“Çevirmen Bütün Vücuduyla Çevirir”

Posted by on Haziran 1, 2006 in Kuram, Tarih

Çeviriyi kültürlerarası iletişimin bir parçası olarak görüyorsunuz. Bu, çevirinin alanları açısından bir çeşitliliğe, çeviri kavramının genişlemesine neden oluyor. Bu tür bir genişlemenin sonuçları/olumlu yönleri nelerdir? 

 

Çeviri, kültürlerarası iletişimin bir parçası, hatta kültürlerarası etkileşimin ta kendisi. Bu görüşümün temelinde, kültürlerarası iletişim araştırmalarında sömürgecilik sonrası, yapısalcılık sonrası, daha geniş bir çerçeveden hareketle de yapısökümcü yaklaşımlar doğrultusunda yapılan çalışmalar yatıyor. Çeviribilimcilere gelince, en başta hem etnolog ve sosyolog hem konferans çevirmeni olan Göhring var beni bu yola sevkeden; onun metinlerini yeniden okuyup yorumlamamla antropoloji, etnografya, kültür araştırmaları ve sosyolojinin kapıları açıldı bana. Vermeer de, hem modern çeviribilimin öncülerinden hem hep yeni kalan bir düşünür olarak biyoloji, fizik, nörofizyolojiyle iletişim kurmamı sağladı. Yani bu çeviri anlayışı tek yönlü, tek boyutlu, çizgisel, özsel aktarım düşüncelerinden çok uzak. Bu tür bir çeviri ya da kültürlerarası etkileşim düzleştirmez, aynılaştırmaz; geleneksel anlamda birşeyler iletmez de. Alışverişe yol açar. İki (ya da üç ya da daha çok) tarafı/etkileşim ortağını/metni/kültürü harekete geçirir, değiştirir, melezleştirir. Farklılığı sadece kabul etmekle kalmayıp saygıyla karşılar, hatta doğurur ve besler. Bu anlayış çerçevesinde, çeviriye tabi olan, ama aynı zamanda çeviriye yol açan kültür de aynı devingenliği ve değişkenliği içinde barındırır. Sadece düşünsel, felsefi ya da manevi boyutta değil maddi, yani tam anlamıyla vücut boyutunda gerçekleşir böyle bir çeviri. Çevirmen bütün vücuduyla çevirir. Bu denli geniş bir bakış açısıyla, başka deyişle bütünlükçü bir gözle baktığımızda hem çeviri eyleminde (çevrilen kişi ya da yapıtı açısından) hem çevirmende bir çeşit mikrokozmik boyutu görmeye başlarız. Yani adı insan olan evreni. Çevirme ve çevrilme eylemleri sırasında salt akıl ve bilinç değil vücut, bilinçaltı, duyguların dünyası da hesaba girer, hatta öne çıkar. Çeviriyi ‘bedensel’ bir etkinlik olarak tanımladığımızda çokyönlü gitgelli, birbirine zıt da düşebilen bir hareket çıkar karşımıza: ‘Çeviren ve çevrilen insan’ diye adlandırdığımız bireysel ‘dışavurumların’ içinde hem çok ayrı ve benzersiz kültürel, sosyal, biyolojik, kişisel harmanlar vardır; yani çeviri eylemi her zaman bireysel ve özeldir. Öte yandan çeviri durumlarında (insan olan bireye) özgül olanın ötesinde bir boyut da etkili olur: Bu boyutun farkına varmamız, kültürelden ve küreselden de öteye gitme amacıyla insan merkezli tutumu kırmaya çalışan ekolojik ve etolojik, yani makrokozmik bakış açısına doğru adım atan bir genişlemeye olanak tanır.

