“100 Temel Eser” ve Çevirinin “İdeolojik” Doğası Üzerine

Posted by on Eylül 11, 2006 in Güncel, Kuram

Radikal gazetesinin “Hayırlı Sabahlar Hans” manşetiyle (19.08.2006; Umay Aktaş’ın haberi) “100 temel eser”e ilişkin başlayan çeviri etiği tartışması gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Okulların açılmasına yaklaşık bir ay kala dikkatleri üzerine çeken bu “ideolojik” tartışma, farklı bilim dalları çerçevesinde -çeviribilim, edebiyat, sosyoloji, siyasetbilim, yöntembilim, eğitim bilimleri, pedagoji, vb.- birçok yönden irdelenebilir. Bu yazıda ben, uzmanlık alanım çeviribilim bağlamında, çeviri eyleminin görmezden gelinen “ideolojik” boyutunun altını çizmek istiyorum.

Aslında bu tartışma, ülkemizde genel olarak çeviri eylemine ve çevirmene nasıl yaklaşıldığını gösterdi. Belli ki bazı çevrelerce çeviri hâlâ salt dilsel bir aktarım olarak görülüyor ve çevirinin “ideolojik” doğası tehlikeli bulunduğundan yok sayılıyor ya da yok sayılmak isteniyor. Bence asıl tehlikeli olan, “ideolojik” farklılıklar içeren bu tür çevirilerin “kötü çeviriler” şeklinde değerlendirilip bir kenara bırakılması, incelemeye değer bulunmayıp yok sayılması.


Bu çevirilerdeki hataların bulunması veya değişiklerin saptanması tabii ki önemli. Ancak şu metinde şöyle denmiş, şurada şöyle bir saptırma var deyip sözü edilen çevirileri kötüleyip bırakmak, hatta bunları çeviriden saymamak işin kolay yolu. Yok saymaların, bu tür çevirilerin belli bir okur kitlesi tarafından özellikle tercih edildiği gerçeğini değiştirmeyeceğinin artık bilincine varılmalı. Kanımca, zor ama gerekli olan, tüm bu farklılıkların belli bir vakaya işaret ettiğinin göz ardı edilmeden anlaşılmaya ve anlamlandırılmaya çalışılması.

100 temel esere ilişkin başlayan tartışmaya bir bakalım. Ne mutlu ki bu tartışma, yukarıda sözünü ettiğim şekilde işin kolayına kaçanların görüşleriyle sınırlı kalmadı. Örneğin, bu konuda görüş bildiren İsmet Berkan çevirilerde saptanan farklılıkları -“Türkleştirme” ve “İslamileştirmeleri”- birer “psikolojik harekât” olarak nitelendirdi ve “inanca vurguyu arttırmanın sadece dini, yani o kadar da masumane olmayan anlamları” bulunduğunu, bu anlamların “hep siyasi” bir nitelik taşıdığını belirtti (22.08.2006).

Berkan’ın görüşünü onaylamak/onaylamamak ayrı bir konu. Berkan’ın bu görüşüne katılanlar da, karşı çıkanlar da olabilir. Nitekim oldu da. Bu çok doğal… Farklı “ideolojiler”, farklı dünya görüşleri beraberinde farklı yorumları getirdi. Benim buradaki amacım, Berkan’ın saptamasını irdelemek değil. Ben, çevirilerdeki farklılıkların herhangi bir anlamlama ve anlamlandırma çabası gösterilmeden saptanıp bırakılmasının herhangi bir yararı olmayacağını, çevirilerin benimsenen veya karşı çıkılan ideoloji çerçevesinde siyasi amaçlara rahatlıkla hizmet edebileceğinin bilinmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Çeviri salt dilsel aktarım şeklinde tanımlanmak istenirken, çevirmenin olabildiğince “görünmez” kalmasının yeğlenmesi oldukça “masum” bir istek… Ne var ki çeviri gerçeklerine baktığımızda durumun farklı olduğunu görüyoruz. Çevirinin “masum” bir eylem, çevirmenin ise bu “masum” eyleme hizmet eden “tarafsız” bir aracı olduğunu düşündüğümüzde çevirinin içinde barındırdığı tehlikelerden kurtulduğumuzu sanıp rahat bir nefes alabiliriz. Ancak neyin masumiyetinden ve tarafsızlığından söz edildiğini sorguladığımız an rahatımız bozulacaktır. Çevirinin her şeyden önce bir yorum işi olduğunu ve belli bir amaç için yapıldığını kabul ettiğimiz taktirde rahatsızlığımızın biraz da olsa azalacağını, ilgilendiğimiz konuya daha sağlıklı bakabileceğimizi düşünüyorum.

