Çevirinin Ötekisi

Posted by on Haziran 1, 2006 in Kuram

(“Translation’s Other,” 19 Mart 1996 tarihinde Londra Üniversitesi’nde yapılan bir açılış konuşmasından bir bölüm. Londra Üniversitesi, Hollanda Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü olan yazarı Theo Hermans’ın izniyle Sabri Gürses tarafından çevrilmiştir. “Çevirinin Sınırları”  dosyası çerçevesinde bu yazıya dikkat çeken ve Theo Hermans’la görüşen Alev Bulut’a teşekkür ederiz.)

 

.. Burada az çok felsefi ve yapısalcılık sonrası çeşitli alanlar karşımıza çıkıyor, ama izin verirseniz ben çok daha görünür bir noktaya odaklanmak istiyorum: çevirmenin sözde müdahale etmeyişi sorununa, yani başka deyişle çevirmenin çevrilen metindeki görünmezliği sorununa. Bana göre çeviri metinler –tıpkı başka metinler gibi, ama onlardan daha da yoğun bir biçimde- hep, içkin olarak, çoğul, kararsız, merkezsiz, melezdir. “Öteki” ses, çevirmenin sesi, hep oradadır.

Ama çeviriye dair geleneksel açıklama tarzımız nedeniyle, bu sesin tamamıyla gizli kalmasını yeğler, hatta böyle olmasına ihtiyaç duyarız. Fakat bazen, çeviriler “durum gereği kendi kendiyle çelişme” diyebileceğimiz bir şeye dönüşür. Metinde bunun sonucunda görülen çelişkilerin nedeni şudur: genel olarak çeviri metinlerin farklı bir dilsel ve kültürel ortam içindeki farklı bir okur tipine yönelik olduğunu kabul etsek de, bu yönlenmeyi sağlayan aracının,  dolayısıyla sesin neredeyse tümden ortadan kaybolmasını bekleriz. Bu her zaman mümkün olmaz, bu yüzden çeviri kaba bir şekilde kendi performansıyla çelişir hale gelebilir. Ve eğer bu gibi durumlarda çevirmenin dolaylı varlığını ispatlayabilirsek, ne kadar belli belirsiz olursa olsun, bütün çevirilerde var olan bir çevirmen sesini varsayabiliriz.

Bu savı, duyulmak üzere yapılmamış, ama bir söyleme sızmış olan bu öteki sesleri açık seçik ayırt edebileceğimiz bir iki örnekle sergileyeyim.[1]

İlki, çok açık bir örnek, Roman Jacobson’un dilin metadilsel işlevi diyeceği bir şeye yol açıyor; Derrida, belli bir dilde olduğunu ilan eden bir metinde dilin kendisini “yeniden ortaya koyduğundan” bahseder. Derrida’nın da Descartes’ın Discours de la méthode’unun (Yöntem Üzerine Söylev) son bölümünü ele alarak gösterdiği gibi, bu, çeviride sorunlara yol açmaktadır. Bu son bölümde, Descartes bir Fransız olarak, kitabı Latince değil Fransızca yazdığını söyler. Buna karşın Discours’un Latince çevirisinde, Latince değil Fransızca olduğunu söyleyen Latince bir ifadenin kendi kendisiyle çelişmesinin önüne geçmek için, bu utanç verici cümle çıkarılmıştır. Derrida bunu kurumsal çevrilemezliğin bir örneği olarak ele alır, ki bu harika ve geçerli bir gözlemdir, çünkü gerçekten de Latince değişkede cümle çevrilmemiştir.[2]

Fakat Latince değişkenin okuru için, bu ihmal hemen saptanabilir bir ihmal değildir, çünkü ifade orada yoktur. Latince dışındaki dillere yapılan, cümlenin çevrilmiş olduğu çevirilerde, kendi kendiyle çelişme o kadar dikkat çekici değildir, ama yine de yeterince açıktır. Örneğin, Penguin değişkesinde cümle şöyledir: “And if I write in French … rather than in Latin … it is because …” (“Ve eğer Latince değil de .. Fransızca yazıyorsam .. bunun sebebi …”)[3]

Bir metnin aslında Fransızca olduğunu İngilizce olarak ilan eden İngilizce bir metni okumanın sıradışılığı, okurların kendi kendilerine bunun, tabii ki, bir çeviri olduğunu hatırlatarak üstesinden gelebilecekleri bir güvensizlik yaratır. Ama bunu yaparken okur aynı zamanda ifadeyi ortaya koyan sesin Descartes’a ait olmayabileceğini, ya da sadece ona ait olmayabileceğini fark eder.

