Türkçe İsrail’i Yorumlayamaz

Posted by on Ağustos 17, 2006 in Güncel

Türkçe İsrail’i yorumlayamaz, çünkü öncelikle Türkçede İsrail tarihi hakkında kapsamlı bir kitap yok. İsrail tarihi de, Yahudi tarihi de Türkçe kaynaklarda dolaylı olarak yer alıyor. Yahudi tarihini başlı başına konu olarak ele alan tek kitap da bir çeviri, Paul Johnson’ın klasikleşmiş kitabının bir çevirisi. Bunun dışında siyonizmi eleştiren, Mossad tarihçesini ele alan, İsrail’in emperyalizmle bağlantısını ortaya koymaya çalışan, büyük kısmı çeviri olan değişik ideolojilere seslenen yayınlarda kısa bir şekilde yer alıyor İsrail tarihi. İsrail’i Türkiye’nin ilk tanıyan ülkelerden biri olduğu, ama Türkçe’nin İsrail’i hâlâ tanımadığı söylenebilir.

İsrail’in Lübnan saldırısı bu konudaki eksikliğin, boşluğun, bilgisizliğin büyüklüğünü sergiledi. Medya bir görüntü bombardımanı yarattı ve çağımız medyasının bize benimsettiği “anı yakalama” tutkusu eşliğinde, görüntüyü gerçekle özdeş saymaya başladık. Şimdi bu bombardımanın etkileri çözümleniyor, İngilizcede “mainstream media (MSM)” adıyla anılan medya tekellerinin yarattığı gerçeklik sorgulanıyor. Saldırının ertesinde beş şey kesin: 1) İsrail Lübnanlılara tahliye bildirileri dağıttı, 2) Lübnan’ın “güney banliyölerinde 2 kilometre karelik bir alan bombalandı,” (“The bombing has focused on Shiite areas of southern Lebanon and the Beirut suburbs.”) 3) Saldırı sırasında çocuk ölüleri aracılığıyla ölüm ikonlaştırıldı, 4) Bir terör örgütünün bir halkı temsil edebileceği düşüncesi yaygınlaştırıldı, 5) BM’in küçük düşürülmesi aracılığıyla uluslararası barış olasılığının bir dayanağı daha zayıflatıldı.

(Bütün bunların ışığında, haber medyasıyla kurduğumuz ilişkide tuhaf bir paradoks olduğunu hatırlayalım: medya tekellerinin, yani küresel yayın şirketlerinin reklam gelirlerini ve karmaşık şirket bağlantılarını önde tuttuklarını; insanlara sağlıktan eğitime, bütün hayati alanlarda gerçeği aktarmadıklarını neredeyse içgüdüsel bir biçimde kabul ettiğimiz halde, kamera ve fotoğraflardan çıkma savaş görüntüleri aracılığıyla gerçeği aktardıklarını büyük bir sükunetle kabul ediyoruz. Peki neden? Çünkü ölüm apaçık bir gerçek mi? Peki bu apaçık gerçeğin ardında, akıl almaz miktarda para aktarımlarının sözkonusu olması başka bir gerçek değil mi? Jeep tepesinde gezdirilen bir katyuşkanın bedeliyle Lübnanlı bir çocuk eğitiminin kaç yılını karşılayabilirdi? Atılan bir bombanın bedeli İsrailli bir çocuk eğitiminin kaç yılını karşılayabilirdi? Yıkıntıları onarmak için yardım dağıtabilen terör örgütü, neden daha önce başka bir Lübnan kurmak üzere dağıtmadı bu yardımları? “Bir metaya dönüştürülen ölüm”ün ardında, pervasızca her türlü hasma ölüm icatlarını pazarlayan, sunan, teşvik eden silah endüstrisi yok mu? Bize akan görüntüler arasına onların reklamları da sızmıyor mu? Peki muhabirlerin ajanslara, ajansların yayıncılara “aktardığı” görüntüler, montaj masalarından geçtikçe bir işlenmiş meta olmuyor mu? “Bu savaşı kim kaybediyor?”*)