Çeviri alanlarının çeşitliliği, çeviri eyleminin karmaşıklığı, çevirmen görevlerinin/ rollerinin çoğulluğu karşısında çeviri pedagojisi açısından nelerin değişmesi gerektiği düşüncesi birkaç yıldır benim için en ön sırada yer alıyor. Hem kendi kimliğimin melezliği hem de uzun yıllardır tiyatroyla kuramsal olarak ve de uygulamada uğraşmam nedeniyle çevirmenle oyuncunun kardeş olması üzerine düşünmeye başlamam şaşırtıcı değil. Metafor olarak çeviri etkinliğiyle oyun ya da tiyatro gösterisi, çevirmenle oyuncu benzetmeleri yapılagelmiştir. Ama beni heyecanlandıran ve yeni arayışlara iten etnografya, antropoloji ve tiyatronun kesiştiği yerde doğan “performance studies” alanının kurucusu Richard Schechner’in yöntemlerinin çevirmen eğitimi için ne denli uygun olduğunu keşfetmem oldu. Oyunculuk denemelerim sırasında Boal, Barba, Grotowski gibi eleştirel bazı tiyatro pedagoglarını okumaya başlamıştım. Çeviri pedagojisi için nasıl yararlanabiliriz sorusuyla yeniden okudum. “Performance studies”, tiyatro araştırmalarında sözsüz iletişim yollarının önem kazandığı bir aşamada insanın yarattığı tiyatronun temellerine inmek ister. Ama bu sadece melankolik bir içimizdeki vahşiye dönüş arzusu değildir. Oyuncu eğitimi için alternatif yöntemler arayışı içinde insanların ve öteki canlıların ritüelleri karşılaştırmalı olarak araştırılırken insan odaklı ve özellikle de antropomorf, yani her gözlemlediğimizi insanın bildiği ve alıştığı şekillerde algılayan bir bakış açısını gözden geçirmemiz gerektiği vurgulanır. Oyuncu içindeki ötekiyi dışa vururken insanlararasılığın ötesine gider, çok eskilere dayanan canlılararası bir alanı keşfeder, bilinçaltına itilmiş öteki canlılarla paylaştığı duygular, davranışlar, hareketler de taşar o eşikte olma sırasında. Bu eğitime göre oyuncu özdeşleşmez canlandırdığı kişiyle. Ne kadar iyi oyuncu olursa olsun o kişi Lady Macbeth olamaz. Ama sahnedeki kişinin Lady Macbeth olmadığını da söyleyemeyiz. Oyuncu bir ara alanda gidip gelir. Hem başkası olduğunu yalanlar, ben benim der; hem de başkası olmadığını yalanlar, ben ben değilim, ötekiyim, Lady Macbeth’im der. Oyunculuk eşikte bir etkinliktir; iki taraf, iki kimlik, ben ve öteki arasındaki sınır bölgesinde gidip gelen bir hareket. Oyuncu çevirmen gibidir, çevirmen de oyuncu gibi.

Çeviriden kaçış yok. Hep çeviriyoruz. Çevirerek oynuyoruz, oynayarak çeviriyoruz. Toplumsal yaşamımız oyunculuktan ibaret. Rol repertuvarımız oldukça geniş. Toplum içinde, etnik, dini, kültürel, siyasi topluluklarda, aile içinde, iş ortamında, arkadaşlar arasında hep belli roller verilir bize ya da biz seçeriz onları. Oynarız habire. Bilerek bilmeyerek, severek sevmeyerek. Bazen iyi performans gösterir, bazen rolümüzden çıkar, rolleri karıştırırız. Bu roller kimliğimizi oluşturur. Bir rolden diğerine geçiş anlarında, rollerin karıştığı, harmanlandığı, yeni yorumlara ortam yarattığı zaman ve mekanlarda ise kimliğimiz özgünleşir, özgürleşir. Bu geçişler ve harmanlar çeviridir, çeviri içerir. Köylüyken kentli oluveririz, bir yöreye aitken belli bir meslek grubuna geçeriz, tek bir kültürde doğduğumuzu düşünürken zamanla içimizdeki çokkültürlülüğü keşfederiz. Profesyonel çevirmen olarak da işte tam bunu yaparız: Bir göçmen kampında uluslararası yardım kuruluşu temsilcisine göçmen kadınının deneyimlerini aktarırken kadının acılarını, korkularını yaşarız, ama aynı anda ya da kısa bir süre sonra görevlinin çözüm odaklı bakış açısıyla göçmen kadınlar arasında en zor durumda olanlara öncelik tanınması gerektiğini düşünür, bunu kendi acısını dünyanın merkezine oturtmuş kadına da iletiriz. Bazen bir oyun çevirirken bir karakterle o kadar yakın ilişkiye gireriz ki o kişiliğin içine dalarız, tam olarak kendimizi metne teslim ederiz, ama aynı zamanda da metni sahiplenir, o kişiliği egemenliğimiz altına alırız. Öte yandan bir konferans sırasında kabinde kürsüdeki konuşmacının sesi olarak aslında inanmadığımız, hatta eleştirdiğimiz görüşleri telaffuz ederken kendimizi ne kadar denetim altında tutsak sesimiz titreyebilir, konuşma hızımız, nefes alma şeklimiz değişebilir. Rolümüzü oynarız ama amaçlı yapmasak da bilinçaltımızın yönlendirmesiyle, vücudumuz aracılığıyla rolden çıkmamızı, yabancılaşma yaşamamızı, yani başkaldırı işaretleri vermemizi de engelleyemeyebiliriz. Bu dönüşüm ve devşirimler bazen acılı, bazen coşkulu geçer, bazen başarılı bazen ise hazin sonuçlar doğurur. Bu yüzden her zaman bir role ‘hayır’ demeyi de öğrenmeli.

