Hans J. Vermeer İçin

Posted by on Şubat 6, 2010 in Deneme, Manşet

Şebnem’le bundan yaklaşık on altı yıl önce, 1994 Ekim’inde Frankfurt’tan Heidelberg’e yola çıktığımızda trende heyecanımızı gidermeye çalışıyor, söyleyeceğimiz tümceleri prova ediyorduk. Dışarısı karanlıktı, Almanya güzü içini kapatır insanın. Trenin penceresinde kendi yüzümü gördüğümü, yirmi dört yaşın toyluğuyla, acaba Hans Vermeer bu yüze nasıl tepki verecek diye düşündüğümü anımsıyorum. Hauptstraße’deki 18. yüzyıldan kalma binanın en üst katına çıktık. Eğik tavanlı küçük bir ofise girdik. İçeride Margret Ammann bizi bekliyordu; o ilk görüşme bugüne uzanan güzel bir dostluğun başlangıcı olacaktı. Hans Vermeer birazdan gelecek dedi, çalışma masasının önüne zar zor sığdırdığı sandalyelere oturduk. Az sonra, o güne dek adını yalnız kitaplardan ve derslerden bildiğimiz Hans Vermeer girdi içeri. İlk karşılaşmanın heyecanıyla Almanca konuşmakta güçlük çektiğimi, konu bilimsel içeriklere geldiğinde özür dileyerek İngilizceye kaçamak yaptığımı anımsıyorum. Olsun, birkaç haftaya kalmaz, açılır diliniz demişti. Sonra, “nerden başlayalım, ne okuyalım?” diye sorduğumuzda karşı binayı gösterip “kütüphane orada” diye yanıt vermişti. O ilk karşılaşma beni ürkütmüştü. Bakışları çok ciddiydi, sözü kıttı, bize hemen hiç bilgi vermemiş, yönlendirici pek az şey söylemişti. Kendi başımızın çaresine mi bakmalıydık? Evet, kendi ayaklarımızın üstünde durmalı, çalışmalarımıza kendimiz yön vermeli, asla körü körüne birilerinin peşinden gitmemeli ve ne istediğimizi çok iyi bilmeliydik. Ama Hans Vermeer bizi, kendi yolumuzu çizerken hiç yalnız bırakmayacaktı. Düne dek hiç yalnız bırakmadı.

hans vermeer bei laudatioBir Prag gezisi var, hiç aklımdan çıkmayan. Çarşamba, yani ölümünden bir gün önce uzunca kaldım yanında. Lapa lapa kar yağıyordu, hastanede yatağının yanında otururken pencerede hep karı izledim bir yandan. Dört saat hiç durmadan yağdı. Neckar’ın karşı kıyısındaki villaların çatıları da bembeyazdı, kent masalsı bir havaya bürünmüştü. Çek yapımı Sinderella filmindeki gibi. Anımsıyor musun? dedim, ne kadar güzeldi Prag. Karlovi Köprüsü’nün altında şişeden Becharovka içmiştik, ellerimiz donuyor, nefesimiz beyaz bulutlara dönüşüyordu, ama yüreklerimiz sıcacıktı, ne kadar şendik. Köprünün üstünden akordiyon sesi geliyordu. Yanından geçerken nerelisiniz diye sormuştu akordiyoncu, ‘Türkiye’ diye yanıt vermiştin. O ‘Üsküdar’a gider iken’i hep anımsadık 1995 kışından bu yana. Bir de odasında kitaplarıyla oturan bilge ve yaşlı adamın penceresinden giren bir kar tanesiyle düşe dalmasını, o kar tanesinin dans eden bir prensese dönüştüğünü anlatan masalı. Hans kar tanelerini görmüyordu şimdi, sorduğum sorulara ‘ja’ diye yanıt vermeye çalışıyordu yine de; sesi ve nefesi ne kadar kırılgandı. Gitme demeye dilim varmadı o gün. Daha önce öyle demiştim. “Gideyim artık, yeter. Bak, anlatırım hem size oraların nasıl olduğunu” dediği zamanlarda içim ürpermişti hep. Yoğun bir kaybetme korkusu yaşarım ben, sevdiklerim sağlıklıyken bile onlara birşey olacak diye ödüm kopar. Şakayla karışık söylenen sözler son haftalarda ağırlaşmıştı, yanıt veremez, boğazımızdaki düğümleri çözemez olmuştuk. Ve Hans da, annem gibi, “ne tuhaf, her gelen ‘bugün daha iyi gördüm diyor” demişti, hastaların ziyaretçilerin çaresizliğini açığa vuran bilgeliğiyle. Oysa gerçekten iyi görünüyordu. Henüz üç hafta bile geçmedi onursal doktora töreninin üstünden. Fotoğraflara baktığınızda ölüme böylesine yaklaşmış bir yüz ve duruş göremezsiniz.Ya da belki tam da o duruştur onurlu bir ölüme yaklaşan, ben yola koyuldum artık diyen, huzur içinde ve kararlılıkla.