Belli ki, işbaşında bir başka ses vardır, duymamız istenmeyen, ilk sesi yankılayıp mim olarak sahneleyen, ama onunla bir bütün olarak hiçbir zaman örtüşmeyen bir ses. Ve bu öteki ses orada metnin tam içindedir, her sözcüğündedir. Derrida’nın kendisi çevirinin bu paradoksundan kendi yazılarında birçok kez yararlanmıştır, yer yer çevirmenlerini belirgin bir ısrarla yaptığı söz oyunlarına çözümler bulmaya davet etmiştir. Belli ki, bu tür çözümler öylesine ironi yüklüdür ki, metnin bir başka, herhalde Derrida’nınkine indirgenemeyecek olan ve kesintisiz olarak duyulan bir ses içerdiğinin bilincinde olmadan okunamazlar. Ve hiçbir çözüm bulunamazsa, çeviri metnin dışavurduğu acizlik apaçıktır. Bütün bu durumlarda şöyle sorabiliriz: aslında kimin sözlerini okuyoruz? Tam olarak kim konuşuyor? Ve eğer birden çok ses karşısındaysak, onları nerede saptayacağız?

Diğer örneğim edebi kurgudaki bir yapısal aşırı belirleme  örneğini içeriyor. Bu örnek Multatuli’ye ait Max Havelaar (1860) adlı Flemenkçe romandan alınma. Bu roman birçok açıdan muhteşem bir romandır. İçinden sadece kısa bir bölüm seçmek istiyorum, ama kitabın bütün yapısını içeriyor bu da. Max Havelaar’da genel olarak, Max Havelaar adlı bir karakterle karısı Tine’nin hikayesi anlatılmaktadır. Havelaar 1850’li yıllarda, Hollanda Doğu Hindistan’ındaki[4] sömürge idaresinde yer alan Hollandalı bir memurdur.

Yerli halkın kendi yurttaşı elitler tarafından sömürüldüğüne tanık olduğu zaman, Havelaar amirine bu durumu şikayet eder, ama bir yanıt alamaz. İdari hiyerarşiyi bir yana bırakıp bu durum nedeniyle yerel idareciyi suçladığı zaman da görevinden alınır, ardından duruma karşı duyduğu tiksinti nedeniyle istifa eder. Bu hikaye bir roman içinde roman olarak anlatılmaktadır. Havelaar’ın hikayesine B Romanı dersek, onu çerçeveleyen hikayeyi A Romanı olarak adlandırabiliriz. A Romanı Amsterdam’da geçmektedir ve pinti, dar görüşlü, bencil bir burjuva olan Hollandalı bir kahve broker’ını konu alır. Broker’ın firmasında genç bir Alman stajyer vardır, zamanla bu kişi B Romanı’nın, Havelaar hikayesinin başlıca anlatıcısı haline gelecektir.

Kitabın son sayfalarında hem A Romanı hem de B Romanı birdenbire bir yana bırakılır, üçüncü bir anlatıcı, Multatuli’nin kendisi, açıkça politik bir mesajla araya girer: Hollanda kralına Hollanda Doğu Hindistan’ındaki yerlilere yönelik sömürüyü durdurması için doğrudan çağrı biçiminde politik bir mesajdır bu. Multatuli, bu çağrıyla, bu noktaya dek bize kendisini roman olarak sunan şeyi bir risaleye dönüştürür. Fakat, okura kendini ilk kez tanıtırken, Multatuli aynı zamanda kendi adını “multa tuli,” yani “çok şeye katlanmış olan ben” olarak çevirir, böylece kapak sayfasındaki ismin bir takma isim olduğundan emin olmamıza yol açar. Konuyu daha da karmaşık hale getirmek üzere, (elyazmasında ve ilk üç basımda) kitap “E.H.v.W.”ye adanmıştır, daha sonra (dördüncü basımda) bu adama “Everdine Huberte Baronness van Wynbergen, sadık eş vb.” olarak açıklanmıştır.[5]

On dokuzuncu yüzyılın edebi gelenekleri düşünülürse, bu durum kitabın adandığı kişinin bir takma ismin değil, büyük olasılıkla takma ismin arkasındaki gerçek bir yazarın eşi olduğu konusunda kuşkuya yer bırakmaz. Başka kaynaklara bakarak durumun gerçekten de bu olduğunu söyleyebiliriz: Max Havelaar’ın gerçek yazarı, tıpkı kurgusal Max Havelaar karakteri gibi Hollanda Doğu Hindistan’ında birtakım deneyimler yaşamış olan Eduard Douwes Dekker’dir.

