Tekel işçilerinin bugün verdiği mücadele, çevirmenlerin de, daha doğrusu genel olarak toplumun serbest çalışanlarının da vermek isteyip veremediği bir mücadele. Mücadelenin anahtar sözcüğü, örgütlülük. Tekel işçileri örgütlülüklerinin, ekonomik, yani yaşamsal çıkarlarının ortaklığında bir aradalar ve bu mücadeleyi veriyorlar. Fakat bu onlar açısından örgütlü mücadelenin son noktası.
Tekel’in özelleştirme kararı 2001′de alındı. O tarihten başlayarak yıllar içinde 2004′te içki, 2005′te puro, 2006′da tuzlalar, 2008′de tütün (sigara, pipo, nargile vb.) üretimleri özelleştirildi. Dolayısıyla aslında daha özelleştirme kararıyla birlikte başlaması gereken bir mücadeleyi, 2008′le birlikte sürecin somutlaşması, özelleştirilen kurumlardaki işçilerin kendilerine sunulan geleceğin parlak olmadığını, uzun yıllar çalışma sonucunda elde edilmiş haklarının kaybedileceğini anlamaları üzerine verdiklerini görüyoruz. Kamu işçisi olarak çalışan kişiler, birdenbire 4c uygulamasıyla, yarı serbest çalışanlar haline getiriliyorlar: iş güvenceleri, sosyal güvence ve hakları belirsizliğe giriyor. İnsanın yıllardır oturduğu evinden çıkarılması gibi bir şey, ya da güncel benzetmeyle, mortgage ile alıp yıllarca taksitini ödediği ve daha da ödeyeceği evinden çıkarılması gibi bir şey. Tekel işçisine aynı iş ve haklar güvencesini vermiyorlar, onu bir belirsizliğe itiyorlar. Bu gerçekle karşılaşan Tekel işçisi de basitçe soruyor: “Neden sen villadasın, biz sokaktayız?”
Ben olsam şöyle sorardım: “Neden sen kamudasın, biz sokaktayız? Yönetimi de özelleştirelim, en yüksek veren yönetsin ülkeyi, milletvekilliği de 4c kapsamına girsin.” (Millet-vekilliğinin de ticari yatırım araçlarından biri olduğunun farkındayız değil mi? İnsan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü hakları mücadelesinin bir bakıma meclisle sınırlanan hakların bütün yurttaşlar için geçerli kılınması mücadelesi olduğunun da?)
Tekel işçilerinin kitap çevirmenlerine benzediği nokta burası. Kitap çevirmenleri Tekel işçilerinin içine düşmekten korktuğu durumdalar. Serbest çalışıyorlar, işyerleriyle süreyle sınırlı, kalıcılığı güçlü olmayan sözleşmelerle, iş güvencesinden yoksun olarak çalışıyorlar. Yeterince örgütlü olmadıkları için ve serbest çalışma ortamı baskı unsuru olabilecek bir örgüt yapısına tam olarak izin vermediği için, haklarını düzgün şekilde savunamıyorlar. Örgütlü olamadıkları için geçimlerini korumak üzere, işverenleriyle değil meslektaşlarıyla rekabet ediyor ve çekişiyorlar. İşverenlerle tekil işler üzerinden, herhangi bir iş güvencesinden yoksun olarak pazarlık ediyorlar. İş güvencesinin, sürekliliğin olmamasıyla birlikte sosyal haklara da sahip değiller. Bu açıdan, bir şirket bünyesinde çalışan, çalıştığı sürece sigorta ve tazminat hakkı elde eden çalışanlardan (editör/redaktör gibi entelektüel benzerlerinden de) daha belirsiz koşullarda çalışıyorlar.
Bu çerçevede aslında yazarlarla, sanatçılarla aynı sınıfsal-sosyal-işlevsel konumdalar. Fakat özgün eseri üretmedikleri varsayımı, onları röprodüksiyon yapan sanatçılara benzetiyor. Her koşulda, tıpkı yazdığı, yeni eser çıkardığı sürece görünür olan yazar gibi, yeni çeviri yaptığı sürece görünür oluyorlar. Ve bu görünürlük sermayeleri haline geliyor. Emeğin temel amacı çeviri işini sürekli ve kalıcı kılmaya dönük oluyor, böylece yazar gibi markalaşmak, bir üslup ve tarz oluşturmak gerekiyor. (Bu açıdan bakıldığında işin özelliği onları işlerinden ve emeklerinden yabancılaştırmak üzerine kurulu, ama burada bunun yeri değil.) Markalaşan emek iş sürekliliği şeklinde iş güvencesi elde ediyor ve böylece kendini sürdürebilecek geçime ulaşma fırsatı buluyor.
