Çevirmenler Forumu’nun Ardından

Posted by on Aralık 13, 2005 in Etkinlik, Güncel

İstanbul Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalları’nın 8 ile 9 Aralık 2005 tarihinde düzenlediği Çevirmenler Forumu’nun ilk oturumunda meslek birlikleri ve çeviri derneği temsilcilerinin konuşmalarında ortak bir çatı altında birleşmenin önemi vurgulandı. Telif eserleri yasası her ne kadar hak sahibini koruyorsa da, bu yasanın uygulamasının, bürokratlar tarafından yayımlanan yönetmelikler, tüzükler ve iç hizmet genelgeleriyle son derece zorlaştırıldığı belirtildi. Bakanlığın son önerisi doksan altı sayfa altındaki kitapların bandrol almaması doğrultusundadır. Belirtilen sayfa adedi genelde ders kitaplarını kapsamaktadır. Baskı unsuru olmadan hükümetin harekete geçirilemeyeceğini, bunun için de kesinlikle çevirmenlerin birleşerek meslek birlikleri kurmaları önerisi getirildi.

Aynı günün ikinci oturumunda gerek konferans çevirmenleri, gerekse kitap çevirmenlerinin ayrı ayrı küçük gruplar halinde örgütlenmeyi yeğledikleri gözlemlendi. Hukukçuların katıldığı “mesleki örgütlenmenin hukuksal boyutuna” yönelik üçüncü oturumda ise telif eserleri yasasında eser ve çeviriyi kapsayan işlenme (işleme) ve derleme eser maddelerinin aslında yoruma açık olduğu, eser kavramının teknik çeviriyi de kapsayacak şekilde yorumlanmasının olanaklı olup olmadığı sorusuna tam bir açıklık getirilemedi. Bu oturumda Ağar batıda noter gibi yetkin mühürlü çevirmenler kurumunun Türkiye’de de oluşturulması için bu yönde girişimlerin başlatılmasının gerekliliği üzerinde durdu.

Aynı gün İngilizce Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı öğretim üyesi Betül Parlak’ın önerisi üzerine genel değerlendirmede fikrini söylemek isteyen dinleyiciler söz alıp kürsüye çıktılar. Bu anlamda hukukçu, çevirmen, eğitimci Turgut Ağar yeniden tek bir çatı altında örgütlenmenin önemini vurguladı.

İkinci günün üçüncü oturumunda Aslı Takanay “Film Çevirisi” üzerine yaptığı konuşmada “bütün çevirmenlerin aslında aynı durumda olduğunu” belirtti. Sabahki oturumun ilk konuşmacısı profesyonel çevirmen Erkan Altınsoy da çevirmenlik mesleğinin kabul görmesi için bu tür girişimlerin değişik açılardan değerlendirilmesinin gerekliliği üzerinde durdu. İlk oturumda Faruk Atabeyli’nin belirttiği gibi çevirmenler arası dayanışmanın gerçekleşmemesi belki de teknik çevirmenlerin işlerinin yoğunluğundan ötürü kazançlarından memnun olmalarına bağlıydı. Profesyonel çevirmen Yavuz Yener teknik çevirmenlik işinin ne denli meşakkatli bir iş olduğunu, uykusuz geçen gecelerde sürekli çeviri yapmaktan sosyal yaşantısının dahi kalmadığını, sağlığının ise gittikçe bozulduğunu dile getirdi. Konferans çevirmeni, yayıncı Okşan Atasoy’un da genelde konferans çevirmenlerinin ayrıcalıklı durumunu dışarıda bırakarak söylediği gibi, çevirmen hiçbir zaman emeğinin karşılığını alamıyor ve hak ettiği miktarı kazanamıyordu. Yener teknik çevirmenlerin aldıkları ücrete yönelik çarpıcı bir örnek verdi. 1996’da çevirmen noterde yaptığı çeviri ücretinin dörtte üçünü alırken, 2005 yılında bu miktar dörtte birine düşüyordu. Bugün noter tasdik için yaklaşık kırk milyon almakta, çevirmene ise sayfa başı on ile ondört milyon ödenmektedir. Osman Kaya piyasadaki çeviri işlerinin yetkin çevirmenler tarafından yapılması ve çevirmenliğin bir meslek olarak kabul görmesi için, Batı’daki örneklerde olduğu gibi işlevsel bir sınav sisteminin getirilmesi üzerinde durdu.

