Çeviriye Bilimsel Bakış Ve Türkiye’deki Gelişmeler

Posted by on Haziran 1, 2006 in Eğitim, Kuram, Tarih

(25 Şubat 1999, İstanbul Üniversitesi, Akşit Göktürk’ü Anma Toplantısı’nda yapılan konuşma. Bu konuşma 2000 yılında, Littera dergisinde yayımlanmıştır.)

 

Bugün artık bizde, özellikle de çeviri bölümlerinin kurulup yerleşmesiyle “çeviribilim”den söz etmek doğal hale geldi. Çeviri hakkında konuşurken kuramsal-bilimsel dayanaklar getirebiliyorsanız, önermelerinizin başına “çeviribilime göre” ibaresini koyabiliyorsanız, farklı bir konumdan konuşma hakkı elde etmiş oluyorsunuz. Bilim kurumunun işlevi açısından bu durum anlaşılır bir şey. Ancak olay burada bitmiyor. Genelde bilimin işlevi ve işleyişi sorgulanabiliyor. Ama özellikle çeviribilim kavramı tartışmalı. Sözgelimi onyıllarca çeviribilim alanında çalışmış olan Wilss yeni çalışmalarında çeviribilim teriminin tereddütsüz kullanılamayacağı görüşünde.[1] Toury çevresi de, bilim yerine öteden beri “translation studies” demeyi yeğliyor. Bu duruma bakıp çeviri araştırmalarının (veya biliminin) somut ve güvenilir sonuçları olmayacağı da düşünülebiliyor. Aslında bilim mi, değil mi tartışmaları edebiyatbilimdeki sorundan farklı değil. Bir açıdan da anlamlı bir tartışma değil. Bütün mesele bilimden ve çeviribilimden ne beklediğimiz. Evet, çeviri alanı öylesine farklı olgu ve durumları içeriyor ki, tüm bunları bir üst kavramda ve modelde birleştirme çabaları boşa çıkıyor, dolayısıyla alanın dizgeli ve bütünlüklü bir bilgisi oluşturulamıyor. Peki ille de oluşturulması mı gerekiyor ya da oluşturulana kadar beklemek mi gerekiyor?

Çeviribilimdeki bilim kavramı ne kadar tartışmalı olursa olsun, çeviriye de her konuya olduğu gibi bilimsel yaklaşmak sözkonusu olabilir. Benim üzerinde duracağım nokta da bu. Bu nedenle çeviribilim yerine çeviriye bilimsel bakıştan söz etmek istiyorum. Çok tartışmalı ve çözümsüz bir iş olarak görünen çeviriye bilimsel bakınca tartışmaları bitirip herkese gönül rahatlığıyla yol gösterilebileceğini bekleyemeyiz. Tersine, farklılıkların doğal olduğu, sorunların kaçınılmaz olduğu gösterilebilir. Çeviri öyle olmaz, çevirinin doğrusu budur diyen, sözgelimi çeviri olabildiğince aslını yansıtmalıdır diyen veya çeviri dili bozmamalıdır diyen yaklaşımların çeviri gerçeğinin bütününü yansıtmadığını görmek az kazanç olmasa gerek. Çeviriye bilimsel bakış, karşıt yaklaşımları ortadan kaldırmayacaktır; ama karşıt yaklaşımlardan hiçbirinin tartışılmaz olmadığını, gerçeğin ve olasılıkların bütününü yansıtmadığını gösterecek bir nesnelliği yakalayacaktır.

Bu fazla genel girişten sonra, bir örnekle “bilimsel bakış”tan çeviri özelinde ne anladığımı açmak istiyorum. Basit ve ilginç bir örnek bu.

1999 yılında sinemalarda Walt Disney yapımı, Mulan adlı bir çizgi film gösterildi. Mulan adındaki genç kızın geleneklere başkaldırarak kadınsı bir kahramanlık sergilediği bu film eski Çin’de geçiyor. Filmde Çinliler kültürün temsilcisi ve kendilerini Çin seddiyle yağmacılara karşı koruyorlar. Çin seddini aşıp Çin’e saldıranlar ise Hunlar. Ama herhalde filmi izleyen çocuklarımız bunun pek farkına varmamışlardır, çünkü filmin alt yazısında Çin’e Hunlar değil Moğollar saldırıyor.

