Dimitri Bavilski: “Taşrada Kral Azdır”

Posted by on Aralık 17, 2009 in Rusyadan

Dimitri Bavilski: 1969’da Çelabinsk’te doğdu. Rus yazar, edebiyat bilimci, eleştirmen, gazeteci. 1993’te Çelabinsk Devlet Üniversitesi’nden mezun oldu, aynı üniversitede, ünlü edebiyat profesörü M. İ. Bent danışmanlığında edebiyat doktorasını tamamladı. 1996’dan beri Rus Yazarlar Birliği ve Rus Edebiyatçılar Fonu üyesi.

1995-1999 yılları arasında Çelabinsk’te yayınlanan Uralskaya Nov (Уральская новь) ve Perm’de yayınlanan Nesovremennıye Zapiski Dergilerinde Genel Yayın Yönetmeni yardımcısı olarak çalıştı. 1997-1999 yılları arasında Çelabinsk Akademi Drama Tiyatrosunun edebiyat bölümünün başkanı olarak görev yaptı.

Eleştiri, deneme ve makaleleri Literaturnaya Gazeta ve Nezavisimaya Gazeta, İzvestiya, Kommersant, Sevodnya gazetelerinde ve Znamya, Oktyabr, Ural, Arion, Novıy Mir, NLO, Drujba Narodov, Uralskaya Nov, İnterpoeziya, Novıy Bereg, Zerkalo, Novaya Yunost, Deti Ra, Postskriptum, Kommentarii, Literaturnoye Obozreniye, Komod, Mitin jurnal, Solo, Novoye Literaturnoye Obozreniye, Teatralnaya Jizn, Srtastnoy Bulvar gibi edebiyat dergilerinde yayınlandı.

Vzglyad Dergisi (Взгляд) kültür bölümünün baş editörü olarak çalıştı. 2000 yılından beri, aylık yayınlanan politika dergisi Uralskaya Paradigma’nın Genel Yayın Yönetmeni. Rusya’da verilen A. Grigoryev, Debyut, Natsionalnıy Bestseller, İllyuminator, Ulov Edebiyat Ödüllerinde jüri üyeliği yaptı.

1996’da A. N. Yakovlev Fonu tarafından Rusya’nın en iyi genç eleştirmeni dalında ödül aldı. 1998’de Kultura Gazetesinin Gazetecilik ödülünü aldı. 2006 Novıy Mir (Новый Мир) Dergisinin verdiği ödüle layık görüldü. Moskova’da yaşıyor. www.chaskor.ru sitesinin kültür bölümünden sorumlu.Şiir Kitapları: Çağdaş Ural Şiiri Antolojisi (1998), Seyahat İmkansızlığı (1990), Tonsilit (1993).

Romanları: Babil Kütüphanesi (1998), Solanales Ailesi (2000), Patates Yiyicileri (2001), Öncelik Meleklerin (2002), Nodelma (2003).

Diğer Kitapları: Pavel Rabin Özel Dosyası (Viktor Noviçkov’la birlikte, 2000), Oleg Kulik’le Sohbetler (2002-2003).

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı?

Eleştiriyle.Yazın türleri arasında en ihtiyaç duyulanı eleştiriydi çünkü. Çok okudum, bir o kadar da yazdım. Sonra, en az okuduklarım kadar iyisini ben de yazabilirim diye düşündüm. Denedim. Beğenildi. Hep bir ayağımızla bağlı bulunduğumuz, kurguladığımız dünyanın kendisiydi asıl beğenilen. En az bir roman yazan insanlar bilir, yazar artık tümüyle bizimle birlikte olamaz, çünkü bir ayağı kurduğu dünyanın içindedir hep. Yazarları gözlemlerseniz ne demek istediğimi anlarsınız.

Şiir yazmayı neden bıraktınız? Belki de yazıyorsunuzdur ama yayınlamadığınız kesin.

