İnanmayacaksın! You Shall Not Believe! !אם כך לא מאמינים

Posted by on Haziran 7, 2010 in Güncel, Yorum

Mavi Marmara gemisinde yaşananları daha uzun süre, belki de hiç tam olarak bilemeyeceğiz. Herkes kendi hikayesini anlatacak. Fakat iki şey bütün ciddiyetiyle kesin görünüyor. Birincisi, Türkiye’de anti-semitizm dedikleri canavar bütün akıldışılığıyla su yüzüne çıkıyor. İkincisi, bu gemi daha en başından, postmodern savaş araçlarından biri olarak tasarlanmış:

“İlk etapta arkadaşlarımız gelenlerden 10 tanesi etkisiz hale getirdi. Araya girdik. Ne olursa olsun. Haklı olacağız. Normalde bizim meşru müdafaamız. Yine onlara söz verdim. Söylüyorum. Silahlarını aldık. Biz silahlarını kullansak, yine dünyada hukuk nezdinde meşru müdafaa olacaktı. Çünkü hukukta, sana saldıranın silahını alıp, onu vursan suçsuzsun. Biz buna rağmen, arkadaşlara dedik ki şehit olacağız. Ama görüntülere silah kullanan konumda düşmeyeceğiz. Bu kararımızla arkadaşlarımız şahadeti kabul etti. Biz onlardan aldığımız silahların hepsini denize attık. Bu sözü de onlara verdim. Söylüyorum. Sopalarla sizin askerlerinizi etkisiz hale getirdiğimiz görüntüleri, dünyaya verdiniz. Çok güzel ettiniz dedim. Dünya’da İsrail ordusunun bir imajı vardı. Güçlü bir imajı. Arap ülkeleri İsrail orduları yenilmez diyordu. Ama bakın 3-5 tane gönüllü bile sizin en güçlü ordunuzu püskürtebiliyor. Siz kendi kendinizi rezil ettiniz. Sorguda söyledim bunu.” (Hürriyet)

Gemiyi yola çıkaranlardan İHH yöneticisi Bülent Yıldırım’ın bu sözleri, GÖRÜNTÜNÜN başından beri temel bir amaç olduğunu, öncelikli hedefin Gazze kıyısına ulaşmak değil, “şahadeti bile kabul ederek” düzgün görüntü sergilemek olduğunu düşündürüyor.

Zaten artık kesinlikle böyle.  Bir taraftan İsrail gemide çektiği filmleri ve ele geçirdiği silahların resimlerini internette, televizyonlarda yayınlarken, diğer yandan İHH ve gemidekiler kendi çektikleri  film ve fotoğrafları yayınlıyor.

Bu yayınlardan sonuncusu, gemidekilere ait  olup el konulan ve sonra geri verilen fotoğraf makinelerinin bir tanesinin hafıza kartından çıkan fotoğraflar. Türkiye’de fotoğrafları Hürriyet gazetesi yayınladı (İsrail’in sildiği fotoğraflar). İsrail’deki Haaretz gazetesi de Hürriyet’ten alarak yayınladı (Turkish paper releases ‘censored’ photos of beaten Israeli commandos).

Fotoğraflardan birinde bütün olanlardan sonra olağan görünen bir ayrıntı var. Fotoğrafta yüzü maskeli İsrail askeri, sıyrılmış gömleğinin altında göbeği kanlı bir şekilde yerde, çevresi gemidekiler tarafından sarılmış olarak yatıyor. Resmin sağ tarafında duranlardan birinin elinde bir bıçak var.

Hürriyet, Haaretz ya da resimleri Hürriyet’ten alan Samanyolu gibi kaynaklarda buna dikkat çekilmemiş ve zaten resimler düşük kalitede.

Fakat aynı resimleri Reuters ve Associated Press yüksek kalitede yayınlamış. AP sözkonusu bıçaklı resmin kaynağı olarak İHH’yi belirtiyor ve resim Hürriyet’tekinden farklı değil. Ama Reuters resmi önce kesilmiş olarak, bıçağın görünmeyeceği şekilde  yayınlamış; altı saat kadar sonra, tekrar, bu kez orjinal haliyle yayınlamış.

Peki Reuters resmi niye kesti ve niye daha sonra orjinal halini yayınladı?

