“M.E.B. Klasiklerini Halka Geri Verin,” diyor neredeyse Klaus Kreiser

Posted by on Ağustos 30, 2006 in Güncel

Doğan Hızlan’ın Hürriyet gazetesindeki blognot’unda yer alan, 100 Temel Eser’le ilgili yazılar arasında çok çarpıcı bir yazı var. Dr. Nurettin Gemici Almancadan çevirerek Doğan Hızlan’a göndermiş, o da “Konuya dair Almanya’da yazılmış bir yazının çevirisi. Şöyle de diyebiliriz bir yabancının gözüyle 100 Temel Eser meselesi” diye belirterek yazıya yer vermiş. Yazının özgün adı ya da kaynağı belirtilmiyor.
Kreiser, Eurozine’in yazarları arasında anılıyor. Bu dergide yer alan yaşamöyküsü şöyle:

(d. 1945) Bamberg Üniversitesi’nde Türk dili, tarihi ve kültürü başkanı. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün İstanbul Bölümü’nün Osmanlı Çalışmaları bölümünde yıllarca araştırmacı olarak çalıştı.
Yayınları arasında şunlar yer almaktadır: Istanbul. Ein historisch-literarischer Stadtführer, Münih: C.H. Beck, 2001; Kleine Geschichte der Türkei (with Christoph K. Neumann), Stuttgart: Reclam, 2003.

Kreiser kuşkusuz MEB klasiklerinin halka geri verilmesi gerektiğini dile getirmese de, buna yol açacak bazı olgular üzerinde duruyor. Türkiye’de kültür sektörünün oluşumuyla ilgili akılcı gözlemlere yer veriyor ve özel sektörle devlet sektörünün dengesiz ilişkisine dikkat çekiyor. Türkiye’de çoğu kez şaşırdığımız bir şeyi dışarıdan gözlemliyor: “Acaba bu isimler, bu listeye çok sayıda milliyetçi ve dindar yazarı da dahil edebilmek için mi kullanılmıştır? Yoksa Bakanlık hazırladığı bu listeyle sağ ile sol arasındaki kutuplaşmanın sona erdiğini mi ilan etmek istemiştir? Listenin insanda bıraktığı izlenim şudur: “Yüceltilmiş yazarlar sanal âlemi”nde sadece öbür dünyaya göçmüş yazarlar iyi yazarlardır.” Aşağıda Kreiser’in yazısına yer veriyoruz:

Öbür Dünyaya Göçmüş Ulusal Yazarlar Klübü

Türkiye’nin resmi kültür politikası geriye dönük ve devlet etiketli. Çağdaşlara yer yok. Geçtiğimiz yılın ekim ayında Alman Yayımcılar ve Kitapevleri Birliği Barış Ödülü’nün Orhan Pamuk’a verilişi sırasında hiçbir devlet yetkilisinin bulunmaması Ankara’daki resmi makamlara “Türkiye’nin resmi dış kültür politikası nedir?” sorusunun yöneltilmesini zorunlu kılmaktadır. Son 50 yıl süresince Türkiye Cumhuriyeti 75 devletle kültür anlaşmaları yapmıştır. Klasik Batı müziği çalmak üzere Pakistan’a yaylı sazlar kuarteti göndermiş, Libya’da Osmanlı eserlerini restore ettirmiş, New York, Londra ya da Tokyo’da sergiler açılması için Topkapı Sarayı’nın Hazine dairesini boşaltmıştır. 1957 yılında Menderes hükümeti, Federal Almanya ile kültürel işbirliği anlaşması imzaladığında, bu ülke henüz yakın yurtdışı konumunda değildi; yakın yurtdışı konumuna gelmesi sonraları işgöçüyle ve yerleşme amaçlı göçlerle oldu. O zaman Almanya en başta öğrenci değişimine, dil öğretimine ve arkeoloji kazılara önem vererek savaş öncesinde başlamış faaliyetlerinin devamını gözetmişti.