Türkçe geçmişte olduğu gibi, yine çeviriler aracılığıyla izledi her şeyi. Ve tıpkı yabancı ürünlerin kendilerinin hızla “çevrilmesi/aktarılması” ama onlara yönelik eleştirilerin “çevrilmemesi” ya da çok gecikmeli olarak “çevrilmesi” gibi, “bir meta olarak ölüm” çevrildi, “ölümün metalaşmasına” yönelik eleştiriler çevrilmedi. Şimdi, bunun sonucunda çok tatsız ve ilginç bir olgu ortaya çıkıyor (ya da yeniden güçleniyor): çeviri siyaset.

Afis

Bu yukarıdaki afiş İstanbul sokaklarına Ağustos ayının ortalarına doğru asılmaya başlandı. Yukarıdaki fotoğraf, 16 Ağustos 2006 günü Taksim, İstiklal Caddesi’nin bir sokağında çekildi. Afişten hangi siyasi eğilime ait olduğu anlaşılmıyor, alt kısmında yer alan “www.fabrikadergisi.org” adresine bakılırsa, sol eğilimde olmalı. Afişte, İsrail, dolar, avro ve Musevi simgeleriyle yazılarak İsrail’in Amerika, İngiltere ve (iyimser bir yorumla) Siyonizm’le bağlantısının kurulması tasarlanmış. “İsrail” yazısının üstünde Türkçe bir yazı ve çevirisi yer alıyor: “İnsanlık için aşağılayıcı bir deneyim / A humiliating experience for humanity” Bu yazının da (weaccuse bildirisi gibi) öncelikle İngilizce tasarlandığını düşünüyorum. Türkçede “aşağılayıcı” sıfatı yaygın bir sıfat değil, son yıllarda yaygınlaşan bu gibi sıfatlar, İngilizcenin fiilden türetme sıfatlarının Türkçeye yerleşmesinin bir örneği kanımca. Bu yorumu bir dilci yapmalı kuşkusuz, ama her koşulda slogan çift dilli düşünülmüş, her iki dilde de anlaşılması, her iki dilde de yakın uzunlukta olması tasarlanmış. İçerik akıldışı: İsrail’i bir “deneyim” olarak tanımlıyor. Uygulama da akıldışı: Türkiye’de, İstanbul şehrinde neden iki dilli bir afiş yayınlanıyor; kime sesleniyor bu afiş? Bu, çeviri siyasetin çarpıcı bir örneği bence.

Afis2

Bu ikinci afişte herhangi bir açıklama yok: hangi siyasi eğilimi temsil ettiğini tanımlamak güç. Neden ortada TC bayrağı ve Atatürk var, sağında solunda Lübnan ve Filistin bayraklarıyla birlikte? Afişin resmi 16 Ağustos 2006 günü Ortaköy’de çekildi. Bu afişte daha karmaşık bir çeviri olgusu var: en alt kısmında, herhalde resimler için, “Almanya’da yayınlanan DonQuichotte dergisinden alınmıştır” yazıyor. Almanya’da bu adla bir iki dilli mizah dergisi yayınlanıyor. Fakat buradan ne alınmış olduğu, fotoğrafların mı yoksa çizimlerin mi buraya ait olduğu belli değil. Her koşulda, savaş fotoğrafları karikatüre “çevrilmiş,” kaynak fotoğraflar ve karikatürleri birlikte yayınlanmış. En üstteki fotoğraflarda İsrailli çocukların bombaların üzerine yazı yazdığı öne sürülüyor ve hemen altlarında Lübnanlı çocuk ölüleri sergilenerek, İsrailli çocukların bu bombaların kaç çocuğun ölümüne yol açtığını bilip bilmedikleri soruluyor. Bundan daha çirkin bir zihin durumu, bundan daha militarize bir siyasi yaklaşım olabilir mi? Burada, savaştan medyaya akan (tartışmalı) görüntülerin çizgi diline aktarıldığı ve ardından yazı, bayrak, “yorumsuz” gibi simgelerle birlikte sunulduğu görülüyor: “gerçek” olarak kabul edilen görüntü, değişik görsel dillere yapılan çeviriler ikonlaştırılıyor. Böylece kucağında bir çocuk ölüsüyle koşan adamın arkasında İsrail tank ve uçakları yer alıyor, evinin yıkılmasına ağlayan kadının karşısında bir tank namlusu duruyor.. bu sırada İsrailli çocuklar bomba imzalamaktadır. Ve biz bu çeviriyi bize kim aktardı, kim konuşuyor bilmiyoruz: Ortaköy’e bu afişi asan, (görmemiz gerektiğini varsaydığı) görüntülerin bir temsilcinin, bir çevirmenin varlığının farkında olmamız gerekmediğini varsayıyor: görünen gerçektir.

