İntihal İnceleme Kurulu ve Çeviri Soykırımı

Posted by on Aralık 22, 2009 in Manşet, Yorum

Kuponlar

Beşinci Ulusal Yayın Kongresi’nin sonuç bildirisinde, Çeviri Politikaları komisyonunun önerdiği (aslında uzun zamandır gündemde olan) İntihal İnceleme Kurulu için çalışmaların başlatılması yolunda karar alındı (“Yayın piyasasında günümüzde çok yaygın olarak işlenen intihal suçuna karşı acil önlem alınması için meslek birlikleri teknik-bilim kurulu üyeleri, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri ve üniversitelerin çeviri bölümü öğretim elemanlarından oluşacak sürekli bir “intihal inceleme kurulu” oluşturulmalı ve kurulun çalışma giderleri fikri hakların güçlendirilmesine ilişkin kaynaklardan karşılanmalıdır.”). Ben bu komisyonun hazırlık tartışmaları sırasında, bu kurulun kurulmasına karşı çıktım. Kongreden böyle bir karar çıkmasına sevinmedim, ama üzülmedim de (gidebilseydim olumsuz oy kullanacaktım, ama herhalde sonuç değişmeyecekti),  sonuçta korkunç bir soykırım halini alan çeviri intihalinin önlenmesi için her çaba sonuna kadar değerlendirilmeli; bir ulusal yayın kongresinde böyle bir kurula ihtiyaç olduğunun kabul edilmesi bile, başlı başına bir çeviri kıyımı ya da soykırımı olduğunun kabulü anlamına gelmektedir, ki bu da iyidir. Fakat…

Kongrenin sonuç bildirisinin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından basına açıklandığı gün, Sabah gazetesinin İlköğretim ve Liselere yönelik 100 Temel Eser kitapları kampanyasının, kupon karşılığında verilen kitapları okurlara dağıtılıyordu. Bu ironik tesadüf bile, bir kurulun neden işe yaramayacağının, tersine, daha büyük sorunlara, sorunların ortadan kaybolmasına, görünmez olmasına yol açacağının açık bir kanıtıdır. Çünkü eğer bir resmi kurulun, bütün resmiyeti ve bürokratik yavaşlığıyla, çeviri intihaline vaktinde ve gereğince müdahale edeceği varsayılabiliyorsa, ülkemiz sınırları içinde bu kurulda yer alabilecek nitelikteki kişilerin, Sabah gazetesinin kampanya için kupon dağıttığı 40 küsur gün boyunca nerede olduğu sorulabilir? 40 gün boyunca dev reklamlarla, coşkulu manşetlerle kitap dağıttığını duyuran bir gazeteye, Yayıncılar Birliği hangi yayınevlerinin hangi kitaplarını dağıttığını, kitap künyelerinde hangi isimlerin yer aldığını neden sormamıştır; Kitap Çevirmenleri Birliği gazeteye kimin çevirilerini dağıttıklarını sormuş mudur (başka kampanyalarda bu yapıldı); üniversitelerin ilgili bölümleri, dil uzmanları, hatta dil bölümlerinin öğrencileri gazeteye telefon ederek, 39×50 kuruş, yani 20 TL’ye verilen 60 kitabın maliyetinin nasıl karşılandığını, hazırlananların bölüm kütüphanelerine koyabilecekleri gibi nitelikli eserler olup olmadığını sormuş mudur? Sanmıyorum, en azından ben bunların hiçbirini duymadım.

