Avrupamerkezcilikten Uzak Çeviri

Posted by on Haziran 1, 2006 in Kuram, Tarih

Türkiye’nin batılılaşma sürecinin çeviri yoluyla olduğu şeklinde yaygın bir görüş var. Çeviri tarihi içinde bu doğrulanan bir görüş mü? Sizce geçmişten günümüze yayıncılık sektörünün içinde çeviri nasıl bir yere sahip olmuş ve buna bakarak, yayıncılık ve çeviri ilişkisi gelecekte nasıl olacak?   Türkiye’de çeviri etkinliğini Batılılaşma hareketiyle ilişkilendirmenin genel olarak kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Ancak bundan, Türkiye’de çeviri etkinliğinin Batılılaşmayla birlikte başladığı gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Ülkemiz çok zengin bir çeviri geleneğine sahiptir. 19. yüzyılın ortalarından başlayarak, Batı’dan yapılan yazın çevirilerinin Türk kültürünün biçimlenmesinde önemli bir yere sahip olduğu doğrudur. Ancak yazın alanında olmasa da, 19. yüzyıldan önce de başta teknik metinler olmak üzere Batı dillerinden ve Anadolu’da 13. yüzyıldan başlayarak Arapça ve Farsça’dan yapılan çevirilerin Türk kültürünün biçimlenmesinde önemli rol ve işlevi olduğunu söylemek gerekir. Bu bağlamda, Saliha Paker, Zehra Toska, Nedret Kuran-Burçoğlu, Cemal Demircioğlu, Walter G. Andrews ve Victoria R. Holbrook gibi çeviribilimciler ve Eski Türk Edebiyatı uzmanları Osmanlı’daki çeviri etkinlikleri ve Osmanlı kültürünün oluşumunda çevirilerin işlevi konularında yaptıkları çalışmalar ve yürüttükleri ortak projelerle daha önce gözden kaçmış ya da ihmal edilmiş bir alana ışık tutmaktadırlar. Öte yandan, Türk modernleşmesinin tezahürü olarak tanımlayabileceğimiz Batılılaşma hareketinde çevirilerin temel araç olarak işlev gördüğünü söylemek de yanlış olmaz. Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı etkisi ve Batı’nın özellikle askeri alandaki gücü 17. yüzyılda hissedilmeye başlamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde ise Batı’ya artık daha üstün bir statü tanındığı söylenebilir. Nitekim Batı’dan yapılan çeviriler de bu ilişkilere paralel olarak şekillenmiş ve Batı dünyasından ilk yazınsal çeviriler, Osmanlı devletini ve toplumunu modernleştirmeyi amaçlayan ilk bilinçli Batılılaşma hareketi olarak tanımlanan Tanzimat döneminde gerçekleştirilmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Batı’dan yapılan bu ilk çevirilerle Osmanlı kültür dünyasına Batı etkisinin yeni kavram ve fikirlerle birlikte girdiğini, yeni Türk edebiyatının da buna bağlı olarak geliştiğini görüyoruz. Bu çeviriler, erek yazın dizgesine roman ve tiyatro gibi yeni türler ve konular kattığı gibi, dili ve sözcük dağarcığını da geliştirerek sade bir düzyazının gelişimine yardım etmiştir. Aydın kesim fikirlerini, düzyazı, özellikle de roman aracılığıyla daha geniş kesimlere popülerleşmiş bir biçimde yayarak halkı eğitmeyi ve bir kamuoyu oluşturmayı amaçlamıştır. Öte yandan, yapılan bu çeviriler sayesinde Türk okurları kendileri için daha önce yabancı olan bazı Avrupa örf ve adetleriyle de tanışmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Batılı modelleri izleyen bilinçli ve planlı bir merkezî devlet politikası sayesinde çeviri etkinliği çok önemli bir yere sahip olmuştur. Genç Cumhuriyet’in modern, Batılı ve laik bir Türk ulusu yaratma çabaları Avrupa’nın kültürel değerlerini reddederek değil, İslam ve Doğu dünyasıyla bağlarını gevşetmesiyle ve kendine Avrupa kültür ve uygarlığı içinde bir yer istemesiyle temellenmiştir. Böylece, Avrupa kültürünün bir parçası olmak isteyen Türkler için bu kültürün kaynaklarını öğrenmek bir zorunluluk olarak kendini göstermiştir. Bu bağlamda, Cumhuriyet’in temellerinin Türkiye’deki sosyo-kültürel hayatın her alanını etkileyen Batı’dan yapılan çeviriler üzerine kurulduğunu da söylememiz mümkün gözükmektedir. Bu çerçevede, 1940 yılında kurulan Tercüme Bürosu özellikle Batı uygarlığının temelleri olarak görülen antik Yunan ve Latin eserlerinin ve klasiklerin çevrilmesine öncelik vererek ülkenin Batılılaşma hareketinin kültürel ayağında çok önemli bir yer tutmuştur. Büro başta Yunan, ardından Fransız klasiklerine öncelik vererek 1940-1967 yılları arasında binden fazla kitap çevirip yayımlamıştır.