Fakat bu noktada kültürün sistem olarak yapılanması devreye giriyor: model olabilecek bir kültür sisteminde, çevirinin editör elinden matbaaya gitmesi, oradan okurlara dağılması, kitabın okurlara eleştirmenler tarafından tanıtılması, okurların kitaba ilgilerinin kitabın satışında ifadesini bulması süreci yaşanmalı. Çevirmen de satışa yansıyan ilgi çerçevesinde, kitap çevirisi için yayıneviyle yaptığı sözleşmenin koşullarına göre, geçimini, kendi varlığını, sağlığını, entelektüel beslenmesini sürdürebilmiş olarak, yeni bir işe başlamalı. Türkiye tipi çeviri ağırlıklı ülkelerde süreç tam böyle işlemiyor: kitap editör elinden geçmeyebiliyor, eleştirmenler kitabı tanıtmıyor ya da kitap çok sayıdaki benzer ürün arasında kayboluyor, okurlar ülkenin az sayıdaki kitapçısında kitaba ulaşamıyor, dağıtım ağının sorunlu işlemesi yüzünden okurun ilgisi satışta ifadesini bulmuyor. Çevirmenin emeğini markalaştırması, yani bir güvence haline getirmesi bu noktada engellendiği gibi, emeğini yeniden üretmesini sağlayacak birikimi de yapamıyor.
Somut bir örnekle söylemek gerekirse, ortalama 200 sayfalık bir Amerikan çağdaş yazarın romanından kitap çevirmeninin günümüz koşullarında elde edebileceği gelir, 1000-1500 TL civarında. Bu kitap çevirisini sağlıklı bir çalışma süreciyle, iki ayda (her ay 100 sayfa çeviri ve gözden geçirme, ya da bir ayda 200 sayfa çeviri ve ikinci ayda gözden geçirme) tamamladığını düşünürsek, aylık 750 TL gelir elde ettiğini varsayabiliriz. Bu süreçte en fazla iki kitabı eşzamanlı olarak çevirebilir, bu durumda, iki ay boyunca aylık gelirinin 1500 TL olması gerekir. Geçinebilmek için bu işler sürecinde yeni işler için de sözleşme yapmış, iki ayın sonunda onlara başlayacak olması gerekir. Üstelik bu kitapların ücretlerini hemen o ay aldığını, yaygın uygulamada olduğu gibi, çeviri tesliminde ya da teslimden sonraki aylarda, belki belirsiz bir zamanda almadığını varsayıyoruz. Bu süreç ayda 1000 $, yılda 12000 $ gibi bir kazancı gösteriyor. Geçim masrafları düşünüldüğünde, bu çevirmeni yaşatmayacak bir kazançtır. Fakat ülke koşullarında yakınmanın edepsizlik sayılacağı bu geliri değerlendirmeden önce, yazarla karşılaştırma yapmakta yarar var.
Örnek olarak, Rebecca Brandewyne adlı bir Amerikalı beyaz dizi yazarı alınabilir. Yazarın geliri konusuna ayırdığı bir yazısında, yazarın sözleşmesine bağlı olarak, üzerinde bir yıl çalıştığı kitaptan 5000 $’dan az kazanabileceğini dile getiriyor. Daha iyi çalıştığını, ortalamanın üstünde çalışıp 2 kitap, hatta 3 kitap ürettiğini varsayarsak, bu durumda burada yılda 24 kitap çeviren çevirmenin gelirine denk bir yıllık gelir elde edeceğini anlıyoruz. Daha özcesi, yazarın 1 kitaplık gelirini çevirmen 6 kitaptan elde ediyor. Burada örnek yazarın beyaz dizi yazması, kitaplarının yabancı ülkelerdeki yayınıyla satışlarını arttırdıkça gelirini artırması gibi önemli ek durumlar var. Örneğin bir kitabı Türkçeye Ortak Arzu adıyla çevrilmiş, fakat büyük olasılıkla, hatta kesinlikle, beyaz dizi çevirilerinde yaygın olduğu üzere, çevirmen bir kerelik ve 750 TL’den az bir ödeme almış olmalı. Burada yazarın kendini markalaştırmasının çevirmenin kendini markalaştırmasıyla çıkar örtüşmesini hem yaşadığını hem yaşamadığını görmek de mümkün: yazar yayınlarının başka ülkelerde olabildiğince ucuz maliyetle çok sayıda yayınlanabilir olmasını arzulayacak, dolayısıyla çevirmenin ya da matbaa işçisinin adil gelirini öncelikli gündemi haline getirmeyecektir; ama aynı zamanda çevirinin ve yayının iyi olup daha çok okura ulaşmasını isteyecek, böylece gizil olarak çevirmenin ilk işvereni, onu olabildiğince ucuza çalıştırmak isteyen işvereni olacaktır. (Büyük olasılıkla, bu çıkar çatışmasının çözümü, kitabın yabancı ülkelerdeki yayınında çevirinin maliyeti konusunda uluslararası bir standartın belirlenmesi, ve bunun yazarın gündemini oluşturması, yazarın çevirmenin gelirini kendi gelirinin bir devamı ve eşiti olarak görmesinde yatıyor.)