Şimdi, Havelaar hikayesinde, yani politik risale için kurgusal bir girizgah niteliğinde olan A Romanı’na yerleştirilmiş olan B Romanı’nda, bir yerde, Havelaar karakteriyle karısı Tine arasında bir konuşma geçmektedir. Bu konuşma sırasında Tine kocasına, bir keresinde kadının kendi baş harflerini nasıl çevirmiş olduğunu hatırlayıp hatırlamadığını sorar. Her şeyin doğal olarak İngilizce olarak olup bittiği İngilizce değişkede, Havelaar şu yanıtı verir: “E.H.V.W.: eigen haard veel waard.” İngiliz okur için bu sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Daha da önemlisi, İngilizce olması gereken bir kitabın ortasında birdenbire Flemenkçeye geçmenin yersizliği, bizi her tür bilinçli güvensizlik bastırmasından çıkartır, bize sadece bir çeviri okuduğumuzu değil aynı zamanda orada konuşmakta olan bir başka ses olduğunu, kitap içinde yer alan çeşitli anlatıcılardan birinin sesiyle özdeş olamayacak bir ses olduğunu hatırlatır. İngilizce çeviride çaresizce Flemenkçeye başvurulmasının nedeni bir aşırı belirleme konusudur. Havelaar’ın eşinin baş harfleri, E.H.v.W., kitabın adandığı kişinin, takma ismin ardında gerçek yazarın gerçek karısı olan kişinin baş harfleriyle özdeştir. Havelaar Multatuli’dir, o da Eduard Douwes Dekker’dir. Havelaar’ın eşi Douwes Dekker’in eşidir. Tıpkı kendini romandan risaleye dönüştürmesinde olduğu gibi, kitap bütün olarak “edebiyattan çıkıp gerçekliğe geçer”,[6] böylece romandaki kurgusal karakterin baş harfleri yaşayan bir kişininkilere bağlanır. Bu yüzden değiştirilemezler.

Bu baş harfleri çevirirken Havelaar onları önceden biçimlenmiş, sabit bir ifade –yaygın bir deyiş-, içinde her sözcüğün ilk harfinin baş harfleri yinelediği sabit bir ifade (E.H.V.W.: ‘eigen haard veel waard,” “ev gibisi yok” gibi bir şey) haline soktuğundan, çeviri kısa devre yapar ve Flemenkçeye başvurur. Bunu yaparak, aynı zamanda kendi inandırıcılığını zedeler, çeşitli kurgusal anlatıcıların seslerinin üstüne bindirilen ve biz okurların göz ardı etmesi gereken bu “öteki” sesi ortaya çıkarır…

 

EK: OKUNUŞ TABLOSU

Theo Hermans’ın bir kısaltmayla örneklediği “ötekinin sesi”, Türkçe çevirilerde sürekli yaşadığımız bir yabancılaşmayı, okunuşlarını sadece metnin kaynak dilini bilenlerin bilebileceği yabancı isimlerin çeviri metinde, kaynak metinde nasılsa öyle yer alması olgusunu düşündürüyor. Hermans’ın metninin çevirisinden “Descartes’ın..” kısmını buna örnek olarak verebiliriz. Batı dillerinden Türkçeye yapılan çevirilerde, genellikle, okurdan, bu ismin “Dekart” olarak okunduğunu bilmesi beklenir. Günümüz okuruna bu olağan bir şeymiş gibi gelse de, bundan çok değil, elli yıl kadar önceki çeviri romanlarda yabancı isimlerin okunduğu gibi yazıldığına ya da kitaba kitapta geçen isimlere ilişkin bir okunuş tablosu konulduğuna rastlıyoruz. Aşağıda: Louis Bromfield’in “Wild is the River” adlı romanının, Nuriye Müstakimoğlu tarafından “Vahşi Irmak” (Nebioğlu Yayınevi, 1945) adıyla yapılmış çevirisinin girişinde yer alan bir okunuş tablosu. (Fotoğraf: Arzu Taşçıoğlu)

isimlerinokunusu

 



[1] Daha ayrıntılı bir serimleme, Target dergisinde, Giuliana Schiavi’nin benzer konuları ele alan “There’s Always a Teller in a Tale” adlı yazısıyla birlikte yayınlanacak olan “The Translator’s Voice in Translated Narrative” adlı yazıda bulunabilir [bu yazı Target. 8:1 23-48’de yayınlanmıştır]. Anlatıbilimsel modeller düzenli bir biçimde çevirmenin söylemsel varlığını göz ardı etmektedir.