Büyük olasılıkla bunun nedeni, kurumsal olmayan internet medyasının bu ciddi farkı saptayarak haberleştirmiş olması. İHH belki dikkatsizlikle verdi bu resmi basına, Türkiye’de önemsenmedi bu ayrıntı, fakat Little Green Football ve Backspin gibi internet yayıncılarının müdahalesi, hakikatin bir parçasının kesilmesinin önüne geçti, Reuters’i düzeltme yapmaya zorladı. Görece son bağımsız medyum olan internetin, bağımsız ve sorgulayıcı internet yayıncılığının hayati önemini gösteren bir olay bu.

***

Bu olayın tam da Türkiye’de yöneticilerin internet medyasıyla toplantı yaparak, İNTERNET MEDYASINDA OTOSANSÜR UYGULANMASI GEREKİYOR dediği bir sırada gerçekleşmesi iyi bir rastlantı.

Esas olan otokontrol, otosansürdür. İnternet medyasının bu noktada çok daha hassas olmasını ben sizlerden rica ediyorum. Hepimiz AYNI GEMİ İÇİNDEYİZ, aynı istikamete doğru yol alıyoruz. Kimsenin tahrikine gelmememiz gerekiyor. Bu kapsamda toplumun farklı kesimleri istişareler yapıyor aydınlık yarınlara doğru yol alalım istiyoruz. Bugüne kadar uyarıları dikkate alınmayanları tek tek dinliyor politikamıza ışık tutması için çalışıyoruz. İnternet medyasının milli birlik ve kardeşlik sürecinde çok kilit bir rol oynayacağına yürekten inanıyorum.” (DHA)

Aynı toplantıda,  Google’ın film hizmeti Youtube’tan sonra, Türkiye’de ÇEVİRİ SEKTÖRÜ DAHİL birçok sektör için büyük çalışma kolaylığı sağlayan çeviri, kitap, ofis uygulamaları hizmetlerinin de erişime kapatılmasının nedeninin, şirketin Microsoft’la rekabetine engel olmak; bilgiye ucuz ve yaygın erişimi engellemek; ya da yurttaşların bilgilenme özgürlüğüne sınırlamalar getirmek gibi nedenleri olmadığı, bu kapatmaların sadece şirketin Türkiye’de büro açmaması ve vergisini vermemesinden kaynaklandığı belirtildi. İlgili bakanın şaşkınlık verici üslubuyla:

“Biz Google’a çok iyi niyetli yaklaştık. Yasakları ortadan kaldırmak konusunda, Youtube’un erişim yasaklarının giderilmesi konusunda yardımcı olmak istedik. Adamlarla çeşitli kereler masaya oturduk, konuştuk. Bizi ciddiye bile almadılar. Artık telefonlarımıza bile çıkmıyorlar. Bir de bizimle alay eder gibi, Youtube’a Türkiye’den erişimi olanaklı kılacak oyunlar oynuyorlar. Google’ın kullandığı yasaksız İP’leri, Youtube’a veriyorlar ki, arkadan dolanarak yasağı etkisiz kılsınlar.

Adamlara diyoruz ki, ‘gelin Türkiye’de bir temsilcilik açın, bizimle ilgili yasal sorunlarınızı burada çözmeyi deneyin. Reklam topluyorsunuz, iyi paralar kazanıyorsunuz, bunun vergisini Türkiye’de verin’… Önce hı mı dediler, tamam dediler; artık telefonlarımıza bile çıkmıyorlar. Nedir bu adamlardan çektiğimiz ya? Burası kabile devleti değil; Türkiye Cumhuriyeti. Onlar hem böyle oynayacaklar hem de siz medyanın büyük gücünü arkalarına alıp bizi haksız duruma düşürecekler. Sinir oluyorum, ifrit oluyorum açıkça söyleyeyim…’

Adamlar hakkında açılmış 30 küsür dava var; Türk mahkemelerini ciddiye alıp o davalara itiraz dahi etmiyorlar. Biz küresel bir şirketiz işinize gelirse diyorlar. Sen benim hukukumu ciddiye almıyorsan, ben de seni ciddiye almam kardeşim, kusura bakma… Ben bu konuda sizin desteğinizi istiyorum. Bize destek verecekseniz bu konuda verin. Yani bir site bizi esir almasın. Koskoca bir Türkiye Cumhuriyeti’ni esir almasın.

Sahibi oldukları Youtube’a karşı uygulanan cezanın haksız olduğunu söylüyorlar. Tamam, peki haksız. O suçun cezası böyle büyük olmamalı diyorlar. Peki anladık. Eee, niye Türk hukuk sistemini ciddiye alıp mahkemeye itiraz etmiyorlar, neden hukuk yoluyla mücadeleyi seçmiyorlar? Niye bu ülkeye kaydolmaktan imtina ediyorlar? Niye İsrail’de, Almanya’da temsilcilik açarken Türkiye’de açmıyorlar?

