçok ünlü şair ve nesirci çıktı bu şehirden. Şehrin hayli ilginç, dopdolu bir kültür yaşamı vardı. Gorbovski, Kuşner, Sosnora, birkaç yaş farkıyla Brodski, Alik Gorodnitski, Volodya Britanişski benimle aynı kuşaktan orada yetişen isimlerden sadece birkaçı… Hayat normaldi….  Buluşup votka içer, kızlara kur yapar, şiirler okur, gezerdik… Sık sık Leningrad’a yakın olan Baltık ülkelerine giderdik.

Ünlü Ahmatova Dörtlüsü de (Brodski, Reyn, Nayman, Bobışev) Leningrad’da doğmuştu…

Evet. Ahmatova’yla çocuk yaşta, 10 yaşındayken tanışmıştım. Annem, Anna Andreyevna’ya misafirliğe giderken beni de götürürdü. Sonradan, 19 yaşına geldiğimde Ahmatova’yı Leningrad’da buldum, daha sonra da sık sık ziyaret ettim. Brodski’yi Ahmatova’yla tanıştırdım. Birlikte çay içer, mantar toplamaya giderdik, bazende içerdik.. Bir de, Ahmatova içmeyi çok severdi, şarap değil, sadece votka içerdi. İyi deyapardı!.  Bazen ona ev işlerinde yardım ediyorduk, o yıllarda Ahmatova iyice yaşlanmıştı ama sağlığı yerindeydi. Biz ona kendi şiirlerimizi okuyorduk, o da bize kendi şiirlerini okuyor, birşeyler anlatıyordu. Ahmatova çok büyük bir şairdi, uzun, zorlu hatta acı denebilecek bir hayat yaşadı. Gençliğini anlatırdı. Blok’u, Bryusov’u, Mandelştam’ı, Gumilyev’i tanıyordu. Bizzat onun ağzından çok sayıda hikaye dinledim ve Ahmatova birçok konuda hocam oldu. Bize iyi davranırdı. Sanırım aramızdan en çok Brodski’yi severdi, şairliğini çok beğenirdi. Yaşamının son demlerinde Ahmatova’nın kitaplarını basmaya başladılar, para kazanabildi. İtalya’ya, İngiltere’ye gitti. Yurtdışından bize hediyeler getirmeyi severdi.

Kader ağlarını örüyordu. Enstütüyü bitirmiştim, bir şekilde çalışmam gerekiyordu. Yazdıklarımı yayınlatmaya çalıştım bazı şiirlerim gazetelerde, almanaklarda yayınlanmasına rağmen yayın konusunda çok başarılı olamadım. Bir kitap yayınlamaya kalktığımda işler yolunda gitmedi, yayınevi bana, nasıl desem, yayınevinin sempatisini kazanamadım.

Nereden para bulacaktık peki? Senaryolar, denemeler yazdık, şiirler çevirdik. En büyük sorunum bir yabancı dili yine de çok iyi öğrenememiş olmamdı. Beni Pyatigorsk’a, makine uzmanı olarak çalışmaya gönderdiler. Bir zaman sonra Leningrad’a döndüm, birkaç büyük müessesede mühendis olarak çalıştım. Anlaşılan iyi bir mühendis değildim.. Ve benim ilgimi çeken bir iş de değildi.

Şiirler, sanat hayatınız bir şekilde devam ediyordu ama değil mi?

Evet, doğru. Birşeyler yazıp, yayınlatıyordum ama şiir değil, haber ve denemeler.. Çok kazanmıyordum ama açlıktan da ölmüyordum. O sıra, daha sonra ünlü bir yönetmen olacak arkadaşım İlya Averbah, Moskova’da senaryo kursları açıldığını öğrendiğini söyleyip, birlikte Moskova’ya gidip, bu kurslara katılmayı teklif etti. Gittik ve katıldık. Burası, Vorovski Caddesi’nde (bugünkü adıyla Povarskaya), şimdi yerinde Kinoaktör Tiyatrosu’nun bulunduğu eski Film Evi’nde muhteşem bir yerdi.  Bize burs verdiler, kaldığımız yerin kirasını ödediler. İşimiz sabah 10’dan gece 12’ye kadar film izlemekten ibaretti (gülüyor). Düşünebiliyor musunuz? Hergün on tane film izliyorduk. Bütün Sovyetler Birliği’nden sadece 20 kişi biz vardık. Bu böyle iki yıl devam etti. Sonunda belgeseller, bilimsel-popüler senaryolar yazmaya başladım ve kim bilir, belki de gerçek mesleğimin mühendislik olması nedeniyle başarılı oldum.  Çok sayıda senaryo yazdım ve iyi kazandım, artık param vardı..