Onursal doktora umurunda değildi Hans’ın. Daha çok bizim hatırımız için kabul ettiğini düşünüyorum, o gün yaptığım konuşmada bunun için de teşekkür ettim ona. Fakülte kararı çıktığında önce söylemeyelim, sürpriz olsun dedik. Sonra sağlığı bozuldu, Şebnem’le ben, ünvanın verilmesinden hoşlanmayabileceğini de düşündük. Hans kendisi için düşünülen armağan kitapları, ödülleri, plaketleri hep engellemeye çalışmış, çevresindekileri ‘sakın böyle birşey yapayım demeyesiniz’ diye uyarmıştır. Onu tanıyanlar, bunun naz ya da istemem yan cebime tavrı olmadığını bilirler.  Ona plaket verildiği, övgü dolu sözlerin söylendiği ortamlarda bulunanlar da yüz ifadesini anımsarlar belki, gerçekten hoşlanmaz, rahatsız olurdu. Aralık ayında son dersi olacağını o zaman belki de az çok kestirdiğimiz o dolu dolu iki ders gününün ilk akşamında kaldığı Germersheimer Hof Oteli’nin lokantasında ezile sıkıla, Germersheim’in kendisine onursal doktora vermek istediğini söyledik.. Beklendiği üzere ilk tepkisi, yüzünü buruşturmak oldu. “Nerden çıktı bu? Başkasına verin.” Başkasına mı? “Bu tip şeylere önem verenler, ben alırsam bozulacaklar vardır. Ne gerek var, benim için önemi yok ki bunun.” Onu ancak, bilim dalımız için alanın ilk onursal doktorasını almasının ne denli önemli olduğunu, Germersheim’ın ayrıca bu ünvanı ilk kez verdiğini, kabul etmekle Germersheim’daki çeviribilim çalışmalarını ve bizlerin projelerini daha da çok destekleyeceğini söyleyerek ikna edebildik. İkna olduğunu da ancak, ondan yaklaşık iki hafta sonra Dekanın mektubuna yazdığı yanıtın bir kopyasını üniversitedeki posta kutumda bulduğumda anladım. Resmi tören 9 Şubat’ta yapılacaktı. Yılbaşından sonra sağlığının hızla kötülediği anlaşılınca Dekan ve Bölüm Başkanıyla birlikte, küçük bir heyetle evinde ziyaretine giderek onu yormayacak bir tören yapmaya karar verdik. Tüm dünyadan kutlamalar, iyi dilekler, selamlar, çiçekler ulaştı, ailesi ve yakınlarıyla birlikte çok güzel, herkesin içine sinen bir öğleden sonra ve akşam geçirdik. Hans, ayakta yaptığı teşekkür konuşmasında vakti olsa üzerinde çalışmak istediği konulardan söz etti. Zihni hiç yorulmadı onun, ömrünü verdiği bilim dalındaki gelişmelerin hep önünde giderken kurumların yıllarca  arpa boyu yol almıyor olması bile yıldırmadı onu. Şaşkınlık içinde izledim öğrencilerin sorularına ne büyük bir ilgi ve merakla yaklaştığını, hastalığın yorgunluğunu bilimsel sohbetlerle üzerinden attığını. Birlikte olduğumuz kemoterapi seanslarında ona en iyi gelen şey, çeviribilim ve öğrencileri, ödevleri, projeleri konuşmaktı. Ve gezilerimizi. En çok da Prag’ı ve İstanbul’u, sonra Filistin… Onursal doktoranın verildiği gün aldığı armağanlar arasında Şebnem’le birlikte hazırladığımız Filistin gezisi albümü vardı. Kasım ayında önce oğullarıyla ve torunuyla birkaç günlüğüne Istanbul’a gitmişti. Çok sevdiği bu kente veda gibiydi bu gezi. Oğullarına Cihangir’i ve oradan çıkışla kendi İstanbul’unu göstermişti. Ne yağmur ne de yaşamış olduğu düş kırıklıkları gölge düşürebilmişti onun İstanbul’una. Kimseye haber vermeyin, vermeyeceğim demişti. Okan’da ders verdiği sürece yoldaş olduğu, sevgiyle bağlandığı komşusu Serpil’le ve tanıştığından bu yana sevgiyle andığı, arasam, görüşsem dediği Güven’le görüşmüştü ama. Kasım sonunda ise çok önceden planlanan, ama son ana dek gidebileceğimizden emin olmadığımız Filistin gezisi vardı.