Şiirle ilgili her şeyi, nasıl kendi kendilerini oluşturduklarını, benden öte olduklarını anladığımı düşünüyorum. Çok ilgimi çekmiyor şiir. Bugünkü şiirlerin alışılmışın biraz dışında gözüktüğünü varsaymak da pekala mümkün. O zaman bloğuma yazdığım yazıları, hatta makaleleri bile bu türün içine dahil etek mümkün. En azından ben böyle düşünüyorum.

Çelabinsk’ten Moskova’ya taşındınız. Çelabinskliler sizden, eserlerinizden ne kadar haberdar?

Bu soruya Çelabinskliler cevap vermeli. Şehrim ve şehrimin kültürü için çok emek sarfettiğimi düşünüyorum. Kalıcı oldu mu, boşa mı kürek çekildi bilmiyorum. Geçmişimden şimdiki yaşamıma mani olmaması için özellikle uzaklaştım, ama gördüğünüz gibi metinlerime herkes ulaşabiliyor, bir Türk olarak siz bile ulaştığınıza göre. Urallılar da Türklerden geri kalmaz sanırım bu konuda. Yeter ki istenilsin.

Popülerliğe nasıl bakıyorsunuz?

Kendimi popüler saymıyorum. Büyük tirajllı, bestseller kitapların yazarı değilim. Herkes gibi normal bir yaşam sürüyorum. İstediğim gibi vakit geçirmeyi seviyorum, popüler insanların tam olarak kendilerine ait olmadığını düşünüyorum.

Kitaplarınız Avrupa dillerine çevrildi. Çevirmenlerinizi siz mi seçtiniz, yoksa çevirmenler mi sizi buldu?

Yayınevi seçti. Bu sürece yazarın çok fazla etkisi olmuyor ama çevirmenlerinin hepsiyle çalışmaları sırasında güzel arkadaşlıklar kurduğumu söyleyebilirim.

Sizi gazetecilik mi, yazarlık mı daha çok çekiyor? Vladimir Sorokin, Boris Akunin ve daha birçok ünlü Rus yazarla röportajlar yapıyorsunuz, neden kimse sizi reddetmiyor? Yazarlara özel bir yaklaşımınız mı var?

Birkaç röportaj kitabım yayınlandı, gazetecilik tecrübem var. Bu yüzden reddetmiyor olsalar gerek. Ekmeğimi gazetecilikten çıkarıyorum. Maalesef, edebiyat insanın yaşamını sürdürebieceği bir araç değil. Yazmak, yayınlamak, dergi, gazete yapmak hoşuma gidiyor, çağdaş sürecin merkezinde olmamı, nabzını yoklamamı sağlıyor.

Okuma zevkinizi, ilginizi hangi kriterler belirliyor? Başucu kitabınız var mı? XIX., XX., XXI. yy. yazarlarından hangileri vazgeçilmezleriniz arasında?

Edebiyat eleştirileri yazdığım dönemde çağdaş edebiyatı çok okudum ama fazla beslenemedim. Şimdi zamanın sınadığı kitapları tercih ediyorum. Ne kadar uzun süre geçerse, bu kitapların gerçekliklerini anlamamız için o kadar şansımız artıyor, anlatabiliyor muyum? Hâlâ eskisi gibi okunuyorsa insanların onlara hala ihtiyacı var, sağlamlıklarının garantisi var demektir. Benim başucu kitaplarım: Dostoyevski‘nin romanları, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde kitabı ve Seneca‘nın Ahlaki Mektuplar‘ı.

Van Gogh’tan esinlenerek yazdığınız, ressamın ünlü tablosuyla aynı adı taşıyan romanınız Patates Yiyicileri‘ndeki üslübunuz hayli değişik.. Bütün tipler oldukça ilginç ama maalesef ümitsiz ve hüzünlü.. Roman yaşı ilerlemiş, aile sorunlarıyla boğuşan bir kadının ağzından ben anlatımıyla yazılmış. Bu kadının iç dünyasını çok başarılı yansıtmışsınız. Nasıl bir tecrübeyle başarabildiniz bunu?