Hayatım düzene girmişti, daha sonra başka olaylar yaşandı.  Evlendim. Leningrad’da bir dairem vardı ama vaktimin çoğunu Moskova’da geçiriyordum çünkü işim oradaydı. Dostum Brodski’yi serserilikle suçlayıp beş yıllığına sürgüne yollamışlardı. Arhangelsk Bölgesi’ne onu ziyarete gittim. İlk eşimden ayrıldım, Moskova’ya taşındım, ikinci evliliğimi yaptım…

Kitabım hâlâ basılmamıştı. Üstelik çok beğenilmesine, hakkında birçok olumlu eleştiri yazısı yayınlanmasına rağmen. Ünlü bir isim olmuştum, Antokolski, Lugovski, Kirsanov, Yevtuşenko, Ahmadulina gibi büyük şairler arkadaşlarımdı fakat kitabım bir türlü basılmıyordu.

O yıllarda nesirci Vasiliy Aksenov’la da çok iyi arkadaştık. Sovyet sansürüne uğramasın diye Metropol Almanakları yayınlamayı düşünüyordu. Şiirleri topladık ve almanak Amerika’da yayınlandı. Moskova Yazarlar Organizasyonu Başkanı Feliks Kuznetsov gibi insanların ateşini fitillediği, Yazarlar Birliği’nin özellikle köpürttüğü korkunç bir skandal patlak verdi.  Doktor Jivago‘nun başına gelen hikayenin bir benzeriydi yani.. Bu adi Sovyet bürokratları çok sinsi insanlardı, Andrey Bitov, Fazıl İskender, Bella Ahmadulina, Andrey Voznesenski gibi bu almankta yer alan ünlü isimleri hemen affettiler, ben, Kublanovski, Lipkin gibi daha az ünlü isimleri susturdular.. Hangi türde olursa olsun yayınlanmamızı yasakladılar.

Neyle geçinecektim peki? İki, üç yıl takma isimle mektuplara cevap yazdım. Sovyet okurları nedense gazetelere mektup yazmayı çok seviyordu. İnanılmaz derecede az ödüyorlardı… Çok sayıda mektuba cevap yazarsan mantı almaya paran çıkışırdı…

Sonra, sonunda kitabım yayınlandı. Aleşkovski, Kublanovski, Aksenov ve almanakta yer almış birkaç isim daha göç etti…  Ben kalmıştım, benim için de birşeyler yapılmalıydı. Perestroyka’ya az bir zaman kala, 1984’te gerçekleşti bu söyleyeceklerim. Artık 49 olmuştum!. Hemen kitaplarımı, yazılarımı her yerde, sıklıkla yayınlamaya başladılar, beni yurtdışına gönderdiler. İsrail’e, Amerika’ya, Fransa’ya, İtalya’ya gittim… O günden bugüne de böyle bir hayat sürüyorum işte. Yazarlar Birliği bu evi verdi bana. Küçük ama olsun, yaşıyorum, bir şikayetim yok.

Yurt içinde ve yurtdışında olmak üzere, toplam 16 kadar ödül aldım. Kitaplarım birçok yabancı dile çevrildi. İki nesir, yirmi şiir kitabı yazdım. Üçüncü kez evlendim, genç, harika bir eşim var…

Müze evi sizin yazlığınıza yakın olan Bulat Okudjava da arkadaşınızdı değil mi?