Son oturumun son konuşmacısı Yayıncılar Birliği temsilcisi Kenan Kocatürk verdiği çarpıcı rakamlarla aslında, Takanay’ın “hepimiz aynı durumdayız” sözünün Türkiye’nin sosyo-ekonomik koşullarında yayıncılar için de geçerliliğini koruduğu izlendi. Kendisi vergi kesintilerinin çevirmene verilen rakamı aşırı düşük hale getirdiğine örnek olarak bir hesap yaptı: yayınevinin çeviri kitap başına % 9 ile % 12 olarak ödendiğini varsaydığımızda çevirmenin eline 4 milyar TL (4000 YTL) geçeceğini, ancak bundan % 17 gelir vergisi ve % 18 katma değer vergisi kesildiğinde, üç ya da dört aylık çalışmasının karşılığında ancak iki milyar yediyüz milyon TL (2700 YTL) alabileceğini belirtti. Çevirmenlerin ortak bir dayanışma girişimiyle baskı unsuru oluşturularak en azından gelir ve katma değer vergisi matrahlarının aşağıya çekilebileceğini söyleyen Kocatürk, yayıncılık dünyasının da zor ekonomik koşullarda çalıştığına değindi: “Batıda yayıncıları besleyen şey kütüphanelerin kitap almasıdır, oysa Türkiye’de çoğu çalışmayan 2.300 kütüphaneye geçen yıl ancak 47 yeni kitap girmiştir. Bu durumda yayıncı kazanamadığı parayı nasıl çevirmene verecektir. Okuma alışkanlığının kazanılmasına yönelik bir eğitim programı geliştirilmediği sürece ve topyekun anlayış değişimi oluşturulmadıktan sonra da bu durumun düzelmesinin zor olduğu görülmektedir.”

İstanbul Üniversitesi’nin düzenlediği ve Türkiye’nin her yerinden öğretim üyelerinin, çeviri bölümü öğrencilerinin, çevirmenlerin, yayınevlerinin ve çeviriyle ilgilenenlerin katıldığı bu toplantı çeviri mesleğinin kabul görmesi açısından, şu anki toplumsal koşullar dikkate alındığında işlevsel ve başarılı geçti. Bu mesleğin kabul görmesi için çok daha paylaşımcı ve katılımcı olmalıyız.

Toplantıda konuşulanları da değerlendirerek çevirmenlik mesleğine kendi penceremden baktığımda şu sonuçlara varıyorum:

İstanbul Üniversitesi’nde verilen çeviri eğitiminin çeviri eğitimi veren diğer bölümlerle ortak olan sorunlarının paylaşılması, çeviri eğitiminin piyasa ile ilişkilendirilmesi ve çevirmenin Türkiye’deki haklarının korunması için yaklaşık 15 yıldır çeşitli girişimler yapılıyor. Bu girişimlerin son halkası bu işlevsel toplantı oldu.

Ancak asıl dayanak yasalardır ve bizim sorunlarımızı bilenler tarafından oluşturulan uygulamaya yönelik mevzuatlar bulunmadığı sürece çevirmenlerin haklarının kavuşması zor gözüküyor, ki bu toplantıdaki izlenimlerimden bazı grupların kendi başlarına daha başarılı olacaklarını düşündükleri sonucunu çıkardım, oysa bu başarı kısa süreli bir başarı olacaktır, uzun vadede ancak bir çatı altında toplanabilirsek belki Almanya ve buna benzer ülkelerdeki gibi düzenlemelerle çevirmenlerin haklarını korumak mümkün olacaktır. Bu bağlamda çevirmen kimliğinin tanımı da önem kazanıyor diye düşünüyorum. Çevirmen her türlü çeviri işini kotaran kimse değil midir? Gerçekten ben salt kitap çeviriyorum deme lüksüne sahip miyiz? Yazılı çeviri yapan, hiç mi sözlü çeviri yapmaz, ya da sözlü çeviri yapan hiç mi yazılı çeviri yapmaz? Çevirmen aslında bir kültür uzmanı değil midir? Bu durumda diliçi çeviri de onun görevlerinden biridir. Altınsoy’un dediklerinden yola çıkarak dağı her açıdan kuşatabilirsek, aslında çevirmen kimliğinin doğasının bu kimliğin çeşitliliğinde bulunduğunu görürüz. Alaylı olsun okullu olsun, yetkin çevirmen farklılığı olan kişidir, o duyarlıdır, antenleri hep açıktır, kültür yelpazesi çok geniştir ve kendini sürekli geliştirmek zorunda olduğunun bilincindedir; araştırma için yöntemler geliştirmiştir, çeviri işini rastlantıya bırakmaz. Peki, durum buysa neden çevirmenin yaptığı çeviriyi hiçbir dil bilmeyen noter onaylamaktadır?