jerusalem-hans-vermeerKemoterapi seanslarının takvimi oluşturulurken geziler ve dersler, Berlin’de yapacağı konuşma dikkate alınıyordu. Tümör Merkezi’ndeki hekimler büyük titizlik gösteriyorlardı tedavinin engelleyici olmaması, olağan akışa dahil edilebilmesi için. Filistin gezisinin ayrı bir önemi vardı. Oraları hep merak etmiş, İsrail üzerinden gitmek gerekiyor diye uzak durmuştu. Bundan iki yıl önce Şebnem ve ben, Tel Aviv üzerinden Ramallah, oradan Kudüs ve Bethlehem’e gittiğimizde, ona her yerden kısa mesaj ve e-postalar göndermiştik. Döndüğümüzde Filistinliler için çok kişinin ülkelerini ziyaret etmesinin ne denli önemli olduğunu, herkesin gidip oraları ve olup bitenleri kendi gözüyle görmesi gerektiğini anlatmıştık. Geçen yaz dostumuz Mutasem Almanya’ya geldiğinde Hans’ı ve bizi Nablus’ta yapılacak çeviri konferansına davet etmişti, Hans da “olur, gelirim” demişti hiç düşünmeden. Tel Aviv’e indiğimizde sorun çıkmadı, hızla çıktık kontrollerden. Goethe Enstitüsü’nün arabasıyla doğrudan Ramallah’a götürüldük. Önceki gidişimizden bildiğimiz, apart dairelerden oluşan otele geldik. Dairenin iki yatak odası, bir oturma odası, açık mutfağı ve banyosu vardı. Bir haftaya yakın kaldık üçümüz orada. Ne dolu dolu günlerdi! İlaçları için su ısıtıcısında ılık su hazırlamak dışında hastalığını hatırlatan hiçbirşey yoktu. Dairede bizim üşüdüğümüz oldu, o üşümedi. Nablus’tan gelirken minibüsün aralık olan camından gelen esinti beni hasta etmişti neredeyse, Hans kaygılanmıştı ‘keşke yer değiştirseydik’. Bir gün de Şebnem rahatsızlanıp yattı. Hans hep dimdik ayaktaydı. Her yerden, herkesten bilgi aldı, her kesimden pek çok kişiyle görüştü. Öfkelendi hepimiz gibi. Gösterilen haritalardan kendisine gönderilmesini istedi, herkese anlatılmalıydı öğrenilenler, herkes buralara gelmeye teşvik edilmeliydi. İnsanlar, yemekler, sohbetler, gördüğü yerler çok etkiledi onu. Kol kola dolaştık üçümüz Kudüs’ü, Bethlehem’i, Ramallah sokaklarını. Konferansın yapıldığı Nablus Üniversitesi’nde Hans, kendisine gösterilen, ona göre abartılı olan saygıdan ve o saygının yer yer Şebnem ve beni arka plana itmesinden hiç hoşlanmadı. Ona kapılar açıldıkça o kenara çekilip önce bizim geçmemizi istedi, konferans sertifikalarını dağıtması istendiğinde sahneye beni götürmeye çalıştı. Rektörlükteki görüşmede Rektör, Dekan ve ötekiler kart vizitlerini çıkardıklarında kulağına eğilip “senin de kartın var mı?” diye sordum. Ceketinin iç cebinden bir kart çıkardı, önüne koydu. Eğilip baktım, ne ordinaryüs, ne profesör, hiçbir ünvanın yazılı olmadığı o karttı yine. “Hans J. Vermeer” diyordu, altında da ev adresi ve telefonu yazılıydı. Vatandaşların en sadesi: Hans J. Vermeer.