Değinilmesi gereken bir başka nokta da, çevirilerden söz ederken sadece Batı dünyasından aktarılan yazılı metinleri düşünmenin yeterli olmayacağıdır. Batılılaşma hareketinin bir parçası olarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında kültürün başka biçimlerinin de aktarılmasının söz konusu olmuştur. Örneğin, 1926’da İstanbul’daki Darül Elhan’ın ismi Konservatuvar’a çevrilmiş ve belediye konservatuarında Batı müziğine verilen önemin gittikçe artmasıyla birlikte Türk müziği bölümü 1927’de kapatılmıştır. Özellikle 1923-1950 yılları arasında orkestralar, tiyatro, bale, opera gibi Batılı kültür kurumlarına büyük önem verilmiştir. Buna göre, gösteriler büyük ölçüde Batılı bestecilerin eserlerinden ya da Batılı oyunların çevirilerinden oluşmaktadır. 1941-1947 yılları arasında Carl Ebert’in yönetimindeki Devlet Tiyatrolarında 19 oyun sergilenir. Bu oyunlardan sadece bir tanesi özgün eserdir; diğerleri ise başta William Shakespeare’in Julius Caesar’ı, Johann Wolfgang von Goethe’nin Faust’u, Sophokles’in Kral Oidipus’u olmak üzere çeviri oyunlardır.
Ankara Radyosu bile Türk müziğinin teksesli yapısının genç Cumhuriyet için uygunsuz olduğu iddiasıyla Klasik Batı Müziği yayını yapmaya zorlanmıştır. Nitekim, Ankara Radyosu’nda 1947-1950 yılları arasında yayınlanan programlar arasında Klasik Batı Müziği’nin oranı Türk Müziği’nden fazladır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok-partili sisteme geçişle birlikte başlayan yeni dönemde siyasi güç dengelerinde değişiklikler olduysa da Türkiye’nin Batılılaşma isteğinde temel bir değişiklik olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim bugün Avrupa Birliği’ne katılım konusunda gelinen nokta da bunu doğrulamaktadır. 1950’li yıllardan itibaren değişen sosyo-politik şartlarla birlikte çeviri politikalarında değişimler olsa da çeviri eserlerin yayımcılığımız içinde her zaman çok önemli bir yer tuttuğunu söylemek gerekir. Özellikle 1960’dan başlayarak Türkiye’nin siyasi koşullarına bağlı olarak, yazınsal eserlerin yanı sıra pek çok politik ve felsefi yabancı eser çevrilmiş ve yayımlanmıştır. Böylece, “dış kaynaklı” pek çok akım, fikir hareketi ve ideoloji yine çeviriler yoluyla Türkçe’ye ve Türk kültür ve düşünce dünyasında girmiştir. Dönemin siyasi duruşuna bağlı olarak çevrilmek için seçilen eserler değişse de çevirilerin rol ve öneminin azalmadığını, aksine çeviri yayınlarda belirgin bir artış olduğunu görüyoruz. Türkiye’deki değişen sosyo-politik güç dengeleri Batı’nın algılanma biçimini de etkilemiştir. Yüzyıldan fazla bir süredir “Batı” ulaşılması gereken bir modeli oluşturmuştur. Oysa, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki kuşak, yeni kimlik arayışlarına girerek kendine yeni modeller aramaya başlamıştır. Bunun sonucu “Batılı” ve “Türk” kimlikleriyle ilgili farklı görüşlerin şekillenmeye başladığını söyleyebiliriz. Nitekim özellikle 1980’lerin ortalarından beri Türk dizgesinin izlediği modeller Batı kavramının kapsamını da genişleterek çoğalmıştır. Daha da önemlisi, Türkler kendilerini artık sadece Batı’ya karşı değil, başka kültürlere karşı da değerlendirmeye ve tekrar tanımlamaya başlamıştır. Türkiye aynı zamanda, “hümanizm” ve “evrensellik” gibi kültürel kimlikle ilgili kabul edilmiş pek çok Batılı nosyonu sorgulamaya başlamıştır. Bunun sonucu olarak, Batı’nın modernleşme paradigmasının reddedilmesi, 1980’lerin sonlarında başlayan ve döneme damgasını vuran hareketlerden biri olmuştur. Bu yeni ideolojilerdeki (İslam, radikal ulusçuluk, vb.) tek Batılı unsur Batılı teknoloji ve bilimin benimsenmesi olmuştur. 1980’lerin başlarından beri, ödül almış romanlardan popüler çok satanlara kadar, sosyal bilimler, tarih, felsefe, psikoloji, toplumsal cinsiyet araştırmaları ve çocuk edebiyatını da kapsayan çok geniş çeşitlilikte çeviriler yayımlanmaktadır. Aynı zamanda yayın sektörünün seçim yelpazesini -gerek kaynak dil gerek de kaynak kültürleri çeşitlendirip- daha geniş tutarak daha az Avrupa merkezci bir tutum izlediğini söylemek de yanlış olmaz. 1980’lerden bu yana ortaya çıkan tablo Türk yaşamının her alanındaki çoğulculuğu değerlendirmek için pek çok seçenek sunmaktadır. Nitekim Türk toplumundaki bu çoğulculuğun tanınması, ulusal kimliği Batı dünyasında arayan daha önceki ideolojilerin başarısızlığına bir cevap olarak da açıklanabilir. Dolayısıyla, bu dönemlerdeki çeviri politikaları ve stratejileri bu çerçevede incelenmelidir. Yayıncılık sektörünün her dönemde değişen kültürel ve siyasi ortamdan -hele bu sözde globalleşme çağında- etkilendiğini ve kendini ona göre yeniden konumladığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda, özellikle son yirmi yılda çevirinin yayıncılığımız içindeki yerinin betimleyici ve tümü kapsayıcı çalışmalarla incelenmesinin Türkiye’nin bu dönemde hem sosyo-politik hem de kültürel alanda yaşadığı değişimleri göstermek açısından da çok ilginç sonuçlar vereceğini düşünüyorum.(Varlık , Haziran 2006.)

