Tekel İşçileri ve Kitap Çevirmenleri II

Posted by on Şubat 3, 2010 in Deneme, Güncel

Kitap çevirisinin tarihi tütün üretiminin tarihine göre, daha geç bir tarihte başladı Türkiye’de. 1600’lerde Türkiye’ye Amerika’dan Avrupa’dan geçerek neredeyse eşzamanlı gelen tütüne karşılık, bugün kullandığımız biçimiyle, elle değil baskı yoluyla çoğaltılan kitap biçimi ve baskı aygıtı matbaa makinesinin gelişi, üç yüz yıl kadar gecikti. 1430’larda Çin’den Avrupa’ya geçen ve Avrupa’da geliştirilen hareketli harflerle, hurufatla baskı yapma yöntemi, Türkiye’ye, daha doğrusu Türkçe’ye üç yüzyıl sonra geldi. Osmanlı topraklarında Museviler, Rumlar, Ermeniler kendi dillerinde matbaayla baskı ve yayın yapmaya Avrupa’yla eşzamanlı başlarken, Osmanlıca/Türkçe yerli kitap üretimi üç yüz yıl sonra başladı. 20. yüzyılın başında hâlâ Osmanlı topraklarını kuşatan, yaygın bir sanayiye dönüşmemişti.

Bu açıdan Türkçe kitap çevirisinin tarihi İbrahim Müteferrika’nın ilk yayınlarıyla başlatılabilir. Böylece başlayan ilk dönem, 19. yüzyıl sonunda Meşrutiyet’in ilanıyla hız kazanır, 20. yüzyılda Cumhuriyet’in ilanına kadar sürer. Alfabenin, harflerin değişiminin, matbaanın hurufatında da, üretim aygıtında da toptan bir değişime yol açtığı bu dönem günümüze dek uzanmaktadır. İlk dönem, çeviri ve telif yayın hayatına devlet planlamasının özellikle eğitim alanında destek olmaya çalıştığı, çevirinin daha çok Batı kültürünün aktarılmasına yönelik olarak yapıldığı, ama Doğu kültüründen, Arapça ve Farsçadan çeviri ve uyarlamaların da eşit ağırlıklı olarak sürdüğü, hatta bazen Batı kültürünün Doğu kültürü üzerinden, sözgelimi Arapça üzerinden geldiği bir dönemdir. Telif ücreti ve yayın hakkı gibi kavramlar yoktur, çeviri ücreti bir kerelik tasarlanır, yazarın eser üzerindeki süreli hakkı ilk kez Victor Hugo’nun girişimiyle uluslar arası bir geçerlilik kazandıktan sonra Türkiye’ye, Osmanlı’ya sürüncemeli olarak girecektir. Çevirmen Batıda oluşmaya başlamış kültür endüstrisinde bir emekçi olarak yerini edinmeye başlarken, Türkiye’de bürokrat-elit kesimin bir üyesidir: işgücü ve emek hakkı geçime göre değil, sosyal, kültürel katkıya göre hesaplanır, o katkının yarattığı duygusal etki de bu hesaba katılır.

Bu açıdan Türkiye’de çevirinin, edebiyatın ücretinin, mali koşullarının yerli fikirlerle değil, uluslararası düzenlemelere uyumlanmalarla belirlendiğini unutmamakta yarar var. Çarpıcı bir şekilde, bu uyumlanmaların Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Mondros Anlaşması’nda da Lozan Anlaşması’nda da uyumlama olarak maddeler arasında yer aldığı, Türkiye’nin daha kurulurken yeni oluşmakta olan uluslar arası patent, telif sistemi içine girdiğini ve kültür piyasasını bu sisteme göre oluşturduğu bugüne kadar yeterince araştırılmış değildir. Her koşulda, kitap çevirmenliğinin bir meslek olarak, 19. yüzyıl sonunun Tercüme Odası gibi diplomatik, resmi vb. yapılanmalarında çalışan elitlerin özel uğraşları olmanın dışında, bir meslek olarak belirmesi Cumhuriyetin ilk döneminde olmuştur. Bu açıdan ilk dönem için çevirmen örneği olarak Ahmet Vefik Paşa verilirken, ikinci dönemin başlangıcı için Orhan Veli verilebilir.