Çeviri açısından bakılırsa, bu değişiklik maddi sayılacak bir değişiklik, ama Türkiye’de son derece doğal karşılandı. Burada öncelikle gerçeklik algısının ve dünya görüşünün rol oynadığı açık. Türkiye’de çocuklara gösterilen bir filmde Hunlar’ın kötünün timsali, tipik barbarlar olarak gösterilmesi belli hassasiyetlere çarptığı için kabul edilemez görüldü. Hunlar’ın Moğollar’a dönüşmesiyle bu tepki azaltıldı. Bu tepkiyi paylaşan için, filmin özgün biçimine sadakat gibi bir sorun olmasa gerek. Öte yandan film şirketi, bu değişiklikten ticari kaygılarla rahatsızlık duymadı, zaten filmin geneli açısından önemsiz görünen bir değişiklik. Ne var ki bu değişikliğin zaten doğal türden bir değişiklik olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim çeşitli açılardan tam karşıt bir tutum savunulabilir. Bir kere, yine milliyetçi bakışla, bu film ilk şekliyle gösterilirse, Türkiye’de Batılıların önyargıları daha iyi anlaşılır denebilirdi. Ya da Hunların kötü gösterilmesi karşısındaki hassasiyeti gereksiz bulanlar, veya tarihte Hunların gurur kaynağımız olduğunu kabul etmeyenler için böyle bir müdahale, bir sansür, bir çarpıtmadır. Bir diğer görüş, alıcıya güvenmek gerektiği olabilir. Tepkiyi göstermek alıcıya kalmalıdır, denebilir.

Bütün bu tutumların kendi gerekçeleri vardır, ama hiçbiri bilimsel bakışı temsil etmez. Nedeni çok basit: Tercihlerini doğal gereklilik olarak gördükleri için. Oysa tüm bu tepkisel tutumların dışına çıkıp çeviride ne oluyor, neden böyle oluyor sorusunu sorabiliriz. Bu soru nitel olarak farklı bir sorudur ve bilimsel konuma işaret eder. Çünkü artık doğru-yanlış ölçütüne göre hareket edilmez; çeviri bir olgu olarak incelenir. Yine örnekte kalırsak, böyle bir çeviri tutumunun hangi koşullarda ve hangi anlayışlar çerçevesinde ortaya çıktığını göstermektir artık amaç. Nitekim burada bir dizi etken dikkatimizi çeker: Türk toplumunun tarihsel bilgileri; ulusal konularda dış dünyayla ilişkilerindeki hassasiyetler; kültürel üretimlerin kendi ortamlarının doğal anlayışlarını yansıtmaları ve bunun sonucunda metinlerin yerel ve evrenseli içiçe taşıması; globalleşmenin tipik örneği olan Walt Disney filmlerinde yerel hassasiyetlerin pazarlama tekniğinin parçası olarak dikkate alınması; çocukluğa ve çocuk sanatına bakış; siyasi yapılanmaların kültürel üretimlere müdahale mekanizmaları vs. vs. . Böyle bir inceleme, yapılan çeviri tercihini kendi temellerinde açıklarken hem betimleyici hareket eder hem de o tutumu “anlaşılır” kılar. Ama onaylamak veya reddetmek durumunda değildir. Kuşkusuz bu tutumu koşullayan etkenler değiştiğinde, sözgelimi tarihi başka türlü gören, veya çocuklar üzerinde böyle bir esirgeyici müdahaleyi doğru bulmayan bir kültür anlayışı için bu tutum yanlıştır, kabul edilemez.

Olayların içinde yer alanlar, doğal sayılan bazı gerekleri yerine getirenler, çeviri hakkında kesin konuşabiliyorlar. Ama başka durumlarda başka kesinlikler söz konusu oluyor. Gerçek çeviri durumlarını, tercihlerini ve sonuçlarını görmek, bunların hangi koşullarda ortaya çıktığını belirlemek için ne istediğini bilmek yetmiyor. Nesnel bilimsel bir bakış gerekiyor. Dolayısıyla nesnellikten, bilimsellikten söz edebilmek için çeviriyi önce bir olgu olarak görmek durumundayız. İşte çeviribilimi diğer bilimlerden ayıran nokta bu. Nitekim çeviri herhangi bir bilim dalının konusu olabilir: dilbilimin, edebiyatbilimin, toplumbilimin vs. Sözgelimi çeviri örneklerine dilsel eşdeğerlikler açısından bakıldığında önemli saptamalar yapılabilir ve bunlar dilbilimsel bilgilerin açıklayıcılığı oranında bilimseldir, güvenilir bilgidir. Ama çevirinin oluşum mekanizmalarını göstermez. Bu yüzden şu saptamayı yapmak istiyorum: Çeviriye bilimsel bakış, çeviri olgusunu kendi bütünlüğü içinde incelemeyi çıkış noktası yapmak anlamına gelir. Çeviribilimin yaptığı da budur. Daha doğrusu bunu yapmaya başladıktan sonra diğer bilim dallarından ayrı bir bilgi dalı olarak çeviribilim meşruiyetini kazanmaya başlamıştır.