Peki, öyleyse, bir buçuk ay boyunca ulusal bir gazete kampanyasını görmeyen, ona müdahale etmeyen uzmanların, ulusal bir kurul oluşturulduğu, bu kurula fon ayrıldığı zaman birdenbire bunu görerek müdahale edeceklerine mi inanıyoruz? Nasıl olacak bu? Sözgelimi 39 gün boyunca (benim yaptığım gibi) kupon mu toplayacak kurul üyeleri, yoksa kurul birini mi görevlendirecek kupon toplamak için? Ya da daha en baştan, kampanya yapacak bir gazete projesini kurula teslim mi edecek, onay alarak mı yayın yapacak? Yoksa kurul her çeviri soykırımından sonra zararın boyutlarını mı rapor olarak açıklayacak? Şu kadar kişi kupon toplamış, şu kadar eve şu kadar kitap girmiş, şu kadar çevirmenin işi çalınmış, şu kadar çevirmene parası ödenmemiş, şu kadar genç, yaşlı, insan kültürel travma yaşamış (sözgelimi Dostoyevski’yi hamhumşaralop bir metinden okuyarak)?

Bunların olmayacağını biliyoruz. Fakat kurul bizde muteber bir şeydir, ne zaman bir iş yapmaya kalksak bir kurul toplanmasını öneririz, genellikle işleri bireylerin yapamayacağına, üç beş kişinin bir araya gelirse daha üstün olacağına inanırız. Oysa kurullar işlemez, ödül kurullarında bile ödül verilecek kişiler son gün belirlenir, üniversitelerin tez kurullarında bile sorgulanacak tezi okumadan gelen kurul üyeleri olur. Meslek birliklerinin kendi bünyeleri içinde zaten kurullar vardır, fakat o kurullar ya yetkilerini yetersiz bulmakta, ya da iç çalışma kurallarını düzene sokamamaktadır. Buna karşılık, bireyler var gücüyle çabalar, bir ilkeyi, sözgelimi dürüstlüğü, işte titizliği, çeviride doğruluğu varlık ilkesi belirlemiştir, yanlış gördüğü şeyi ona paye verildiği için değil, başka türlü var olamadığı için düzeltmeye çabalar, onunla uğraşır, karşı çıkar. Biz o bireylerin çabalarını lamba çevresindeki pervaneyi seyreder gibi bir hoşnutlukla seyreder, onların çabalarının meyvelerinden yararlanır, sonra o iş için bir kurul kurmanın, üç beş kişiyi bir unvan altında bir araya getirmenin daha iyi sonuç vereceğine inanırız. Getirmez: Ama biz, her alanda bireyleşmeyi bir moda gibi savunsak da, asıl iş yapma alanında bireyleşmenin önemli olduğunu kabul etmeyiz.

sabah-setiKurullar, belli bir sorun çevresinde, kısa süreli kurulmadıklarından, sözgelimi bir mahkemede geçici bilirkişilik gibi olmadığından hantaldırlar; kısa sürede rutinin ağırlığına yenilirler. Kapısında koruma olan binalar gibi haşmetli olurlar, dışarıdan bireylerin, kamunun denetiminden ve gözetiminden uzak kalırlar, şeffaflıkları, esneklikleri yoktur, sıradan bireye soğuk dururlar. Kısa sürede kendi özel iç ilişkilerini geliştirirler, bunları takip etmek güçleşir. O zaman onları değerlendirmek için ayrı kurullar önerilmeye başlar.