Gerçek bir erkek kadınları anlayabilmeli, yoksa onlarla ortak bir dil bulmamıza olanak yok. Kadınlar hakkında ne düşünüyorsak onları hayata geçiriyoruz, gözlemliyoruz, çeşitli çıkarımlarda bulunuyoruz. Kadın tiplerini, bu cinse duyduğum ilgi, minnet ve saygıdan dolayı özellikle oluşturuyorum.

Romanlarınızda merkezin dışında kalan şehirlerdeki hayatlar neden bu kadar neşesiz, kederli? Güneş bile bir ya da iki kez beliriyor ancak..

Çünkü bu şehirler hiçbir zaman merkezde bulunmuyor. Merkez başka bir yerde bulunduğu için de taşra deniliyor buralara. Fransız krallarının mottosunu hatırlayın: “Ben nerdeysem güneş oradadır”. Taşrada kral çok azdır. Krallar genellikle başkentlerde yaşar.

Romanlarınızda olayların geçtiği yerleri, iç ortamları tasvir etmiyorsunuz, romanı okurken olayın geçtiği yeri: odayı, salonu, garı ya da galeriyi kendimiz hayal etmeye çalışıyoruz. Romanlarınızın bu yönünü ilginç buldum, özellikle mi böyle oluşturuldular diye düşündüm. Sahi nasıl başardınız bunu?

Bilmiyorum ama özenmeye çalıştım. Olay yerinin “ölçülerini” aktarmak için bazı yöntemler var fakat bu bilinçli bir şekilde ortaya çıkmıyor, bunun nasıl yapıldığını anlatmam biraz güç. Bildiğiniz gibi kitap çoğu zaman kendi kendisini yazıyor, bunun için sadece bir dürtü yetiyor..

Romanın sonu şaşırttı beni, biraz mistik, kahramanın sonu belli değil. Patates Yiyicileri romanınızı kastediyorum. Finali özellikle mi bu şekilde oluşturdunuz?

Baştan beri kendini tüketen birinin içinde bulunduğu durumda finalin nasıl olması gerektiğini bilemedim. Kahramanım Lidiya Albertovna’yı onu intihara zorlayamayacak kadar çok seviyorum. Bu çok zalimce olur diye düşündüm, bu yüzden hayatını kurtarmaya çalıştığımı varsayalım..

Yine Patates Yiyicileri romanınızın başında kimse özgür değildi, herkes eski stereotiplerin etkisindeydi. Roman mistik bir biçimde bitmesine rağmen eski Rusya’nın herşeye rağmen yeni, batılı, özgür Rusya’yı kabullenemediği hissi uyanıyor insanda. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmamak için romanı bu şekilde bitirdiğinizi düşünebilir miyiz?

Konuyu herkes farklı okuyabilsin diye özellikle böyle yazdım romanı. Romanlarımda tam olarak neler olduğunu bilmiyorum çünkü kahramanlarla, tiplerle üst perdeden konuşmuyorum, onlarla eşitim anlatabiliyor muyum? Bu yüzden herhangi bir okur ne bilirse ben de o kadarını biliyorum.

Tam da gerçek hayatta olduğu gibi, tanıdıklarımızın hayatlarını belli sınırlarda bilebiliyoruz, her şeyi bildiğimizi iddia edemeyiz. Kitaplarımda da öyle, kahramanlarımı kenardan seyrediyorum, gerçek hayatları nasıldır bilmiyorum.

Biraz da diğer romanınızdan bahsedelim. Rusya’da hemen hemen herkesin üşenmeden yazılar yazdığı bir bloğu var. Dünyada bu bloglar üzerine roman yazan ilk yazar belki de sizsiniz. Romanınıza seçtiğiniz isim: Öncelik Meleklerin. Format Dışı. İnsana ilk başta bir fikir vermiyor, neden böyle muğlak bir adı var bu romanın?