Hepiniz vergi mükellefisiniz değil mi? Google’dan daha mı zenginsiniz? Google Türkiye’de internetten en çok para kazanan şirket, ama Türkiye Cumhuriyeti devletine 5 kuruş vergi ödemiyor… Arkadaşlar, internet siteleri olarak lütfen bu konuyu işleyin.

Ben sizden özellikle istirham ediyorum. Beni yasakçı saysınlar, o hiç umurumda değil. Ama bu konu Google’ın bu ülkeyi ne kadar hafife aldığını gösteriyor. Kimse bu ülkeyi hafife alamaz. İsrail’i baş sıraya koyacak, Türkiye’yi muhatap almayacak. Olmaz böyle şey. Biz de en yüksek mertebeden Google’ın haksızlığını savunmaya devam edeceğiz… ” (Nethaber)

Bu üslubu dışında da her açıdan çok tuhaf bir konuşma. Yönetimin şirketlerle ilişki tarzını, elektronik yayıncılığa ve bu yayıncılık türünün entelektüel boyutuna nasıl baktığını işaret ettiği gibi, tuhaf bir başka şeye işaret ediyor: konuşmacı İsrail örneğini vererek ya Google’ın etkisi ile güncel bir olayın etkisi arasında bilinçaltı bir yakınlık kurdurmaya çalışıyor, ya da bilinmeyen bir gündemin ipucunu veriyor.

Google’ın İsrail ile Türkiye arasında bir tartışma konusu olması mümkün olabilir mi? Bakan yanıltıcı bir karşılaştırma yaparak gazetecileri etkilemeye mi çalışıyor sadece? Google’ın İsrail’de yatırım yapması, ama Türkiye’de yapmaması bir sorun olabilir mi? Bunları da uzun süre ve büyük olasılıkla da hiç bilemeyeceğiz. Ama tek bir ilke var bilebileceğimiz: İnanmamak gerekiyor. Bu post-postmodern görüntü ve akıl bulandırma savaşında hiçbir görüntü ve söze, birden çok kaynaktan doğrulamadıkça, inanmamak ve hatta doğruladıktan sonra bile kuşkuyu elden bırakmamak gerekiyor. Kuşkuyu hiçbir şekilde elden bırakmamak ve son ana kadar inanmamak gerekiyor. İktidarın kimle, nerede, ne zaman, niye görüştüğünü, tek tek kişilerin ne şekilde karar verdiğini kimse, aniden ve hemen bilemez: bu yüzden, dünyayı bilmek, tanımak ve dönüştürmek için, inceleme ve akıl yoluyla, bilim yapılır.

(Ekler: Radikal: “İsrail’in Gazze’ye yardım götüren gemilere yaptığı saldırıda hayatını kaybeden lise son sınıf öğrencisi Furkan Doğan’ın babası Ahmet Doğan, “Oğlum ABD vatandaşı olduğuna güvenip yola çıktı. ABD’nin tutumu bizi hayal kırıklığına uğrattı” dedi. Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Doğan, ABD’de dünyaya gelen ve bu ülkenin vatandaşı olan oğlunun sadece ABD pasaportu taşıdığını kaydetti.” OdaTv: “kanlı baskın öncesinde Ankara-Tel Aviv-Washington hattında son dakikalara kadar devam eden nefes kesen diplomasi trafiği.”)

(Bu yazıda, herhangi bir GÖRÜNTÜ, bu post-postmodern savaşa katılmamak üzere kasten yayınlanmamıştır.)

(Güncelleme: sinemacı ve aktivist Iara Lee’nin çektiği görüntüler Democracy Now! ve Culture of Resistance sitelerinde. Lee, gece 4’te olan olaylara ait görüntülerin üzerinde oynandığını, gündüz gibi gösterildiğini, bütün görüntülere el konulduğunu söylüyor.)

Daha fazla Güncel, Yorum
Traduttore – un Traditore o un Amico?

Hürriyet gazetesinin Kudüs muhabirleri Sebati Karakurt ve Cansu Çamlıbel'in İsrail'deki Türkiyeliler Birliği'nin çevirmenlerinden biriyle yaptığı söyleşi Mavi Marmara krizinin çeviri sürecini aydınlatıyor. Çevirmen söyleşiyi kimliğinin açıklanmaması koşuluyla kabul etmiş.

Kapat