Gazetelerde

Bu üçüncü resim, Yeni Şafak gazetesinin 15 Ağustos 2006 tarihinde verdiği “Ateş Lübnan’a Düştü” ekinin, gazetenin sağ üst köşesinde yer alan tanıtımı. Toplamda 6 gazete sayfası olan bu “ücretsiz” ek, çelişkili ifadelerle dolu: “2 asker için 35 günde 1200 kişiyi öldürdüler” deniyor tanıtımda, sonra ekin kapağında bu rakam 1140 oluyor, ardından 3. sayfada “1040’ı sivil toplam 1130 ölü” oluyor. Tanıtımda ekte yer alan bir çeviri öne çıkarılmış: “Independent yazarı Robert Fisk 37 çocuğun öldüğü Kana Katliamı’nı anlattı.” Ekte aslında üç yazı var: ilki gazete muhabiri Metin Muhaoğlu’na, ikincisi Londra’da yayınlanan El Kuds ul Arabi gazetesi yönetmeni Abdulbari Atvan’a, üçüncüsü de Robert Fisk’e ait. Yani, bir telif, (çevirmenleri belirtilmeyen) iki çeviri makale ve yabancı ajanslardan derlenmiş fotoğraflarla “ücretsiz” Lübnan felaketi. (Çevirileri yapılan yazarlarla ilgili ilginç iki nokta da var ayrıca: Birincisi, 2004 yılında Radikal’de çıkan bir haberde Atvan için söylenenler: “Atvan, (2003) İstanbul bombalamalarını, ‘Kaide’nin Türkiye’ye uyarısı. Nedeni, Irak değil, Türkiye’nin izlediği İsrail’le dostluk politikası’ diye değerlendirmişti.” İkincisi, Fisk’in Beyrut’a bombalar yağarken “genocide” üzerine bir telefon söyleşisi yapmış olması.)

Bu üç resim, bana göre, iki şeyi apaçık gösteriyor: Türkiye’de bütün ideolojilerde çeviri siyaset, hatta çeviri dünya görüşü hakimdir ve Türkiye her ne kadar tanımış olursa olsun, Türkçe’de İsrail tanınmadığı gibi, tanınması da güçtür. Aşağıda, şans eseri bulduğum, Nurullah Barıman’a ait “İsrail-Arap Sorunu” başlıklı tarihsiz (olasılıkla 1970 yılına ait) bir kitapta yer alan bir Arap karikatürü ve Barıman’ın bununla ilgili yorumu var. Soğuk Savaş dönemine ait karikatürün imgeleminin yukarıdaki örneklerde süregittiğini görmek ilginç. Barıman, doksan altı sayfalık bu kitapta saatli bombalarla saldıran “Arap tethişçilerinden” bahsediyor, Arapların BM’in 29 Kasım 1947 tarihli Filistin paylaşımı kararını kabul etmemesinin İsrail’in büyümesine yol açtığını öne sürüyor ve kitabın sonunda Arapların başlarındaki “diktatörleri atıp gerçek demokrasiye kavuşmaları” ve “İsrail’le derhal barış anlaşması için bir masaya oturmaları”, içine İsrail’i de alan ortak bir pakt kurmaları gerektiğini belirtiyor. Haklı mı? Bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey var, 2006 yılında Türkçe’de bir İsrail tarihi yok ve Barıman’ın kırk yıl kadar önceki sözleri hâlâ, yeni isimlerle geçerli:

“Bu kitabı yazmakla bir çok düşman kazanacağımızı biliyoruz. Ama ne var ki, gerçekleri saklamak ta elimizde değil. Arapların bize düşman olmalarına aldırdığımız yok. Çünkü onlar bugün için Nâsır’ın etkisi altında olduklarından, gerçekleri görecek durumda değildirler. Tıpkı Almanların Hitler’in etkisi altındayken, gerçekleri görmemiş oldukları gibi.”

Nasr ve Ä°srail

Bu yazı Lübnan felaketi ve çevirileriyle ilgili son yazı. Orada olanların adını, anlamını bulmakta zorlanıyorum. Fakat ölüm temalı ve çeviri siyasetin gitgide, şiddetli bir şekilde günlük hayata hakim olması, aklı silip götürmesi de tedirgin ediyor beni.

Yazının ilk satırına bir başka açıdan tekrar bakalım: “Türkçe İsrail’i yorumlayamaz” çünkü yeterince Türkçe kaynak yok. Bundan sonra asıl bunun üzerinde düşünmek gerekiyor, “Türkçe neyi yorumlayabilir, Türkçe’de neye dair yeterince kaynak var?” Bu sorulara yanıt ararken çevrilmekte olan bir eleştirel kaynak üzerine düşünmek iyi bir başlangıç olabilir: Robert Fisk’in The Great War For Civilisation, The Conquest of The Middle East adlı kitabı, “Medeniyet İçin Büyük Savaş, Ortadoğu’nun Fethi” (kimler tarafından?) bugünlerde yayına hazırlanıyor. Robert Fisk, 8 Nisan 2006 tarihli yazısında, 2006 Ekim’inde Türkçe yayınlanması tasarlanan ve tam bir bölümü Ermeni “genocide”sine ayrılmış kitabı dolayısıyla, bu konuda konuşma yapmak üzere Türkiye’ye geleceğini yazmış iken; 23 Temmuz 2006’da Beyrut’tayken ve şehir bombalanırken bu şehri ilk kez Osmanlıların alev ve açlık içinde bırakmış olduğunu söyleme becerisi göstermiş iken, 29 Temmuz 2006’da bu bombalanan Beyrut’taki, bu ölü çocuk resimlerinin fışkırdığı Beyrut’taki Fisk’i arayan “Türk gazetecinin” İsrail’in bombardımanına Fisk’in “genocide” adı verip vermediğini sormak yerine, kitabının tanıtımına öncelik vermesi ve 1915 için ne dediğini sorması çok şaşırtıcı değil midir? “Türkün aklı sonradan gelir” ve şunu sormayı akıl edemez: “Sayın Fisk, canlı bir tehcirin ortasındasınız, tahliye bildirileri, yağan bombalar, resimli tanıklıklar, her şey mevcut, siz bile oradasınız, ne diyorsunuz, nedir sizce bu?” Soramaz, ama sormasına da gerek yoktur: Fisk, 1915 için “resmi Türk ideolojisi” ne söylüyorsa, 2006 için onu söyler Beyrut’tan: “savaş suçu”! Olaylar biraz daha büyüyünce dayanamaz: “atrocity” der, yani 1915 için söylendiği zaman küplere bindiği o kelime, “mezalim”! İnsan hayatlarını farklı ölçülerle, rakam ağırlıklarıyla tartan bu yanardöner zihniyetin çevirileriyle İsrail’i yorumlayabilir miyiz? Hayır. Öyleyse, Türkçe İsrail’i kesinlikle yorumlayamaz, çünkü kılavuzu kargadır.