Evet, onunla çok eskiden beri tanışıyorduk. Daha öğrenciyken şairin Magistral Edebiyat Topluluğu’nda düzenlenen ilk şiir akşamına tesadüfen katılmıştım. Hatta “pencereden kızarmış ekmek kokuyor” adlı ünlü şarkısını da bana ithaf etmişti. Okulu bitirdikten sonra arkadaşlarım bana Lensovet Kültür Evi’nde bir şiir akşamı organize ettiler. Oraya Okudjava’yı da getirmişler. Konuşmamdan sonra (bilirsiniz şairler deli olur) şarap aldık, ona, şiirlerimizi yeniden okuduğumuz Baltiyskaya Oteli’ne gittik. “Pencereden kızarmış ekmek kokuyor” adlı şiirimi ritmik bir şekilde okudum. Okudjava:

“Yevgeniy, bu ölçüyü bana hediye etsene” dedi.

“Nasıl yani Bulat? Şiir ölçüleri kimseye ait değildir ki” dedim.

“Hayır, sen hediye et bana” diye ısrar etti. Ben de “ettim”.

O şiirim bir yerde basılmamıştı, bir kıza aşık olduğum Odessa hakkındaydı. Okudjava, bu şiiri yeniden yoğurup, besteleyerek bana ithaf etti.

Okudjava’nın müze evini ziyaret ediyor musunuz?

Elbette. Dul eşi Olga çok iyi bir arkadaşım. Dovlatov ve diğer Leningradlı yazarlarla da iyi arkadaştık. Birçoğu artık hayatta değil. Neredeyse bir tek ben kaldım eskilerden, Brodski öldü, Averbah öldü. Çok yakın bir arkadaşım, muhteşem şair Lev Losev de öldü.  Leningradlı arkadaşların hepsi öldü. Tabii ki onları çok özlüyorum. Şimdi Petersburg’da muhteşem bir Ahmatova Müzesi var, Brodski adına bir anıt levha asıldı, ünlü oldular, artık  klasikler..

Bir zamanlar dost olduğunuz kişilerin tarih olması tuhaf olsa gerek..

Evet, edebiyat tarihi. Doğru.

İnsanın kendi hayatını anlatması o kadar kolay değil, koskoca bir devir söz konusu olan…

Edebi anlamda kimleri hocanız olarak görüyorsunuz?

Rus klasiklerini. Rus nesrini, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Lermantov’u hep sevdim, Rus şiirini 17. yy.’dan, Trediakovski’den, Lomonosov’dan, Derjavin’den, Karamzin’den, Batyuşkov’dan, Baratınski’den, Jukovski’den itibaren çok iyi biliyordum.

Kökenim yahudi olsa da ben kendimi hep Rus gibi hissettim, başka bir dil de bilmiyorum zaten.  Rus kültürüyle, Rus edebiyatıyla büyüdüm.  Evde her zaman Rusça konuşulurdu, asla Yidişçe konuşulmazdı. Ahmatova Dörtlüsü’nün diğer yahudileri Brodski ve Nayman da kendilerini hep Rus gibi hissettiler. Yahudilik her yönüyle yanımızdan geçip gitti. Elbette yahudi kültürüyle ilgilendim, Şolom Aleyhem’i, Hayim Nahman Bialik’i ve diğer yahudi yazar ve şairleri okudum fakat şiir bir dil olayı, hepimizin ana dili de Rusçaydı.

Şimdi Edebiyat Enstitüsünde profesörüm, 18 yıldır orada çalışıyorum.

Öğrenciler değişti mi?

Evet, şimdiki öğrenciler başka. Daha çok internetle ilgililer, farklı  yabancı diller biliyorlar. Onlara çok iyi davranıyorum, entellektüel, iyi çocuklar.

(Söyleşen: Yana Savelyeva, Çeviren: Hanife Çaylak, Kaynak: Jewish.ru)

Daha fazla Rusyadan
“Çeviri olduğu sezilmeyen çeviri”

Sergey Nikolayeviç Zenkin (1954- ): "Çevirirken en fazla zorlandığınız yazar ya da eser hangisi? - Yazarı ne kadar çok seversen o kadar zorlanıyorsun. Metne yoğunlaştığında, çeviri sorunları anlamına da gelen yeni anlamlar yakalıyorsun ve yazarın düşüncelerinin derinine indiğin oranda herşey daha da zor bir hal alıyor. Bu anlamda en zorlandığım (çünkü en sevdiğim) yazar Roland Barthes." (Rusçadan çeviren: Hanife Çaylak)

Kapat