‘Misafir ol gel bana, börekler açayım sana’

Posted by on Nisan 26, 2010 in Deneme

Her fırsatta övündüğümüz misafirperverliğimizin çok daha farklı bir yönünü ele almak amacıyla bir şarkı sözünü başlık olarak seçmiş olmam içeriğin de aynı biçimde ‘eğlenceli’ olacağı anlamına gelmiyor. Son zamanda gündemde daha da sık yer almaya başlasa da üzerinde yeterince durmadığımız ve belki de sadece haber bültenlerinde ardı sıra yer alan onlarca sorundan biri olarak aklımızda şöyle böyle yer eden ‘mültecilerin’ sorunlarından birini ele almak istiyorum. Hepimizin basın yayın organlarından az çok takip edebildiği kadarıyla ‘mülteciler’ genelde ya batan gemiler, tekneler ya da tır, kamyon gibi araçların gizli bölmelerinde saklanmış olarak ele geçirildiklerinde haber konusu olurlar. Ancak son yıllarda ‘misafirhanelerdeki isyanlarla’ da zaman zaman gündeme gelir oldular. Peki, misafir olunan bir yerde isyan edecek ne var diye düşündüğümüzde, ülke koşullarından haberdar olanların sıralayabilecekleri pek çok neden bulunabilir: ağır işleyen bir bürokrasi, koşulların yetersizliği, kötü muamele gibi temel nedenler bunlar. Bu temel nedenlere bir de ‘çevirmen sorununu’ eklemenin hiç de yanlış olmayacağı kanısındayım. ‘Derdini anlatamamak’ bir insanın yabancı bir ülkede yaşayabileceği en büyük sorunlardan aslında, belki de en önemlisi.  Öteki konuların önemini ve acil çözüm üretilmesi gerekliliğini vurgulayarak konunun daha çok çevirmenleri ya da ‘dil bilenleri’ ilgilendiren yönü üzerinde durmak istiyorum.

Ancak öncelikle ‘mülteci’ sözcüğünü tırnak içinde kullanma nedenini açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Türk hukukuna göre Türkiye’de mülteci olabilmek için Avrupa konseyi ülkelerinden gelmiş olmak gerekiyor, çünkü Türkiye imzaladığı 1951 Cenevre Sözleşmesini coğrafi kısıtlamayla kabul ederek söz konusu ülkelerden gelenler dışındakilere mülteci statüsü vermiyor. Bizim genel olarak ‘mülteci’ olarak nitelediğimiz kişiler hukuken sığınmacı konumunda aslında ve Türkiye’de geçici olarak ikamet etmekteler. Ancak misafirhanelerde bulunan herkes de çoğunlukla ne mülteci ne de sığınmacı statüsünde, çünkü ülkeye göçmen olarak gelmiş herkes çeşitli nedenlerle iltica başvurusunda bulunmuyor ve ‘kaçak göçmen’ olarak nitelendiriliyorlar. Bu nedenle ‘mülteci’ sözcüğü hukuki bir terimden çok genel bir nitelendirme olarak kullanılıyor çoğunlukla.

Sözünü ettiğim ‘çevirmen sorununa’ gelecek olursak bu konu daha çok iltica başvurusunda bulunan kişilerin karşı karşıya kaldıkları bir sorun. Çünkü iltica başvurusu birçok bürokratik işlemin yanı sıra iki farklı oturumda gerçekleşen mülakatların yazılı olarak kayda geçirilmesi esasına dayanıyor ve bu aşamalarda kişilerin dertlerini en iyi anlatabilecekleri dili kullanmaları gerekiyor. İşte bu durumlarda da ya kurum içinde ya da dışarıdan çağrılan çevirmenlerin aracılığına gereksinim duyuluyor. Ancak bir kısmı misafirhanelerde tutulan, bir kısmı da dışarıdan başvuran ‘mültecilerin’ dilleri önemli bir çeşitlilik gösterebilmektedir. Türkiye’nin coğrafi olarak üç kıtanın kavşağında yer alması bu dil çeşitliliğine elbette katkı sağlıyor. Ancak, aynı dil zenginliği çevirmenlik açısından ne yazık ki söz konusu değil. Ülkemizdeki Mütercim-Tercümanlık ya da dil programlarının belli başlı diller etrafında yoğunlaştığı düşünülecek olursa böylesi zengin bir dil yelpazesini karşılamak olanaklı görünmüyor. Elbette bu talebi karşılamak sadece mütercim-tercüman yetiştiren üniversitelerin görevi değil, ancak en yakın komşularımızın konuştuğu dillerden neredeyse hiçbirinin mütercim- tercümanlık programlarında yer almayışı da dikkat çekicidir. Hiç olmazsa ikinci ya da üçüncü dil olarak ‘ender’ dillerde programlar açılması düşünülebilir. Bütün bu olumsuzluklara karşın yine de daha acil ve işlevsel çözümler aramakta yarar var, çünkü tek nedeni bu olmasa da, yine de çevirmen bulunamadığı için aylarca misafirhanelerde beklemek durumunda olan kişi sayısı az değil. Bu diller arasında şimdilik en acil olanları Urduca, Hinduca, Moğolca, Uygurca, Tamilce ve Bengali’dir. Bu dillerde çevirmen bulunamadığı için mülakatları yapılamayan ve dışarıda kendi çabalarıyla ya da misafirhanelerde her gün daha da zorlaşan koşullarda aylarca yaşamak zorunda bırakılan kişilerin olduğunu düşünmek durumun aciliyetini yeterince ortaya koymaktadır.

Elbette bu sorun aynı zamanda başvuruyu alan kurumların da sorunu. ‘Derdini anlatamama’ birileri için sorunsa, o derdi anlamak ve çözüm bulmakla yükümlü olanlar için de aynı derecede bir sorun olmalı. Bu nedenle, başta İç İşleri Bakanlığı kurumları ve BMMYK olmak üzere mültecilerin derdini anlamakla yükümlü her kurumun sorunu görmesi ve çözüm üretmesi gerekir. Ancak resmi kurumların ve yetkili mercilerin kendi yöntemleriyle çözüm bulmalarını beklerken, daha çok ender bilinen dilleri bilen ve genelde gönüllülük esasına göre çevirmenlik yapacak kişilerin desteği en acil çözüm olarak görünmektedir.

Daha fazla Deneme
“Batının Çöpleri…”

"'İnsanlar artık çöp okuyorlar' diyor Glas Yayınevi’nden Natasha Perova. 'Çoğunlukla da Batı’nın çöplerini.'" Bu sözler fazlasıyla Türkiye için de geçerli sayılmaz mı? Çeviri yayıncılığının önemli bir oranı Batıdan yapılmıyor mu?

Kapat