Vermeer, İstanbul Üniversitesi’nde yaptığı bir toplantıda “aslında ortak bir mantık yoktur” demişti. Evet, ortak mantık yok, hele hukukun özel kişilerin mantığına uyarlanan mantığı hiç yok; hukuk kuralları güç odaklarının dayattığı, toplumsal ortak geçerliğe sahip, kısmen geleneklere dayanan, kısmen de (öncelikle Türkiye’ye başka bir kültürün ürünü olarak çeviri yoluyla alındığı için) kültürel bütünlüğü bozan ya da yerel kültür tarafından yanlış alımlanarak yorumlanan kurallar bütünüdür ve uygulama aşamasında, yazılı hukuk kurallarının her kültürde değişik uygulanması olanaklıdır.

Telif Eserleri Yasası ve Almanya Örneği

Türkiye Cumhuriyeti’nde telif eserleri yasası ellili yıllarda Atatürk’ün Türkiye’ye davet ettiği, İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesine ve Ankara’nın Hukuk Fakültelerine büyük emeği geçen Ernst Hirsch’in (Hirsch 1997: 372-374) girişimleriyle, 1941’de hazırlanmaya başlanmış ve 1952’de yürürlüğe girmiş, daha sonra da defalarca değiştirilmiştir. Toplantıdaki izlenimlerden telif eserlerin sanki salt yazınsal eserleri kapsadığı ve teknik çeviriyi içermediği sonucu doğmuştur. Oysa aşağıda çıkarılan maddeler Elif Daldeniz’in de dediği gibi yoruma açıktır. Biz şu anda ortak bir çatı altında birleşerek bu yorumu alabildiğine geniş tutabilirsek, bu yorumun içine teknik çeviri de dahil olabilir, ki buradan hareketle belki Almanya’daki örneklerinde olduğu gibi yönetmeliklerle çeviri bağlamında yetki noterden alınıp hak sahibi çevirmene devir edilebilir. Almanya’da da çevirmene ilişkin düzenlemeler HUMK, CUMK ve Bilirkişiler Yasası içindedir, ancak her eyaletin yetkin yeminli çevirmenlik mesleğine yönelik yönetmelikleri bulunmaktadır. Bu unvanı elde etmek için belirli koşulların yerine getirilmesi gerekmektedir. Çevirmene verilen ücretler ise belirli sürelerle mahkemeler tarafından düzenlenir. Şu anda Hessen Eyalet Mahkemesi tarafından takdir edilen çevirmen saat ücreti 50,– Euro civarındadır, ki düzenlemelere göre bu süreye yolda geçen süre de dahildir ve her başlayan saat tam saat sayılır. Bu durumda on beş dakika çeviri yapıldığında ve geliş gidiş bir saat sürdüğü varsayıldığında iki saat ücreti alınır. Yani 100 Euro + yol parası + KDV. Şive konuşuluyorsa, Cumartesi, Pazar ya da mesai dışı saatlerde çeviri yapılıyorsa bu miktar % 10’dan başlamak üzere artar. Mahkemede ücret belgesinde saat ücretini hakim takdir eder, adliye memuru hesaplar ve ücret derhal çevirmene ödenir. Poliste yapılan çevirilerde ücret kağıdını çevirmen doldurur, miktar kısa bir süre sonra çevirmene havale edilir. Yazılı çevirilerde de çevirinin tesliminden en geç iki hafta içinde miktar çevirmenin hesabına havale edilir.

Yazılı çeviri için satır ücreti alınır, bir satırda yaklaşık elli vuruş vardır. Hessen Eyaleti’nde satır başına yaklaşık 1.80 Euro alınır. Bu miktar çevirinin zorluğuna orantılı olarak artar. Broşür gibi çoğaltılacak bir metinde bu miktar dört misli artabilir. Çevirmen teslim ettiği iş için malzeme masrafı da talep eder, bu sayfa başına 1,- Eurodur genelde; onbeş sayfa çeviri yapıldıysa, çeviri ücreti artı 15 Euro talep etme hakkı doğar, buna posta masrafları da eklenir.