Çeviri siyasetin gelişmesini, kendi payıma, 1990’ların ortalarında dikkatimi çeken garip bir olguya bağlıyorum: Bu tarihlerde Türkçede kaynak yetersizliği olduğu söylenen alanlara ilişkin yoğun bir çeviri yayını yapılıyordu, fakat bu çevirilerin büyük kısmı temel, referans kaynaklar olmaktan çok, konuya ya da alana yönelik eleştirel, ikincil kaynaklardı. 1940’larda başlayan çeviri sürecinin temel argümanı, yani Türkçedeki literatür eksikliğinin çeviri yoluyla tamamlanması düşüncesi büyük ölçüde terk edilmiş, sanki Türkçe okurları temel literatürü kaynak dilden takip edebiliyormuş gibi, ikincil , eleştirel kaynakların aktarılmasına ağırlık verilmişti. Bunun, kültür alanının gitgide ideolojik yaklaşımların egemenliğine girmesiyle ilişkili olduğu söylenebilir. (Türkiye’de her tür ideolojik yayın, zaten hep çeviri ağırlıklı olmuştu.) Bu süreç, çeviri yayıncılığının telif yayıncılığın önüne geçmesine, çeviri yayın piyasasının uluslararası yayın piyasasının bir uzantısı olarak tasarlanmasına dönüştü sonunda. Çok katı ve kesin çizgilerle olmasa da, yabancı dilde eğitimin yaygınlaştırılması ve kültür alanına (elbette hakim) yabancı dilde eğitim almış elitlerin egemen olmasının sonucu olan bir ortam olarak tanımlanabilir sanırım bu. Sonuçta, başlangıçta telif yayın piyasasını geliştirmesi tasarlanan çeviri, telifin neredeyse yerini aldı, hiç değilse ölçütlerini ve gündemini belirlemeye başladı: “şair kadar çevirmen” olgusuna yol açan süreç, kanımca, ekonominin diğer alanlarında gözlenen bir olguyla, yani küreselleşme içinde ulusötesi şirketlerin tekeline girme olgusuyla da bağlantılı olan, böyle bir süreç. Şimdi bu süreç, çevirinin önceliği aldığı bu süreç, günlük hayatımıza, dünya yorumumuza hakim oluyor: kanımca, Türkçenin dünyayı daha berrak bir şekilde görebilmesi, gösterebilmesi için çevirileri kültürün hakim alanı olmaktan çıkarması gerekiyor. Çünkü çeviri Coca Cola gibi, hem özgürleştiriyor, hem bağımlı kılıyor.

*”Bu savaşı kim kaybediyor? Lübnan ve kuzey İsrail halkı elbette ve belki – bir gün – biz, geri kalanlar. İsrail hükümetindeki, belki aralarında Ehud Olmert’in de bulunduğu siviller. Ama Ortadoğu’daki Müslümin milletlerde artık kahraman ilan edilen Hizbullah değil. Teröristlerin her saldırısını -kendi siyasetlerine yönelik muhalefetin harekete geçirdiği saldırıları bile- teröre yönelik savaşlarının bir başka aklaması olarak gören Bush ya da Blair de değil. Ve İsrail Savunma Kuvvetleri hiç değil. Cesaret kazanan düşmanlarla karşı karşıya olduklarından, daha büyük kaynak ve daha büyük güç talep edebilirler. Generaller kaybetmeye niyetli değildi, ama bu felaket onlara hiçbir zarar vermedi. İsrail halkını daha güvensiz ve bu yüzden de kendilerini savunmayı vaat edenlere oy vermeye daha hazır hale getirdi.” George Monbiot.

Daha fazla Güncel
“İsrail Oryantalizmi” ve Çevirileri

As’ad Abukhalil, Suudi Arabistan yönetimine sert eleştirileriyle tanınan ve “Kızgın Arap” adıyla www.angryarap.blogspot.com adresinde internet yayını yapan bir entelektüel. 8...

Kapat