İkinci dönemde, özel sektörün kendi başına kültür piyasasını oluşturduğunu ve şekillendirdiğini, böylece çevirmenlik ve yazarlık mesleklerini yarattığını söylemek güç. Tercüme Bürosu’nu bir de bu açıdan okumak gerekirse, 19. yüzyıl sonundan beri süregiden edebiyat mesleğinin basın dışında da uygulanmasını sağlayan bir merkez olduğu söylenebilir. Büro’nun Neşriyat Kongresi’ndeki kuruluş amaçlarından biri, özel sektörün oluşturamadığı temel okumaları içeren genel olarak kültüre ve özel olarak eğitime katkısı olacak külliyatı şekillendirmekse, bir sonucu da çevirmenliğin meslek olarak, geçim kaynağı olan bir meslek olarak yerleşmesine katkıda bulunmaktır. Bundan sonraki süreçte, ulusal ölçekte okur piyasası oluşacak, özel sektörün devlet yayınlarından destek aldığı bir dönem yaşanacaktır (M.E.B. Yayınevi çevirmenleriyle Varlık Yayınevi çevirmenleri arasında 1940-50’li yıllardaki geçişli ilişkiler, yakın ve aynı yazarların ya da yeniden basımların yayımlanması örnek olarak incelenebilir.) Kırılma ve olağan dönüşüm 1950’lerde, özel ve resmi dil okulu mezunlarının çevirmen olarak piyasaya girdiği, Amerikan ve dolayısıyla İngilizce merkezli kültür sanayisinin, sinema ve radyonun eşsiz etkileriyle birlikte ulusal kültür ortamı ve piyasasını dönüştürdüğü süreçte yaşanır. Genel olarak kültür çevirmeni, özel olarak kitap çevirmeni artık bu işten geçim beklentisine girecek ve bu işle yaşayacak şekilde ortaya çıkmıştır. Kültür sanayisinin bir çalışanı olan kitap çevirmeni bu süreçte sözleşmeler yaparak ya da yapmayarak (uzun yıllar bir kerelik, sözleşmesiz ödemelerle), yayınevlerini yönlendirerek ya da onlarla sadece iş ilişkisi kurarak (50-70 arasında yayınevi sahiplerinin büyük kısmının yabancı literatürü takip edemediği, günümüzde editörlere bırakılan bu işi o dönemde çevirmenlere bıraktığı anlaşılıyor), onlarla günümüzdekinden kısmen farklı bir şekilde uzun süreli beraberliklerle bir bakıma güvene dayanarak da olsa iş güvencesi sağlayarak ilişki kurmuşlardır. Bugünün ulusal kültür piyasasını şekillendiren ilişkiler bütünü bu süreçten geçmiştir.

Bu uzun kısa tarih özetlemesinde söylenmek istenen şey şu: Türkiye topraklarına 400 yıl kadar önce giren tütünle, 300 yıl kadar önce giren kitap üretimi ve işçiliği arasında yakınlıklar vardır. Her ikisi de uzaklardan gelmiş, ama bu topraklarda ve insanda yerleşme olanağı olan ürünler olarak, kendi iç, ulusal piyasalarını yaratan ürünlerdir. Bugün piyasada satılan kitaplar yerli üretimi olmayan yabancı matbaa makineleriyle, yabancı formatlarda basılmaktadır: kitap sayfalarının ciltten ayrılmamasını sağlayan Amerikan tutkallamadan, Çin ithali kağıtlarına dek, kapak tasarımlarının bazen birebir uygulanmasına dek uluslar arası ürünlerdir. Tıpkı yerli üretim tütünün küresel şirketin icadı olan sarı filtrenin önündeki beyaz kağıdın içine doldurulması gibi, çeviri de küresel bir yayıncıdan geçici olarak satın alınmış hak çerçevesinde, örneğin “Amerikan Bristol” marka kartondan kapak arasına doldurulur, yerli tüketicinin keyfine sunulur.

Tek fark, Tekel işçisinin yakın zamana kadar örgütlü kamu işçiliğinin haklarından yararlanması, fakat özelleştirmeyle birlikte kitap çevirmeninin durumuna, serbest-sözleşmeli-örgütsüz çalışan durumuna düşmesi; buna karşılık kitap çevirmeninin kamu koruması diye bir şeyi –o ilk kuruluş yıllarından beri– hiç görmemesidir.

İnsan olmak dışında, bu yüzden de, kitap çevirmenlerinin, Tekel işçisine destek vermesi gerekiyor. Çünkü Tekel işçisi çevirmenlerin sahip olamadığı hakların kaybı için sesini yükseltirken, bir gün onların da aynı haklara sahip olması gerektiğini duyuruyor, bu hakların temel insani gereksinim olduğunu ortaya koyuyor. Kitap çevirmenleri Tekel işçilerinden farklı olarak, sessizce kaybederler işlerini: bir kitabın yayını konusunda tartıştıkları zaman yayıneviyle ilişkileri kopar, yayınevi daha ucuza çalışan ya da farklı getirileri de olan bir çevirmeni bulur, bir işi bitirirken yeni bir iş gelip gelmeyeceğini bilemezler, yaptıkları işin ücretini hemen alamazlar, hep daha hızlı daha hızlı çalışmaları gerekir, kültür sanayi ürünleriyle birlikte onları ve emeklerini de hızla eskitmektedir. Üstelik tütün bu ülkede kitaptan daha düzenli bir tüketim nesnesi olarak yerleşmiştir ve kimbilir, belki tütün mamullerinin sağlığa zararlı olmakla (oysa sağlığa zararlı olan tütünün bu şekilde, filtreyle, aşırı dozda, kötü üretim koşullarında vb. kâr merkezli zihniyetle üretilip tüketilmesidir) damgalanarak ekranlarda karartılması gibi, kitap da akla zararlı denerek (totaliter yönetimler okuma olanaklarını ve alanlarını sınırlamaya, okunacak tek kitap olduğunu söylemeye ister istemez yönelirler, oysa akla zararlı olan kitabın çok sayıda üretilmesi değil, kâr merkezli zihniyetle üretilip tüketilmesidir) karalanabilir.