Sonuçta çevirmenin hakları yönetmeliklerle çevirmenin emeği korunarak son ayrıntısına kadar düzenlenmiştir.

Ülkemizde iyi niyetlilik çerçevesinde telif eserleri yasasının bütün çeviri ürünlerini kapsadığını varsaysak da, Edisam’dan Tuğrul Başoğlu’nun da belirttiği gibi sayısız yönetmelik, tüzük ve iç hizmet tebliğiyle, bu durum uygulanamaz hale gelmektedir. Ya da mahkemede hakkımızı ararken yıllarca kaybedeceğimiz zamanı ve yıpranacak sinirlerimizi düşünerek mahkemeye başvurmaktan korkarız.

Gönül ister ki bir çatı altında toplanmak mümkün olsun da tam da uyum yasalarının ve Avrupa müktebesatının önem kazandığı bu tarihlerde, biz de özel bir baskı unsuru oluşturup hak ettiğimiz yasaları meclisten geçirebilelim. Bu ütopik düşünce bir yana, en azından eser kavramının tanımından yola çıkarak örneğin film çevirileri için film jeneriklerinde çevirmenlerin adlarını yazdırabilecek davalar kazanmak ve bizim haklarımızı koruyan yönetmelikler çıkartmak önemli olur diye düşünüyorum.

Türkiye’ye döndüğüm 1986 yılından bu yana, hayalim Türkiye’deki yetkin çevirmenlerin de Almanya’daki meslektaşları ile aynı haklara sahip olmaları. 1999’da Çeviri Derneği’nin kurucu üyesi olduğumda bu düşünceyi yaşama geçirmeyi ümit ediyordum. Şimdi biliyorum ki, toplumsal koşullar olgunlaşmadan, yetkin çevirmenler arasında çağdaş bir bilinçlenme ve farkındalık süreci yaşanmadan çevirmenlik mesleğine yönelik çağdaş düzenlemeler getirilmesi son derece zor. Büyük bir özveriyle birlik ve beraberlik içinde hareket etmezsek çevirmenlik mesleğinin Türkiye’de hak ettiği düzenlemelere kavuşacağına inanmıyorum. Ancak paylaşımı ve özverili bir yaklaşımla, dernek ya da meslek birliği üyeleriyle dayanışma içinde bulunarak belki önümüzdeki on yılda iyi bir yere varılabileceğini düşünüyorum.

EK I) Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nunun çevirmenleri ilgilendiren birkaç maddesi :

“TANIMLAR MADDE l/B – (Ek madde: 21.02.2001 – 4630 s. Y. m. 2) Bu Kanunda geçen tanımlardan:

a) Eser: Sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsullerini,

(l) b) Eser sahibi: Eseri meydana getiren “…” kişiyi, (1)- (03.03.2004-5101 s. Y. m.28) ile, bentte yer alan “gerçek” ibaresi, Yürürlükten kaldırılmıştır.

c) İşlenme eser: Diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere nispetle müstakil olmayan ve işleyenin hususiyetini taşıyan fikir ve sanat mahsullerini,

d) Derleme eser: Özgün eser üzerindeki haklar saklı kalmak kaydıyla, ansiklopediler ve antolojiler gibi muhtevası seçme ve düzenlemelerden oluşan ve bir düşünce yaratıcılığı sonucu olan eseri ..

İŞLENMELER VE DERLEMELER

(l)MADDE 6 – Diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere nispetle müstakil olmayan ve aşağıda başlıcaları yazılı fikir ve sanat mahsulleri işlenmedir:

1. Tercümeler;

2. Roman, hikâye, şiir ve tiyatro piyesi gibi eserlerden birinin bu sayılan nevilerden bir başkasına çevrilmesi …”

EK II) Ernst E. Hirsch’ten:

“ …. Milli Eğitim Bakanlığının isteği ve İstanbul hukuk Fakültesinin de talimatı üzerine, 1941’de etraflı bir Telif Hakları Kanunu Taslağı hazırlamış, Bakanlığa teslim etmiş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi dergisinde de yayınlamıştım.” (s. 372)