Çevirmenlerin arkalarına saklandıkları kaynak kültürler ve diller, özgün eserler, yazarlar, konuşmacılar artık duvar gibi sağlam ve sarsılmaz olmaktan çıkıp geçişken, esnek, çoğul, şeffaf, yamalı, çoksesli ve akışkan olmaya başladı. Çevirmenlere bu durumda ürkekliklerini şöyle bir üzerlerinden silkip atmak, renk, tat ve koku kazanmak, vücut bulmak düşer. Yıkılmaz yakılmaz bir durallığın arkasına tünemişken herkesin gözünün önüne çıkmak hem yürek, hem yol yordam ister. Susturulmuş kimliğin rahatlığı da var kuşkusuz. Özgürlük iyi hoş da yapışık kardeşi sorumluluk ağır bir bedel. Karanlıkta ve başkasının sırtı arkasında işlenen suçlar da yaratılan yenilikler de bağlamaz. Bilinçsiz çevirmen ‘ama yazar öyle demiş’, ‘ama konuşmacı öyle dedi’ der; yüzeysel oyuncu ‘ama Shakespeare Lady Macbeth’e öyle dedirtmiş’ ya da hatta ‘ama Lady Macbeth öyle der’ diye kaçar sorumluluktan. Sorumluluğu taşımayı, özgürlüğü kullanmayı öğrenmek lazım. Bu tutum gökten zembille inmez. İyi çevirmen iyi bir oyuncu gibi eğitim ister, prova ister. Çevirmenin de oyuncu gibi vücudunu, sesini, sözlü ve sözsüz ifade gücünü, zihnini, duygularını, bilinçaltını çalıştırma, yani uyandırma ihtiyacı var. Kişiler, kişilikler; toplumsal, yöresel, kültürel kimlikler arasında gidip gelmek antrenman işi. İyi çevirmen de, iyi oyuncu da iyi sporcu gibidir aslında, biraz yetenek, yatkınlık zarar etmez ama asıl iş egzersizde, deneyimlemede yatar. Bir de coşkuda, şevkte. Bu yüzden çeviriyi bu denli çoğullaştırdığımız bir çeviribilimde çeviri pedagojisi de aynı şekilde genişlemeli. Birçok disiplinden yararlanmalı, artık gerçek disiplinlerarası etkileşime girmeli. Çeviribilimci ve çeviri pedagogu sadece kendini ezik ve eksik hissettiği için almamalı başka araştırma alanlarından yöntemler ve yaklaşımlar. Çevirmen oyuncu gibidir dedim. Karakterler arasında gidip gelmekle kalmadığı için aynı zamanda etnolog, antropolog, sosyolog gibidir. Biraz da tarihçi yanı vardır. Etkinliğini kültürlerin, toplumların, toplulukların ara alanlarında sürdürür. Bir kültürü bir diğerine aktarmaya, anlatmaya, yakınlaştırmaya çalışır. O sözkonusu kültürü, ki o kültür de yine bir ‘parçalı kilim’dir, mümkün olduğunca derinden tanımak için çabalar. Bu gayreti sırasında o kültürü yeniden okurken kurgular, şekillendirir, yaşatır, hep kendi bakış açısından yola çıkarak.

(Varlık , Haziran 2006.)

DOSYA: ÇEVİRİNİN SINIRLARI VE ÇEVİRMENİN SORUMLULUKLARI

Giriş Yazıları: Çevirinin Sınırları ve Çevirmenin Sorumlulukları – Dilek Dizdar * “Şair Kadar Çevirmen Var” – Sabri Gürses * Yazılar: Çeviri Eğitimi – Ayşe Nihal Akbulut * Şiiri Şairler Çevirmeli – N. Berrin Aksoy * Çevirmen Bütün Vücuduyla Çevirir – Şebnem Bahadır * Avrupamerkezcilikten Uzak Çeviri – Özlem Berk * Aşk Dört Harfli Bir Sözcüktür! – Alev Bulut * Kültür ve Düşünce Metinleri Çevirmenliği – Elif Daldeniz * Uzmanlık Çevirisi – F. Sâkine Eruz * Çevirinin Ötekisi – Theo Hermans * Çevirmen Makine mi? – Ülker İnce * “Farklı” Dünya Görüşleri, “Farklı” Çeviriler… Ve Kuran Çevirileri – Ayşe Banu Karadağ * Çeviribilime İhtiyaç Duyanların Çevirmenler Olması Gerek – Turgay Kurultay * Çeviriye Bilimsel Bakış Ve Türkiye’deki Gelişmeler – Turgay Kurultay * Çeviri Çocuk Edebiyatı ve Çocuk Edebiyatı Çevirisi Üzerine – Necdet Neydim * “Yerelleştirme”nin Tanımı – Işın Bengi Öner * Popüler Kültür ve Çeviri – Betül Parlak * Çevirmenin Özgürlüğü – Çağlar Tanyeri * Çeviribilim Açısından Edebiyat Çevirisi – Çağlar Tanyeri

Daha fazla Kuram, Tarih
“Farklı” Dünya Görüşleri, “Farklı” Yorumlar, “Farklı” Çeviriler… ve Kuran Çevirileri

Farklı dünya görüşleri farklı çeviriler doğurabilir mi? Böyle bir durumda kaynak metnin ortadan kalktığı, birçok kaynak metnin doğduğu söylenebilir mi?...

Kapat