[2] Jacques Derrida, ‘Ulysses Gramophone’ [1987], çev. Tina Kendall and Shari Benstock; Derek Attridge ed., Jacques Derrida. Acts of Literature. Londra & New York: Routledge, 1992, s. 257.

[3] René Descartes, Discourse on Method and the Meditations, çev. F.E. Sutcliffe. Harmondsworth: Penguin, 1968, s. 91.

[4] Tayland, Malezya, Endonezya’yı kapsayan bölgenin bağımsızlık öncesi adı.

[5] Multatuli, Max Havelaar of de koffiveilingen der Nederlandsche Handelmaatschappy. Tarihsel-eleştirel basım. Ed. A. Kets-Vree. Assen & Maastricht: Van Gorcum, 1992. 2 cilt. Beşinci basımdan (1881) sonra adama şu şekildedir: “Everdine  Huberte’nin muhterem anısına” vb.

[6] J.J. Oversteegen, ‘De organisatie van Max Havelaar’ [1962-63], De Novembristen van Merlyn. Een literatuuropvatting in theorie en praktijk adlı kitabın içinde. Utrecht: HES, 1983, s. 103. Ayrıca bkz. A.L. Sötemann, De structuur van de ‘Max Havelaar’. Groningen: Wolters-Noordhoff, 1973.

DOSYA: ÇEVİRİNİN SINIRLARI VE ÇEVİRMENİN SORUMLULUKLARI

Giriş Yazıları: Çevirinin Sınırları ve Çevirmenin Sorumlulukları – Dilek Dizdar * “Şair Kadar Çevirmen Var” – Sabri Gürses * Yazılar: Çeviri Eğitimi – Ayşe Nihal Akbulut * Şiiri Şairler Çevirmeli – N. Berrin Aksoy * Çevirmen Bütün Vücuduyla Çevirir – Şebnem Bahadır * Avrupamerkezcilikten Uzak Çeviri – Özlem Berk * Aşk Dört Harfli Bir Sözcüktür! – Alev Bulut * Kültür ve Düşünce Metinleri Çevirmenliği – Elif Daldeniz * Uzmanlık Çevirisi – F. Sâkine Eruz * Çevirinin Ötekisi – Theo Hermans * Çevirmen Makine mi? – Ülker İnce * “Farklı” Dünya Görüşleri, “Farklı” Çeviriler… Ve Kuran Çevirileri – Ayşe Banu Karadağ * Çeviribilime İhtiyaç Duyanların Çevirmenler Olması Gerek – Turgay Kurultay * Çeviriye Bilimsel Bakış Ve Türkiye’deki Gelişmeler – Turgay Kurultay * Çeviri Çocuk Edebiyatı ve Çocuk Edebiyatı Çevirisi Üzerine – Necdet Neydim * “Yerelleştirme”nin Tanımı – Işın Bengi Öner * Popüler Kültür ve Çeviri – Betül Parlak * Çevirmenin Özgürlüğü – Çağlar Tanyeri * Çeviribilim Açısından Edebiyat Çevirisi – Çağlar Tanyeri

Daha fazla Kuram
Çeviriye Bilimsel Bakış Ve Türkiye’deki Gelişmeler

Ama kuramsal çalışmaların; eğitim olarak, çeviri eleştirisi olarak veya çeviri tartışmaları olarak uygulama alanına yansıması gerek. Eğer bu bağlantılar kurulmazsa çeviri kuramı da anlamsızlaşır. Türkiye’de çeviri gerçeklerine, özellikle de çeviri tarihine yönelik araştırmalar bilimsel ölçüler içinde yapıldıkça bu kopukluğun da bir ölçüde aşılacağını umabiliriz. Bu önemli bir nokta, çünkü gerçekte çevirmenler kuramsız hareket etmiyorlar. Çoğu kez spekülatif genellemeler çeviri kararlarını etkiliyor veya çevirinin gereklerini hissederek hareket eden çevirmenler kendilerini yanlış genellemelerin baskısı altında hissedebiliyorlar.

Kapat