“Daha sonra ancak 1948’de bana yeniden başvurdular. Bu kez talep Milli Eğitim Bakanlığından değil, Adalet Bakanlığı’ndan geliyordu. Bu talebe yol açan neden, muhtemelen, dünyaca ünlü Türk kadın yazar Halide Edip Adıvar’ın 116 Haziran 1948 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan yazısıydı. Bayan Adıvar, telif hakkının korunmasını ve yabancı dilden kitap çevirme özgürlüğünün sınırlandırılmasını sağlayacak yeni bir kanun talep ediyordu.” (s. 374)

“Kanun, 5 Aralık 1951’de kabul edildiği ve 1 Ocak 1952’de yürürlüğe girdiği halde, yukarıda sözünü ettiğim bu meslek birliklerinin kurulmasına ilişkin hüküm, kağıt üzerinde, ölü bir harf yığınından ibaret kaldı. Öğrendiğim kadarı ile, Türk yazarları bir araya gelerek 1978 yılında ekonomik menfaatlerinin konunmasını amaçlayan bu tür bir meslek birliği kurma yönünde adımlar atmışlar. Fakat, örnek tüzük vb. biçiminde herhangi bir pozitif sonuç, henüz benim elime geçmiş değil (Nisan 1980).” (s. 373)

“Komisyon görüşmeleri sırasında, tercüme hakkı konusunda öngörülen hükümleri kabul ettirmem güç olmadı. Türkiye’de tercüme hakkının gelişmesi konusunda, 31 Ekim 1939 tarihinde verdigim konferanstan (bkz. 1. bölüm, 5/IV) bu yana on yıldan fazla zaman geçmişti. Türk toplumunun Atatürk’ün gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma hedefine ancak – amiyane deyimiyle – ‘Fikri mülkiyet alanındaki hırsızlıklar’ın kanunla yasaklanması, ya da en azından çok sınırlı şekilde mümkün olabilmesi halinde erişebileceği ve dünya kamuoyuna bunan inandırabileceği şeklideki tezime, pek çok saygın yazar ve bilim adamı katılmıştı. Dolayısıyla, Yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’yla birlikte, Bern Konvansiyonu’nun 1948 tarihinde değiştirilen Brüksel metnine katılmamız hakkındaki kanunun da, parlamentodan geçmesi gerekiyordu. Bunun için Türk parlamentosu, 28 Mayıs 1951 tarihli kanunla Türk hükümetine, 1 Ocak 1952’den itibaren geçerli olmak kaydıyla Bern Konvansiyonu’nun 1948 tarihli Brüksel metnine katılma yetkisi verdi. Bu konudaki tek sınırlama, Türkiye dışında yayınlanmış olan eserleri tercüme hakkının, sadece 1886 tarihli Konvansiyonun Paris metinin 5’inci maddesinde öngörülen 10 yıllık kısa bir süre ile konumaları idi. Öte yandan, yurt içinde Türkçe’den başka bir dilde ilk kez yayınlanan bilim ve ebeyit eserlerinin tercümesi konusundaki koruma süresi de, aynı şekilde yayımlarından itibaren 10 yıllık süre ile sınırlandırıldı. Böylece bu süre dolduktan sonra Türkçeye tercüme – ama yalnızca Türkçeye tercüme – serbest bırakılmış oldu. Yetki kanunu çıktı ve Bern Konvansiyonu’nun Brüksel metni, Türkçe tercümesi ile birlikte resmen yayınlandı. Konvansiyon metninin Türkçe tercümesini yapmayı ben üzerime almıştım, bu sebeple tercümenin sorumluluğu bana aittir. Bern Bürosunun ‘Droit d’Auteur’ dergisinde (yıl 1951, s. 133-134) ilan ettiği gibi Türkiye, 1948 Bürksel Sözleşmemesinin üyesi olmuştu, bu üyelik 1 Ocak 1952 tarihinden itibaren geçerliydi.”

“Türk Fikir ve Sanat Eserleri Kanununu kabulü ve aynı tarihte yürürlüğe girmesiyle, en büyük girişimlerinden biri gerçekleşmiştir.” (s. 374/375)

Ernst E. Hirsch, Anılarım: Kaiser Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi, Çev: Fatma Suphi, TÜBİTAK, 1997.

Daha fazla Etkinlik, Güncel
Çok Satanlar Listesi

İmge Kitabevi, alıştığımız çok satan kitap listelerinden farklı olarak, çok satan yazarların dışında, çok satan çevirmenlerin de listesini çıkardı. Toplamda...

Kapat