Ama bu geçiş ne dünyada ne Türkiye’de kolay olmadı. Bu noktada Akşit Göktürk’ü anmak gerekiyor. “Çeviri: Dillerin Dili[2] kitabı birçok bakımdan önemli bir çalışma. Her şeyden önce o dönemde Batı’da geliştirilen kuramların bütünlüklü bir tanıtımını sunuyor. Ayrıca çeviri olgusunun çok yönlülüğü ve çok katmanlılığı vurgulanarak, belli bir bilim dalının araçlarıyla kuşatılamayacağı gösteriliyor. Bu anlamda çeviri olgusuna bakışta yeni bir arayışı içeriyor. Bu yönüyle Akşit Göktürk’ün kitabını bir dönüm noktası olarak görebiliriz. Yani bir öncü çalışma. Öncü, yani bizi çeviribilime doğru götüren bir çalışma, ama çeviribilimin özgül, özerk yapısını taşımıyor. Bunu bir eksiklik olarak değil, gelişmenin doğal süreci olarak görmek gerek. Akşit Göktürk çeviriyi bir bilim dalının tekeline karşı koruyor, ama önerdiği çözüm, tüm bilim dallarından yerine göre ayrı ayrı yararlanmak. Nitekim kitabının sözlükçe bölümünde “çeviribilimi” şöyle tanımlıyor:

“Çeviribilim: Çeviriyi dilbilimsel, toplumbilimsel, göstergebilimsel bir olgu biçiminde ele  alıp irdeleyen, bir kurama dayanarak açıklamaya çalışan bilim dalı.”[3] Bu tanım da A. Göktürk’ün konuya yaklaşımda tam bir geçiş noktasında durduğunu gösteriyor.

 

Bu kitabın yayınlanış tarihi 1986; çeviriye ve çeviribilime ilgi bundan 10 yıl kadar önce başlıyor Türkiye’de. Azra Erhat, 1978’deki bir yazısında çevirinin artık üniversitelerde kürsüsü bulunan bir bilim dalı olduğunu coşkuyla belirtir ve yazısında kendisini pek de bunun içinde görmediği hissedilir.[4] Oysa Azra Erhat’ın 1940’ta yazdığı bir değerlendirme yazısı, bugünün çeviribilim kavramları açısından da geçerliliği olan bir temeldedir.[5] 70’li yılların sonlarında gerek Yabancı Diller Yüksek Okulu’nun dergileri olan Dilbilim ve Bağlam dergilerinin yayınları, gerekse yapılan toplantı ve konferanslar çeviri incelemeleri açısından önemli gelişmeler. Sözgelimi 1977’de Dilbilim dergisinde yayınlanan tartışma tutanaklarında dilbilimsel ve yorumbilimsel bakışla çeviri sorunları tartışılır. Başta Berke Vardar,[6] Tahsin Yücel, Akşit Göktürk’ün yer aldığı bu tartışmada farklı yaklaşımlar görülür. Özerk bir çeviribilimden çok, hangi bilim dalının çeviriye nasıl ışık tuttuğunu izleriz bu tartışmada. Bu dönemde çeviribilim terimini özellikle tercih eden yazılar Ahmet Cemal’den geliyor.[7] Wilss’in görüşlerine koşut bu yazılarda çeviribilimin nesnel bilgiye götüreceği dile getiriliyor. Ancak bu nesnelliğin hangi bakış açılarıyla ve hangi etkenleri kapsayacak biçimde gerçekleştirileceği somutlaştırılmıyor. Bu arada çeviribilimin görevinin “ölçü çıkarma” olduğunu söyleyerek kuralcı bir yaklaşım getiriyor. Aynı nedenle, çeviribilimin yazın metinlerinde çok sınırlı bir rol oynayacağını belirtiyor. Bu da çeviribilimin henüz farklı anlaşıldığını gösteriyor.