İşlevselci bir bakış açısıyla ele alındığında, belli bir amaç doğrultusunda yapılan çeviri kime, neye göre ve nasıl “masum” ve “tarafsız” olarak değerlendirilebilir? Sorunun yanıtı “güç” üzerinde odaklanıyor, yani tam anlamıyla bir “patronluk” (“patronage”) meselesinden söz etmek olası. “İdeoloji” açısından sorgulamamıza devam edecek olursak, hiç kimsenin/hiçbir şeyin “masum” ve “tarafsız” olmadığı/olamayacağı ortada. Güçlü olan ideolojinin geçerliliğini koruduğu bir dizgesel yapıda, karşıt ideolojilerin bu yapıyı tehdit edecek oluşumlarda bulunması doğal. Ancak baskın ideolojinin bu oluşumların varlığına ne dereceye kadar izin ver(mey)eceği tartışma konusu.

Çeviri örneklerine değinerek söylediklerimizi somutlaştıralım. Antoine de Saint-Exupéry’nin Le Petit Prince adlı kitabını hatırlayalım. Kitapta, “halkını ölüm cezasıyla korkutarak Avrupalılar gibi giyinmeye zorlayan Türk diktatör”ün (“un dictateur Turc”) (1971: 15) Atatürk’ten bahsedildiği görüşüyle farklı ideolojiler doğrultusunda farklı zamanlarda farklı şekillerde Türkçe’ye çevrilmesini başka nasıl yorumlayabiliriz? Bu ifadenin, bir yanda belli bir ideoloji çerçevesinde “sınırsız yetkili bir Türk başkanı” (S. İleri, 1994: 20); “bir dediği dedik Türk önderi” (T. Uyar, 1994: 21-22); “büyük ve değerli kumandan ATATÜRK” (A. Çeliktem, 2001: 19); “bir Türk lideri” (F. Erdoğan, 2005: 19) şeklinde yorumlanıp çevrilmesi uygun görülürken, öte yanda başka bir ideoloji çerçevesinde çeviri metne hakaret ve aşağılama dolu eklemeler yapıldığını (M. Ekisçeli, 1995) ve bu çevirinin “suç oluşturması nedeniyle toplatıldığını” gözlemlemiştik (Cumhuriyet: 19 Nisan 1996).

Elbette ki çevirinin her ülkenin edebiyat ve kültür dizgesinde önemli bir yer tuttuğu ve her zaman “ideolojik” roller üstlendiği iddia edilmez. Ancak geçmişimize şöyle bir baktığımızda, Türk edebiyat ve kültür çoğul dizgesi için durumun farklı olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, geçmişe bakacak olursak, ülkemizde edebiyat ve kültür dizgesini şekillendirmede çevirinin ve çevirmenin “ideolojik” olarak önemli roller üstlendiğini inkar edemeyiz. Modernleşme ve Batıcılık bağlamında, ülkemizde çeviri etkinliğinin doğal olarak “ideolojik” boyutu ön plana çıkmıştır. Gerek Tanzimat Dönemi’nde yapılan çeviriler gerekse 1940lardaki çeviri hareketi ve Tercüme Bürosu üzerine yapılan araştırmalar bu iddiaya gerekli bilimsel dayanağı sunmaktadır.

Bu arada, doğrudan “klasikler” ve “klasiklerin çevirileri” üzerine temellenen tartışmaları da unutmamak gerekir. 1897 yılında başlayan “Klasikler tartışması” buna güzel bir örnek oluşturmaktadır. Bu konuda yaptığı “Klasikler Tartışması” adlı kapsamlı çalışmasına yazdığı önsözde Ramazan Kaplan, “edebiyat, sanat, kültür ve yer yer felsefe ile ilgili konularda çeşitli düşüncelerin ifadesine imkan veren bu tartışmanın”, “kültür hayatımızdaki işlevine” dikkat çekmek gerektiğini vurgular (1998: i).

Klasiklerin Cumhuriyet’in ilk yıllarında, geniş okur kitleleri hedeflenerek düşük fiyatlarla -hatta “on kuruşa bir kitap”; “yirmi beş kuruşa kitap serisi” gibi kampanyalarla- yayımlanıp satılması da ciddi bir tartışma yaratmıştır. Örneğin Rusça’dan yaptığı özenli çevirilerden tanıdığımız Nihal Yalaza Taluy, klasiklerin nasıl çevrilmesi gerektiğine ilişkin görüşlerini 1943 yılında Tercüme dergisinde şöyle dile getirmektedir: “Hiç olmazsa klasik eserlerin tercümesinde laubali olmayalım. Çünkü onları okuyacak olanlar yalnız yolculuk esnasında trende ve vapurda vakit öldürmek veya bir şey okumuş olmak için alınan 25 kuruşluk kitap serilerinin dalgın ve müsamahakar karii değil, dünya edebiyatını öğrenmek isteyenlerdir. Bunlar arasında bilhasssa da genç nesil vardır. Onlara, her şeyin en iyisini, en temizini ve en doğrusunu vermek borcumuzdur.” (1943: 71).