Dolayısıyla, çevirmenin yaratıcı olarak yazarla eşit olduğu ama emek-gelir dengesi açısından eşit olmasının imkansız göründüğü bir kültür yapılanmasıyla karşı karşıyayız. Çevirmenliği sanatçılıktan işçiliğe doğru eğen bu yapılanma, günümüzün temel çelişkilerinden birini işaret ediyor: kapitalist kültür ürününde de emek artıdeğeri artırmanın başlıca öğesi. Çevirinin, çevirmenin görünmez olmasının temel nedenlerinden biri, kapitalist kültür ürününün kendi iç çelişkisinde yatıyor: değerini artırmasının yolu artıdeğerini artırmasından, onu artırmanın yolu da üretim maliyetini düşürmesinden, çevirmenin emek değerini düşürmesinden geçiyor. Bu yüzden çevirmenin kendi gerçek emek değerini elde etmesinin, görünürlüğünü kazanmasının tek bir yolu var: özgün eserin değerinin belirlenmesi sürecine katılmak, eserin yurtdışı telif hakkında söz sahibi olmak ve kendisinden eksiltilen emek değerinin orada saklı olduğunu kavramak. Bu aynı zamanda çevirinin özgün eser sayılmasına giden yolu da işaret ediyor.
Bütün bunların Tekel işçileriyle ne ilgisi var? Dolaylı bir yoldan gelip aynı yolda buluşuyorlar. Tütün de bir çeviri, yani başka bir ülkeden getirilip yerelleştirilen, yerli üretimine başlanan bir ürün.
“Bugün ülkemizin en önemli tarım ürünleri arasında yer alan Tütün, Türkiye’ye İngiliz, Venedik ve İspanyol gemici ve tacirler tarafından İstanbul yolu ile 1580 yılında girmiş (CORTİ,1946), 1601-1605 yılları arasında kullanılmaya başlanmış (ZHUKOVSKY, 1951) ve 1687 ‘de II. Süleyman devrinde kültüre alınmıştır (TUTEL, 1963). Böylece tütün Avrupa’ya gelişinden 50 yıl sonra yurdumuzda kullanılmaya başlanmıştır. Tütün tohumu Rumeli’li tüccarlar tarafından Avrupa’dan getirilmiş ve ilk tütün tarımı Makedonya, Yenice, Kırcali ’ de başlamıştır.” (Eksper)
Roman türünün, modern şiirin çeviri yoluyla başlamasında, ilk roman çevirilerinden Nobel Edebiyat Ödülü’ne uzanan bir yol olduğu gibi, tütünün ilk ekiminden Tekel sanayi-üretim kompleksinin kurulmasına giden bir yol var. Ve devletin Birinci Neşriyat Kongresi’nde kamusal çeviri yayıncılığı yapma kararını aldığını açıklamasından yetmiş yıl sonra V. Ulusal (bu sıfat artık yersiz duruyor) Yayın Kongresi’nde kamu yayıncılığından çekilmeye karar verdiğini bildirmiş olması, yetmiş yıl boyunca kamu sermayesiyle geliştirilen Tekel’i özelleştirilmeye karar vermesiyle örtüşüyor.
(devam edecek – işçilerin bekleme süreci de devam ediyor)