“Format dışı” yayınevinin ticari kaygı gütmeden çıkardığı roman serisinin adı. Kitapların iyi satılması için romanlar belli bir formatta olmalı ve bu ticari formatın (polisiye, beyaz dizi vs.) sınırlarını aşmamaya azami özen gösterilmeli. Ciddi edebiyat sınırları bilmez ve de bilmek zorunda değil, bloglar ve tiyatroyla ilgili romanımın çıktığı seri bu yüzden böyle adlandırılıyor.

“Öncelik Meleklerin” cümlesini ilk kez, Los Angeles’lı bir basketbol takımıyla ilgili bir Amerikan filminde duymuştum, birden yalnızlığıyla baş etmeye çalışan yalnız aktiristle ilgili bir roman konusu oluşuverdi kafamda..

Bu konuyu (blogları kastediyorum) devam ettirmeyi düşünüyor musunuz?

Dünyada bloglarla ilgili yazılan ilk roman oldu bu kitap. Bu konuyla ilgili yazabileceğim ne varsa yazdım diye düşünüyorum. Üstelik teknoloji öyle hızla ilerliyor ki, artık bloglarla ilgili değil, değişik konularla ilgili romanlar yazmak lazım. Bakın kahramana gelen o mektuplar bile ne kadar eskidi..

Aklıma orjinal fikirler düşerse yine yazarım. Fakat önemli olan bu “zımbırtılar”değil, davranışları insanlık tarihi boyunca değişmeyen insan var merkezde..

Öncelik Meleklerin romanınızda bir nebze olsun ilginç denilebilecek bir erkek tipi yok, hepsi inanılmaz derecede nahoş. Gogol’ün Ölü Canlar romanında bir tane bile olumlu karakter olmaması gerçekten de uykularınızı mı kaçırıyor?

Taşra tiyatrosunda artist olan kahramanımın boğucu hayatını bu tür edebi araçlar üzerinden anlatmak istedim aslında. Kahramanımız ona gönderilmeyen, yanlışlıkla kendisine gelen aşk mektupları almaya başlıyor ve mektupları kimin gönderdiğini ya da kime gönderildiğini bulmaya çalışıyor.

Romanda çok olay var, eğer dikkat ettiyseniz aslında aktrisin hayatında birşey olduğu yok, patinaj yapıyor, olduğu yerde dönüp duruyor. Gerçek bir hayat süremeyen, hayal dünyasında yaşayan insanların, hayatı tam da böyle yaşadığını düşündüm, bir yandan tiyatroyu, diğer yandan blogları tasvir etmem bu yüzdendi.

Yazı anlamında geleceğe dair planlarınız nelerdir, şu an ne üzerinde çalışıyorsunuz?

Yeni bir roman var kafamda, kısa bir süre önce Barselona’dan döndüm, orada aklımdaki bu roman için malzeme topladım. Yeniyıldan hemen sonra başlamak istiyorum. Tabii, eğer gazete ve dergilerim bana en azından altı ay kadar bir süreyi reva görürse..

Türkiye’ye geldiğinizi biliyoruz, ülkemizin nasıl bir intibası oldu sizde?

Türkiye gelenekleriyle, modernizasyonun gerekliliğiyle, geçmişi ve geleceğiyle, nüfuzu ve özgünlüğüyle, batı ve doğu arasına sıkışmışlığıyla Rusya’ya çok benziyor. Bu yüzden de Rusların ve Türklerin yaşamında çok fazla çelişki var, çelişki ve çatışkılar da edebiyatın beslendiği bir alan oluşturuyor bir bakıma.

Daha fazla Rusyadan
Peter Vail (Петр Вайль, 1949-2009)

Yazar, gazeteci, radyocu Peter Vail, 7 Aralık 2009 günü gözlerini sonsuza kapatırken, 1977’de başladığı “ göçmenliğini” ebediyete taşıdı.

Kapat