Kısacası, çeviri intihali ya da çeviri soykırımı, madem ki bir kurul gerektirecek düzeyde temel ve acil ulusal bir sorun olarak belirlendi, öyleyse bir kurulla çözüme kavuşturulamaz demektir. Bugün Türkiye’deki çeviri soykırımı, Kültür Bakanlığı’nın basının karşısına çıkıp Türkiye yurttaşlarını, kamusal ve özel kütüphaneleri, marketleri ellerindeki kitapları incelemeye davet etmesini gerektirecek düzeye gelmiş durumdadır. (Korsan ürünlerle mücadelenin vardığı nokta bu açıdan örnek sayılabilir.) İnsanlar, ucuz peynir tüketirken olduğu gibi, ucuz kitap alırken de bir kusurunun olabileceğini bilerek alıyorlar; bunu onların yerine düşünecek bir kurula ihtiyaç yok, mevcut kurumların sorumlu ve basit kararlar alıp uygulamasına ihtiyaç var. Marketler, kitapçılar, sahaflar sahte olduğu besbelli olan kitapları – 2-3 liralık kitapların niteliği belli değil mi?- satışa sunmayı sona erdirmeli; kitap dağıtıcıları bu kitapları piyasaya dağıtmamalı; yayıncıların, çevirmenlerin, yazarların birlikleri bu işleri yapanları bünyelerinden atmalı, saptadıkları her örneği kamuya açık seçik duyurmalıdır. Bu soykırım bir kurulun sessiz çalışmalarıyla sona erdirilemez, bütün bir toplum bir nükleer çökelti yemiş gibi zarar görmüşken, sorumlular açık seçik isimleriyle gösterilmeli, kamuoyu yapılan işte neyin yanlış olduğu ve nasıl cezalandırıldığı konusunda bilgilendirilmelidir. Eğer devlet ülkenin eğitim müfredatında klasik eserlerin okutulmasını önemsiyorsa, bunların toplumun bilinçlendirilmesinde önemli olduğuna inanıyorsa yapacağı şey basittir: ilk Türk Neşriyat Kongresi’nin kararıyla çevrilen ve yayınlanan eserleri tekrar yayınlamalı, ücretsiz ya da düşük ücretli olarak öğrencilere dağıtmalıdır. Devlet eğer istiyorsa bunu yaptıktan sonra yayıncılıktan çekilebilir, bu kitapları yayınlayarak ulusal yayıncılığa zararı değil  yararı olur ve böyle bir soykırım sonrası ulusal tedavi devlet tarafından yapılacak en “prestijli yayıncılık” olacaktır.

sabah-seti-3Ben bu son kampanyanın da, yani Sabah  kampanyasının da kuponlarını biriktirdim, Yayın Kongresi kararları açıklanırken gidip gazete bayisinden kitap paketini aldım. Kitaplar yanyana dizildiğinde, sırtlarında bir Atatürk resmi oluşuyor. Üç yayınevinin kitapları dağınık olarak kullanılmış kampanyada: Morpa Yayınları, Serhat Yayınları ve Akvaryum Yayınları. Akvaryum Yayınları’nın kitaplarının üstünde çevirmen ismi yok. Kitaplar özensiz, kötü basılmış, paketleri kolayca parçalanıyor (resimdeki gibi yerlere saçılıyor); ilk öğretim ve lise kitapları arasında bir denge yok, bazı ilköğretim kitapları lise kitaplarından kalın ve ciddi, bazı lise kitapları ilköğretim düzeyinde, kısaltılmış ve basit. Bir kültür kampanyası ya da yayıncılığı değil, bir çeviri tehciri ya da soykırımı hissi yayılıyor kitaplardan: “Biz buraya başka kitaplardan getirildik, aslında biz şu şu çevirmenin şu şu çevirisinde oturuyorduk, yerimiz yurdumuz iyiydi, sürdüler bizi oralardan buralara, kütüphanenizde çok yaşamayız biz” diye bağırıyorlar.

Ulusal İntihal İnceleme Kurulu kurulduğu zaman, bu kampanya setini kurula teslim edebilirim; ama bende tek bir kopya var, bütün üyelere dağıtabilmek için gazeteden bir kampanya daha yapmasını rica etmek gerekebilir. Ama kimbilir, belki tam da Ulusal Yayın Kongresi sırasında, 40 gün 40 gece tanıtımlarla yurda dağıtılan bu kampanya kitaplarını maddi ve manevi bedelini ödeyerek evlerden toplamak, Ulusal İntihal İnceleme Depoları’nda saklamak mümkün olabilir.

Daha fazla Manşet, Yorum
1001 Kültür, 1001 Dil ve Çevirmenler

Haliç Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü çeviribilimcileri ve çeviri çalışanlarını, Doç. Dr. Sakine Eruz'un musiki eşliğindeki bir etkinliğine davet etmektedir.

Kapat