DOSYA: ÇEVİRİNİN SINIRLARI VE ÇEVİRMENİN SORUMLULUKLARI

Giriş Yazıları: Çevirinin Sınırları ve Çevirmenin Sorumlulukları – Dilek Dizdar * “Şair Kadar Çevirmen Var” – Sabri Gürses * Yazılar: Çeviri Eğitimi – Ayşe Nihal Akbulut * Şiiri Şairler Çevirmeli – N. Berrin Aksoy * Çevirmen Bütün Vücuduyla Çevirir – Şebnem Bahadır * Avrupamerkezcilikten Uzak Çeviri – Özlem Berk * Aşk Dört Harfli Bir Sözcüktür! – Alev Bulut * Kültür ve Düşünce Metinleri Çevirmenliği – Elif Daldeniz * Uzmanlık Çevirisi – F. Sâkine Eruz * Çevirinin Ötekisi – Theo Hermans * Çevirmen Makine mi? – Ülker İnce * “Farklı” Dünya Görüşleri, “Farklı” Çeviriler… Ve Kuran Çevirileri – Ayşe Banu Karadağ * Çeviribilime İhtiyaç Duyanların Çevirmenler Olması Gerek – Turgay Kurultay * Çeviriye Bilimsel Bakış Ve Türkiye’deki Gelişmeler – Turgay Kurultay * Çeviri Çocuk Edebiyatı ve Çocuk Edebiyatı Çevirisi Üzerine – Necdet Neydim * “Yerelleştirme”nin Tanımı – Işın Bengi Öner * Popüler Kültür ve Çeviri – Betül Parlak * Çevirmenin Özgürlüğü – Çağlar Tanyeri * Çeviribilim Açısından Edebiyat Çevirisi – Çağlar Tanyeri

Daha fazla Kuram, Tarih
Çevirmen Makine mi?

Aşağı yukarı 1980’li yıllarda çeviri ve edebiyat dergilerinde çeviri kuramlarından yoğunlukla söz edilmeye başlandığı zaman, yazınsal çeviri eleştirilerinde “sadakat” ve “üslup” kavramı fazlasıyla öne çıktı. Çevirmenler yazarın üslubuna sadık kalıyoruz diye, okunmaz, karmakarışık metinler ürettiler. Bu arada, aslında karışık olmayan metinleri, o metinlerin yazıldığı dilin yapılarına sadık kalarak karmakarışık hale getirdiler. Üslubun ne olduğu konusunda açık bir düşünceleri olmadığı, üslupsuz çeviriler yapmalarından anlaşılıyordu. Çevirmenlerin bazıları hala bu sorunları yaşıyor. Her şeyi yerli yerine oturtabilmeleri için bilgiye gereksinimleri var. Hem de çok bilgiye: metin bilgisi, dil bilgisi, üslup bilgisi, kültür bilgisi, algılama bilgisinden tutun da tarih coğrafyaya kadar. Sonuçta hep aynı noktaya geliyoruz. Çevirmenlik çok donanım gerektiren, entellektüel bir uğraş. Öyle iki satır yazı bile yazamayanların kalkışacağı bir iş değil.

Kapat