Kültür tutkunu Almanlar başlangıçta Türkiye’yi Osmanlı sultanlarının yanısıra Hitit tanrılarının ve Yunan fılozoflarının da hüküm sürdüğü bir ülke olarak görüp tanımışlardı. Atatürk ve İnönü Türkiye’sinde radyo, tiyatro, orkestra ve operalar da tıpkı yeni kurulan fabrika ve rafineriler gibi devlet tekelinde bulunmaktaydı. Taşra illerinin çoğunda Milli Eğitim Bakanlığı yayınevi satış şubelerinin dışında kitapçı dükkânı bulunmazdı. O zamanlar hemen bütün edebi eserler İstanbul’da yayımlanmaktaydı. Çok partili sisteme geçiş denemelerinden sonra da devlet uzun süre kültür ürünlerinin en önemli üreticisi konumunda kaldı. Bu arada, banka ve holdinglerin yoğun kültürel çalışmalarda bulunmasının dün olduğu gibi bugün de süregeldiğini, bunun Türkiye’nin bir özelliği olduğunu belirtmek gerekir. Artık, devlet eliyle kurulan orkestraların yanısıra güçlü mali destekçilerin kültür programları çerçevesinde de senfoni ve oda orkestraları oluşturulmaktadır. Geçen yılki Frankfurt Kitap Fuarı için Ankara’daki bakanlıklar tarafından hazırlanan kataloğun sayfaları karıştırıldığında devletin kültürel dış politikasındaki ikilem kendini iyice açığa vurur. Kırık dökük bir Almancayla yazılmış bu itici broşürü okuyan fuar ziyaretçilerinin İstanbul’da her yıl TÜYAP tarafından düzenlenen paralel fuarın ne derecede canlı ve zengin içerikli olduğunu tasavvur etmesi mümkün değildir.

Türkiye’de, bir yanda devlet sektörü, öte yanda ise özel yayınevleriyle vakıflara ait yayınevleri bulunmak üzere gayriresmi bir iş bölümü yapılmıştır. Devlet, kendisini – bugünkü başbakan Erdoğan’ın işe başlamasından beri değil, eskiden beri – Cumhuriyet öncesi Türk ve İslam kültür mirasının sorumlu yönetmeni olarak görmekte, bugüne ilişkin kültür çalışmalarını ise özel sektöre (serbest pazara) bırakmaktadır. Kültür bakanları öteden beri turizm alanına giren işleri de yürütmekle görevlidir. Böyle olunca işin ticari bölümünde, arada ayrım yapılmaksızın tahta Truva atıyla dans eden dervişlerin birbirine destek edilmesine şaşmamak gerekiyor. Türk kültür politikasını yürüten kişilerin Atatürk ve onun takipçisi İnönü dönemlerinin biçimlendirip kişilik kazandırdığı çağdaş yazarlara karşı ihmalciliği çok şaşırtıcıdır.

Kısa bir süre önce Milli Eğitim Bakanlığı 100 edebi eseri içeren bir liste yayınlayarak tutumunu açıkça ortaya koymuştur. Bu listeyle orta öğretim öğrencilerine tavsiye edilen kitaplardan 73’ü Türk edebiyatından seçilmiştir, 27’si ise başka dillerden çevrilmiş eserlerdir. En üst sıraya, sanki bir refleks sonucu olarak Kurtuluş Savaşını en ince ayrıntılarıyla anlatan Atatürk’ün dev hacimli Büyük Söylev’i yerleştirilmiştir. Onu Osmanlı dönemine ve Cumhuriyet’in başlangıç yıllarına ait edebi eserler takip etmektedir. Alman edebiyatından tavsiye edilen tek eser (Türkçe çevirisinden okunmak üzere) Goethe’nin Faust’udur. 7. sınıftan 9. sınıfa kadar Türk çocuklarına Faust okumayı tavsiye etmek bu seçimin ne kadar düşüncesizce yapılmış olduğunu göstermeye yeter. Orhan Pamuk’a yapılan çirkin saldırılar gözönüne getirildiğinde bu 100 kitaplık listede solcu yazarların da yer almış olması pek şaşırtıcı görünmektedir. İnsan şu adlara rastlayınca rüya mı görüyorum diye hayretten gözlerini ovuştur: 1948 yılında Bulgaristan’a kaçmak isterken vurularak öldürülen hikâyeci Sabahattin Ali; 1963 yılında Sovyetler Birliği’nde sürgündeyken ölen inanmış komünist Nazım Hikmet; modern Türk yazarları arasında en başarılı yergi ustası olan, işi kendi milletini ve milleti yönetenleri en ağır biçimde tahkire kadar vardırmış olan Aziz Nesin (ölümü 1995).

Acaba bu isimler, bu listeye çok sayıda milliyetçi ve dindar yazarı da dahil edebilmek için mi kullanılmıştır? Yoksa Bakanlık hazırladığı bu listeyle sağ ile sol arasındaki kutuplaşmanın sona erdiğini mi ilan etmek istemiştir? Listenin insanda bıraktığı izlenim şudur: “Yüceltilmiş yazarlar sanal âlemi”nde sadece öbür dünyaya göçmüş yazarlar iyi yazarlardır. Türkiye, ne eskiden ne de günümüzde Almanya’da sürekli hizmet verecek bir Türk kültür enstitüsü kurma yoluna gitmemiştir. Bazı Türk konsoloslukları bünyesindeki “kültür merkezleri” daha çok Almanya’daki Türklere yönelik çalışmalarda bulunmakta ve pek fazla bir işe yaramamaktadır. Arada bir şurada Türk piyanist hanımlarına resitaller verdirilmesi, burada bir çağdaş Türk ressamının küçük bir sergisinin açılması gibi yasak savma kabilinden faaliyetler, Türkiye’nin Almanya’da önemli kültür ve tarih konularını tartışmaya açacağı bir platformu olmadığı gerçeğini gözlerden gizleyemez.