Kaldı ki üretim koşulları değiştikçe, internet çevirileri, bilgisayar destekli simültane çeviriler, dil öğrenmenin aşırı kolaylaşması ya da İngilizcede olduğu gibi bazı dillerin üstdil haline gelmesiyle kitap çevirmenleri, Tekel işçilerinin yaşadığı özelleştirme sonucu sokakta kalmayı, ikinci bir işsizleşme katmanı olarak kaçınılmaz olarak yaşayacak. Tek fark, çevirmenin kültür kapitalizmi içinde kendi dilsel-çevirisel kapitalini, sadece kol gücünü ya da tütün üretimine uzmanlaşmış emeğini satan Tekel işçisinden daha esnek pazarlıklarla kullanacak olmasıdır.

Farkların gözden kaybolduğu genel bir toplumsal geleceksizlik, belirsizlik ortamında, iki ayrı tip ithal ürünü işleyenlerin-çevirenlerin, iki ayrı emekçi grubunun buluşması gerekiyor. İşte Tekel direnişi bu yüzden önemli, bize, biz çevirmenlere durup konumumuzu toplumsal bağlamı içinde düşünme fırsatı veriyor. Ancak bu düşünmenin ardından gerçek bir geleceğimiz olacak, ancak başkalarıyla ortak olan eksikleriyle birlikte bir çalışma alanı olarak tasarlarsak gelecek gelecek.

Bugün Seka işçilerinin özelleştirme sürecindeki ve sonrasındaki direnişini kim hatırlıyor?  Türkiye’de 1990’lı yılların ortalarına dek kitap yayıncıları yerli kağıt kullanıyordu, sonra kağıt ithali serbest bırakıldı, ardından 2005’e uzanan süreçte yerli kağıt üretimi kademeli olarak azaldı ve ortadan kalktı. Bugün kitap piyasası kağıt açısından küreselleşmiş durumda, küresel kağıt tüketiyor. Yerli kağıt bulup kitap basamazsınız.

Telekom özelleştirildikten iki yıl sonra çalışanlarının sendika hakları için yaptıkları grev sırasında sabotajla suçlandığını, ekranlarda durmadan sabote olmuş telefon kutularının gösterildiğini kim hatırlıyor? Hatta “Kesilen telefon kabloları asker ailelerini vurdu” gibi manşetlerin, grev yüzünden ailelerin oğullarıyla görüşemediğini söyleyen manşetlerin yayınlandığını hatırlayan var mı? Bugün yerli bir iletişim yok, yerli iletişemezsiniz.

Şimdi soru şu: Tekel işçileri hakları için mücadele ederken çevirmenlerin ne yaptığını kim hatırlayacak? Sahi, azgın ve ilkesiz, ahlaksız ve dönüşsüz bir özelleştirme ortamında işsiz bırakılan Tekel işçileri yağmacı diye suçlanırken, evlerine iş güvencesi ve ekmek götürmeye çalışırken, çevirmenler ne yapmıştı? İşçilerin çocuklarına klasik eserler, üniversite ders kitapları, işçilere televizyon filmleri mi çeviriyorlardı? Shakespeare ya da Hollywood mu götürüyorlardı Tekel direniş çadırlarına? Sahi, neredeydiler o umutsuz 4 Şubat 2010 grevi sırasında?

(dağınık ama fikir veriyordur umarım – son değil, devamı gerçek hayatta)

Daha fazla Deneme, Güncel
4 Şubat Genel Çevirmen Grevi Çağrısı

Çeviribilim, bütün çevirmenleri, çeviribilimcileri, dil çalışanlarını.. Tekel genel grevine katılmaya çağırıyor. 4 Şubat 2010 günü çeviri çalışmasını durdurmaya, durdurulamayan yerlerde grevi hatırlatmaya, çevirmenlerin emek haklarını, iş güvencesinden ve örgütlü güçten yoksun olduklarını derslerde, sohbetlerde konu etmeye çağırıyor. Her yerde iş durdurmak ya da işin durdurulduğunu duyurmak mümkün olmayabilir: kamuoyunun, tek tek insanların Tekel işçilerinin ne talep ettiği (kamuda çalışmış olmaktan dolayı biriken emek ve örgütlenme haklarını sahiplenmek) ve onlara neyin dayatıldığı (sendikasız, örgütsüz, iş güvencesiz çalışma) konusunda aydınlatılması gibi alternatif grev-destek biçimleri de bulunabilir.

Kapat