Yalaza Taluy’un erek okur kitlesinin beklentilerine ilişkin altını çizdiği noktaların bugün de önemsenmediğini üzülerek gözlemlemekteyiz. Üzüntümüzü arttıran bir diğer etken, bu ünlü çevirmenimiz tarafından yapılan çevirilerin -diğer birçok çevirmenimizinki gibi-, günümüzde bazı yayınevleri tarafından küçük değişiklikler yapılarak farklı adlarla yayımlanmasıdır. Bu tür yayıncılık “ticari etik” tartışmasını da beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda, çağımızın en baskın ideolojisi olarak kapitalizmin, ülkemizdeki birçok yayınevinin -sağ veya sol görüşteki- “100 temel eser” listesini “Kolay para kazanmanın 100 temel yolu” şeklinde yorumlayıp çevirmesine neden olduğu söylenebilir. Yalnızca çeviribilim değil, birçok edebiyat uzmanının da (Semih Gümüş gibi) dikkat çektiği üzere, önceki çeviriler küçük değişikliklerle, hatta hiçbir değişiklik yapılmadan, çevirmenlerin adı verilmeden, sayfa sayısı bilinçsizce kısaltılarak, kısaca toparlayacak olursak hiçbir “etik” kaygı taşımadan yayımlanmıştır.

“Kültür”-“ideoloji”-“çeviri” üçgenine, çevirmenin kararları ve dayanakları açısından yaklaşıldığında ise, Tanzimat Dönemi’nin en önemli isimlerinden Ahmet Mithat Efendi’den söz etmek yerinde olabilir. Ahmet Mithat’a göre, her ulus, “ait olduğu dönemin anâsır-ı galibesinden ayrılmadan”, “kendi istidad-ı millisine göre” roman yazmalıydı. Çeviri için de aynı öğelere dikkat edilmesi gerekiyordu: bu etmenler çerçevesinde, çevrilecek metin seçilmeli ve çeviri sürecinde metinde gerekli değişiklikler yapılmalıydı. Tanzimat Dönemi’nin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik gerçeklerini göz önünde bulundurduğumuzda, “Hace-i Evvel” Ahmet Mithat’ın roman yazımına ve çevirisine ilişkin gerek söylediklerini gerekse yaptıklarını anlamak ve anlamlandırmakta zorluk çekmiyoruz.

Peki ama 100 temel esere ilişkin tartışmayı başlatan çevirilerdeki “ideolojik” farklılıkları nasıl yorumlayabiliriz? Yayınevlerinin ve çevirmenlerin sergiledikleri tavrı nasıl anlayabiliriz ve anlamlandırabiliriz?

Bu tür çevirilerin zaman içerisinde -siyasi oluşumlara koşut bir biçimde- “çevre”den “merkez”e doğru yönelmesi, başka bir deyişle öngörülen hedef okur kitlesinin büyümesiyle birlikte Türk kültür ve edebiyat dizgesinde önemli bir konum edinmesi, “ideolojik” bir dünya görüşü olarak “din” üzerine temellenen belli bir “kültür repertuarı”nın oluşturulmaya çalışıldığını göstermektedir. Ayrıca, belli bir ideoloji doğrultusunda yayımlanan bu çeviri kitaplarla, Modernleşme-Batılılaşma bağlamında Türk toplumunda yaşanan kültürel hesaplaşma sürecinin farklı bir boyut kazandığı iddia edilebilir. Son söz olarak, din ve ideoloji konularında yaptığı çalışmalarla tanınan siyasetbilimci Şerif Mardin’in “kitaplar, eleştirilen ideolojinin yerine yenisini yerleştirmek için çok etkin bir araçtır” şeklindeki saptamasını hatırla(t)mak gerek(ebil)ir…

Yard. Doç. Dr., Marmara Üni. Ayşe Banu Karadağ (Bu yazı 10 Eylül 2006 günü, Radikal gazetesinin İki adlı ekinde yayınlanmıştır.)

Daha fazla Güncel, Kuram
M.E.B. Klasikleri Nerede?

19 Mart 1947 tarihinde yayımlanan 41-42 sayılı Tercüme dergisinde, Tercüme Bürosu’nun bir açıklaması ve hazırladığı bir klasikler listesi yer alıyor...

Kapat