Şebnem, Filistin gezisi öncesinde Miriam Shlesinger ile haberleşerek hocalarımızla birlikte olacağımız, onun, Rachel ve Rakefet’in sevgili hocasıyla bizim sevgili hocamızın biraraya geleceği bir yemek için hazırlık yapmıştı. Bu nedenle Tel Aviv’te bir akşam kalmayı kabul etti Hans. Gideon Toury’yi görmeyi çok istiyordu. Gideon Toury de onu görmek çok istemişti. Hans’ın onun için önemini, onursal doktora kutlaması için yazdığı mektubu okuyunca anladım. Yıllarca bilim dalımıza emek vermiş, ayrı ayrı yollarda ilerlemiş bu iki önemli kuramcıyı birbirine bağlayan, onları birleştiren şeyler onları ayıranlardan çok fazlaydı. O akşamın duygularını anlatmak güç. Sevgi ve dostluk dolu bir yemekti. En kısa zamanda Germersheim’da buluşmak üzere ayrıldık Toury ve diğerlerinden. Ertesi gün havalimanına hareket etmeden önce deniz kıyısında uzun bir yürüyüş yaptık üçümüz. Hans yorulmuyordu. Yıllardır her gün ormanda iki saat yürüyüş yapmış olmanın ve dünyaya hep merakla, ilgiyle bakmış olmanın verdiği dinçlik bizi yanılttı. Olamaz, hekimlerden birinin biçtiği ömür modern tıbbın bir başka densizliği, kendini bilmezlik göstergesi diye düşündük.

Biliyorum, baş kaldırmamak, öfke duymamak gerekir. Tanının konduğu gün ağladığımda “ağlama” diye saırlmıştın bana, “olmasa iyiydi, ama ne olacak, çok da önemli değil” demiştin sıradan, üzerinde durmaya değmeyecek bir konuymuş gibi. Üzülmemeliyiz, seni tanıdık, seni gördük, örnek aldık. Özlemimiz sonsuz olacak, ama üzülmemeliyiz. Biricik hocamız, biricik dostumuz, adaletsizlik gördüğü yerde koşan, ezilenlerin yanında olan, güzel yürekli dünya vatandaşı, sevgili insan. Senden öğrendiklerimizle, senin sevginle yaşayacağız. Sonsuz teşekkürler sana. Yolun ışık olsun.

Dilek Dizdar

Speyer, 5 Şubat 2010

Daha fazla Deneme, Manşet
Tekel İşçileri ve Kitap Çevirmenleri II

Şimdi soru şu: Tekel işçileri hakları için mücadele ederken çevirmenlerin ne yaptığını kim hatırlayacak? Sahi, azgın ve ilkesiz, ahlaksız ve dönüşsüz bir özelleştirme ortamında işsiz bırakılan Tekel işçileri yağmacı diye suçlanırken, evlerine iş güvencesi ve ekmek götürmeye çalışırken, çevirmenler ne yapmıştı? İşçilerin çocuklarına klasik eserler, üniversite ders kitapları, işçilere televizyon filmleri mi çeviriyorlardı? Shakespeare ya da Hollywood mu götürüyorlardı Tekel direniş çadırlarına?

Kapat