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de çeviriye bütünsel ve kendi gerçekliği içinde bakan ilk çalışma Saliha Paker’in 1983’te Yazko Çeviri’de çıkan “Çeviride ‘Yanlış/Doğru’ Sorunu ve Şiir Çevirisinin Değerlendirilmesi” başlıklı yazısıdır.[8] İlk defa bu yazıda, çeviride tercihleri savunmayıp veya reddetmeyip, çeviri kararlarına ve çeviri sürecine ışık tutulduğunu görüyoruz. Metin bu yaklaşımı sadece sergilemiyor, aynı zamanda yöntemini açıklıyor ve çeviri incelemesinin nasıl yapılacağı konusunda yaklaşım öneriyor.

Bu söylenenlerden görüldüğü gibi, 80’li yılları Türkiye’de bir başlangıç olarak alabiliriz. Üstelik bu Batı’ya göre çok gecikmiş bir başlangıç da değildir. Hatta Almanya’da böyle bir dönüm noktasını temsil eden yayınlardan biri 1982 diğeri 1986’dır.[9] Türkiye’de 83/84 yılları aynı zamanda çeviri eğitimine de geçilen yıllardır. Ve bundan sonra çalışmalar yoğunlaşıp çeşitlenir. Bunların ayrıntısına girmeden şu kadarını söyleyeyim: Bugün de çeviri olgusuna farklı açılardan yaklaşan kuramsal temelde çalışmalar yapılıyor. Bütünleşmiş ve ortak bir dil kullanan bir çeviribilimden söz edemiyoruz. Ancak Batı kökenli kuramlara dayalı olarak erek odaklılık, skopos, eylem olarak çeviri gibi temel kavramlar kuramsal çalışmalarda öne çıkıyor. Bu manzara genel bir değişimin ifadesi ve gerek çeviribilimin gerekse çeviri eğitiminin özerk bir alan oluşturmasına katkıda bulunuyor. Ancak bu yaklaşım farkının eğitime ve özellikle uygulama alanına iyi yansımadığını düşünüyorum. Kuramsal çalışmalar, uygulamayı da yeni bir ışık altında görmemizi sağlamadıkça ve giderek yeni bir bilinç yaratmadığı sürece işlevini tam kazanmış sayılamaz. Oysa tam da burada bizde geleneksel kuram-uygulama kopukluğunun çeviribilim alanında da söz konusu olduğunu görüyoruz. Nitekim 1998 yılında Boğaziçi Üniversitesi Çeviri Bölümü’nün düzenlediği şiir çevirisi konulu toplantıda bunun yansımaları görüldü. Çeviri kuramını izlemeyen, kendilerini uygulamanın içinde gören birçok konuşmacının ortak tutumu, çeviribilimin neredeyse uygulamayla ilişkisiz bir alan olduğu yönündeydi. Çevirinin bir bilimi olduğunu kabul eden, ama kendilerinin çeviriyi sanat yönüyle ele alacaklarını söyleyen konuşmalar oldu. Bu bakışta sanıyorum bilim kavramı dar anlamda düşünülüyor. Girişte de değindiğim gibi çeviribilim bize bir davranış modeli sunmaktan uzaktır, ama zaten bilimselliğini de buradan almıyor. Uygulama içindeki kişinin uğraşına yeni bir ışık tutabildiği ölçüde işlevi var. Uygulamadaki çevirmen kendince doğruyu bilebilir, ama içinde bulunduğu koşulları, kendisini yönlendiren etkenleri öncelikle görmez; daha doğrusu bunun görülmesi inceleyici bir bakışı gerektirir. Elbette her uygulayıcı, kuramları izlemek durumunda değil. Ama kuramsal çalışmaların; eğitim olarak, çeviri eleştirisi olarak veya çeviri tartışmaları olarak uygulama alanına yansıması gerek. Eğer bu bağlantılar kurulmazsa çeviri kuramı da anlamsızlaşır. Türkiye’de çeviri gerçeklerine, özellikle de çeviri tarihine yönelik araştırmalar bilimsel ölçüler içinde yapıldıkça bu kopukluğun da bir ölçüde aşılacağını umabiliriz. Bu önemli bir nokta, çünkü gerçekte çevirmenler kuramsız hareket etmiyorlar. Çoğu kez spekülatif genellemeler çeviri kararlarını etkiliyor veya çevirinin gereklerini hissederek hareket eden çevirmenler kendilerini yanlış genellemelerin baskısı altında hissedebiliyorlar. Sözgelimi yazınsal metinlerde biçimin, uzmanlık metinlerinde içeriğin önemli olduğu görüşü yaygındır, ama çeviri gerçekleriyle ne ölçüde örtüştüğü bilinmez. Böyle bir genellemenin aslında bir şey söylemediğini ve farklı durumlarda farklı gereklilikler olabileceğini görmek için uygulamayı veri olarak alıp sorunu irdelemek ve çeşitli etkenlerle birlikte düşünmek gerekir. Bu da kuramları sadece model tartışmaları olmaktan çıkarıp araştırmalara geçmekle olur. Burada da kuramsal çalışma yapanlar kadar uygulama içinde bulunanların da çabaları gerekiyor. Çeviri sorunları üzerine düşünen, gözlemlerde bulunan ve savunma gereksiniminin ötesinde gerekçelerini dile getiren çevirmenler, kuramsal çalışma yapmış sayılmasalar da kuramsal çalışmaya büyük katkıda bulunurlar.




