Çalışırken yoruldum, dinlenmek için kalktım masadan, salonda televizyonu açtım. Baktım bir adam Habertürk’te heyecanla bir şeyler anlatıyor iki genç sunucuya. “Benim darbeci olmadığım belli, bu liste gerçeği yansıtmıyor” gibi bir şeyler söylerken, adamın altında “Hürriyet gazetesi, Tufan Türenç” yazdı. Türenç ülkenin özgürlüğü için neler yaptığını, serbest fikirli olduğunu anlatıyordu. Tam o sırada ekranda yeni yazılar belirdi, sunuculardan biri durdurdu Türenç’i, “Bir dakika,” dedi, “bakan bir açıklama yapmış,” sonra ekranda yazan iki satırı okudu. Bitirince, döndü Türenç’e, “Buyrun,” dedi, Türenç bir heyecan başladı yine anlatmaya kendini, darbe yanlısı olmadığını söylemeye koyuldu. Tam o sırada balyoz gibi bir ses duyuldu. “Bir dakika,” dedi aynı sunucu yine, “başbakanımız açıklama yapıyor, onu bir dinleyelim…” dedi ve hükümetin meclis oturumunu naklen vermeye başladı. Bir süre seyrettim, sonra baktım bu darbe on beş dakikayı aşmaya, işkence halini almaya başladı, kanal değiştirdim. Balyoz darbesinin sesleri diğer kanallarda devam ediyordu, ama bir süre mücadele ettikten sonra, borsa akışkanları, ekranda dolanan yazılar arasında logosunu bulamadığım bir ekonomi kanalında Ezel Akay’ı buldum, sinema yapmanın maliyetini anlatıyordu, bir süre onu dinledim. Yanlış hatırlamıyorsam, film yapmak için asgari 2 milyon 300 bin lira gerektiğini, bunun 600 kadarının tanıtıma gittiğini, gişeden belki 1 milyon toplanabileceğini, televizyona satış rakamlarının falan düştüğünü anlatıyordu. Çeviri sanatıyla film sanatı arasındaki uçurum bir anda çarptı beni, ucuz maliyetli çeviri sanatıyla uğraştığıma sevinip işimin başına döndüm.
Tekel işçilerinin ölüm orucunda sağlık sorunlarının başladığını anlatmıyorlardı televizyonda.
Çalışırken telefon çaldı, açtım, “Duydun mu?” diye sordu bir arkadaşım. “İnsanlar camiden çıkarken bomba patlatıp karışıklık çıkaracak, jetlerle saldıracak, insanları stadyumlara toplayacaklarmış..”
“Duymak mı,” dedim, “Irak işgalinden bahsetmiyor musun, camilere saldırdılar, Felluce’yi gece gündüz bombaladılar, biz de seyrettik burada.”
“Yok,” dedi, “Türkiye’de bu beş yıl önce olacakmış.”
“Hoppala, niye?”
“Darbe yapmak için.”
“Abi, darbeyi gördüm ben bu sabah, yaptılar vallahi” diyerek televizyonda gördüklerimi anlatttım.
“Saçmalama yahu, darbeyi kim yapar, silahlı kuvvetler yapacaklarmış, kaba kuvvetler değil.”
“Niye yapacaklarmış?”
“Ne bileyim, anlamadım tam, dincilerle Yunanistan’a karşı sanırım.”
“Nasıl yani?”
“Yav zorlama işte, ne anladıysam onu anlatıyorum, 5000 sayfa plan yapmışlar.”
“Hadi yav, asker disiplini işte.”
Güldü. “Ama CD’ye aktarmışlar, onu niye yapmışlar anlamadım.”
“Peki sonra ne olmuş?”
“Olmamış.”
“Niye olmamış?”
“Gerek kalmamış herhalde, ne bileyim.”
“Emin misin Irak’tan bahsetmediğine, yani bunlar birebir oldu orada?” dedim.
“Ben gazetenin yalancısıyım,” dedi, “hani çalıntı çeviri dağıttıklarını söylediğin gazete vardı ya, o gazetenin.”
“Hadi ya,” dedim, “demek rapor da çalmaya başlamışlar.”
“Nasıl yani?”
“Abi ya gidip Amerikan ordusunun Irak, Nikaragua günlüklerinden araklamışlardır, ya da bizim ordu tezkereyle Irak’a girseydi, ona yaptırtmayı planladıkları işlerin raporundan. Başbayağı çalıntı bu, pes yani. Çocuklara çalıntı çeviri yığdıkları yetmemiş, büyüklere de çalıntı haber yığıyorlar demek.”
On beş dakika mı ne sürmüştü konuşmamız, cep telefonuna akıttığımız paranın ne kârının ne vergisinin ne Tekel ne cep işçilerine gitmeyeceği aşikardı.
“Boşver bu zırvaları,” dedim. “Sen unutma Felluce’yi, unutturma kimseye, kimse yaşamasın bir daha.. ne Türkiye’de ne Afganistan’da.. ”
“Olmaz, bireysel özgürlüğe tarafım ben,” diyerek şakalaşmaya çalıştı.
“2003 yılında yapılmışmış değil mi o planlar?” diyerek ona 2004 yılında Felluce’de gerçekten yaşananların resimlerinin bulunduğu bir internet adresini, bir de 2006′da İran’dan önce sırada Türkiye’nin olduğunu hissettiren bir çeviri yazının internet adresini gönderdim. Sonra Banu Avar ile Tekel Dayanışma Grubu’nun çağrısını konuşmaya koyulduk.