Bu gibi konulardan biri de Ermeni tehciri olmalıdır. Şu an için, herhangi bir kültür merkezinin, diyelim ‘Berlin Atatürk Enstitüsü’nün müdür ya da müdiresinin bu konuda meselâ ‘Kaçış ve Sürgün’ başlıklı bir açıkoturum düzenlemesi düşünülebilecek şey değildir. Bu durumun bir etkisi olmaksızın Tarkan (rock şarkıcısı), Fatih Akın (film yönetmeni), Feridun Zaimoğlu (yazar) gibileri Avrupa piyasasını fethetmekte, Türkiye Dışişleri Bakanlığı da bu adları memnuniyetle web sayfasının ‘Yurtdışında Kazanılan Başarılar ve Ödüller’ sütunlarına yerleştirmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye, izleyeceği kültür politikasıyla birbirinden bütünüyle farklı, bağdaşmaz kitlelere hizmet vermek zorundadır: Bunlar arasında politikaya karşı büsbütün ilgisiz kültür ve deniz turistleri de, Brüksel’deki Avrupa Birliği yüksek görevlileri de yer alır; çok sayıda Avrupa Birliği ülkesinde yaşayan, kimi ortaokul öğrencisi, kimi ise akademisyen olan Türkler de yer alır; Türkî diller konuşanlara bakılacak olursa, Sibirya’da yaşayan müslüman Kırgızlar da, Moldavya’da yaşayan hristiyan Gagavuzlar da yer alır.

Üstelik Türk kültür politikasını yürütmekle yükümlü kuruluşlarda çok farklı görüşlere sahip kişiler iş başındadır. Bunlar arasında Kürtler ve Ermeniler söz konusu olduğunda rahatlıkla çok kültürlülükten ve altkimlikten bahsedebilen eğitimli liberaller bulunduğu gibi, Türklük konularında bakış açılarını genişletmeyen çelik miğferli Kemalistler hatta Turancılar bile bulunur. İşte bundan dolayı Ankara’dan uzun soluklu bir kültür politikası izlemesi beklenemez. İki milyondan fazla Türk’e ev sahipliği yapan bir ülke olarak Almanya’nın pek çok gayriresmi kültür ilişkileri ötesinde, Türkiye’nin kendisini turizm merkezlerinde ve konsolosluklarda olduğundan çok daha kapsamlı bir şekilde sergileyeceği bir (Türk) kültür enstitüsüne sahip olmak hakkı vardır.

Klaus Kreiser

Almanya’nın böyle bir enstitüye sahip olma hakkı var. Aynı şekilde Türkiye’nin de Atatürk ve İnönü döneminde Türkçeye kazandırılmış, devlet bütçesiyle yapılmış ve büyük çabalarla gerçekleştirilmiş Dünya Klasiklerine sahip olma hakkı var. Özel sektöre terk edilemeyecek kadar değerli bir miras bu. Gazetelerin bu klasikleri dağıtmasına, yayınevlerinin bunları yeniden ya da intihal ederek basmasına bırakmamalı devlet bu mirası. MEB yayınevi ve kitapçıları yeniden açılmalı, bu klasikler yeniden yayınlanarak bu mirasın zaten sahibi olan halka ücretsiz, en azından maliyeti karşılığında dağıtılmalı. Devlet bunu yapamıyorsa, klasik eserler çevirilerini tahrif ya da intihal ederek yayınlayan yayınevlerine, bu görevi bir ceza olarak yükleyebilir, yayınevlerinin tüketicilere verdikleri zararı böyle tazmin etmesini sağlayabilir. Ama halkın ya da devletin kültür mirasını halka ya da devlete ait yayınevinin yayınlaması yeğdir.

(Bu çevirisi için Dr. Nurettin Demir’e Çeviribilim de teşekkür etmektedir.)

Daha fazla Güncel
Turkçenglish Ticaret

İthal ürünlerin etiket ve kılavuzlarının Türkçe'ye çevrilmesi üzerine Esen Evran imzalı bir Sabah gazetesi haberi (28 Ağustos 2006) yayınlandı. Bu...

Kapat