[1] W. Wilss 1992, “Übersetzungsfertigkeiten. Annaeherungen an einen komplexen übersetzungspraktischen Begriff”, Tübingen.

[2] A. Göktürk 1986, “Çeviri: Dillerin Dili”, Çağdaş Yayınları.

[3] A.g.e., s. 142.

[4] A. Erhat 1978, “Ortak Çeviri,” Türk Dili: Çeviri Sorunları Özel Sayısı, Sayı 322, s. 54-58.

[5] A. Erhat 1940, “Latince İlk Edebi Eser Bir Tercümedir”, Tercüme 1/3, s. 270.

[6] B. Vardar vd. 1977, “Çeviri Sorunları”, Dilbilim, s. 2, s. 197-213.

[7] A. Cemal, 1979, “Bilim-Öncesi Çeviri Kuramları ve Çeviribilimin Gelişme Süreci” Bağlam, sayı 1, s. 244-260; A. Cemal, 1979, “Türkiye’de Çeviribilim ve Beklentiler”, Türk Dili, sayı 330, s. 184-191.

[8] S. Paker, 1983, “Çeviride ‘Yanlış/Doğru’ Sorunu ve Şiir Çevirisinin Değerlendirilmesi”, Yazko Çeviri, sayı 13, 1983, s. 131-139.

[9] H. Hönig/P. Kussmaul 1982, “Strategie der Übersetzung. Ein Lehr- und Arbeitsbuch”, Tübingen; M. Snell-Hornby 1986 (ed.), “Übersetzungswissenschaft – Eine Neuorientierung”, Tübingen.

DOSYA: ÇEVİRİNİN SINIRLARI VE ÇEVİRMENİN SORUMLULUKLARI

Giriş Yazıları: Çevirinin Sınırları ve Çevirmenin Sorumlulukları – Dilek Dizdar * “Şair Kadar Çevirmen Var” – Sabri Gürses * Yazılar: Çeviri Eğitimi – Ayşe Nihal Akbulut * Şiiri Şairler Çevirmeli – N. Berrin Aksoy * Çevirmen Bütün Vücuduyla Çevirir – Şebnem Bahadır * Avrupamerkezcilikten Uzak Çeviri – Özlem Berk * Aşk Dört Harfli Bir Sözcüktür! – Alev Bulut * Kültür ve Düşünce Metinleri Çevirmenliği – Elif Daldeniz * Uzmanlık Çevirisi – F. Sâkine Eruz * Çevirinin Ötekisi – Theo Hermans * Çevirmen Makine mi? – Ülker İnce * “Farklı” Dünya Görüşleri, “Farklı” Çeviriler… Ve Kuran Çevirileri – Ayşe Banu Karadağ * Çeviribilime İhtiyaç Duyanların Çevirmenler Olması Gerek – Turgay Kurultay * Çeviriye Bilimsel Bakış Ve Türkiye’deki Gelişmeler – Turgay Kurultay * Çeviri Çocuk Edebiyatı ve Çocuk Edebiyatı Çevirisi Üzerine – Necdet Neydim * “Yerelleştirme”nin Tanımı – Işın Bengi Öner * Popüler Kültür ve Çeviri – Betül Parlak * Çevirmenin Özgürlüğü – Çağlar Tanyeri * Çeviribilim Açısından Edebiyat Çevirisi – Çağlar Tanyeri

Daha fazla Eğitim, Kuram, Tarih
Çeviribilim Açısından Edebiyat Çevirisi

(Çağlar Tanyeri’ne ait “Bir Edebiyat Metni Olarak Peter Weiss’ın ‘Direnmenin Estetiği’ Adlı Romanında Anlama Ve Aktarma Süreçleri” adlı, 2003 tarihli...

Kapat