Türkiye’de Çeviribilim Eleştirisi Yok

Posted by on Temmuz 6, 2010 in Yorum

Uzun.. çok uzun zamandır düşündüğüm bir temanın adını böyle koymaya karar verdim: “Türkiye’de çeviribilim eleştirisi yok.” Aslında, bu derginin temel bir sorunsalını ve eksiğini de yansıtan bir tema bu.

2005’te yola çıkarken birkaç temel amaç vardı: çeviribilim ya da çeviri incelemesini popüler, güncel içeriği ve bağlamı içinde değerlendirmeye çalışmak, hayatın içindeki çeviri sürecini ve bu sürecin eylemcilerini (aktör ve aktrislerini!) görünür kılmak; üniversite ya da moda ifadesiyle akademi içine hapsolmuşluk durumunu kırmak ya da bu alanda yapılan çalışmayı görünür kılarak tartışmanın içine çekmek, daha da doğrusu, çevirinin temel konu olduğu kültür içinde çeviri araştırmacılarının söz hakkını savunmak; alanı etkileme çabası içindeyken bu çabanın kendisinin de bu çabadan etkileneceğini ve özünü koruyarak etkilenmesi gerektiğini unutmamak.

Bu sonuncu amaç ilk bakışta anlaşılmaz görünebilir, fakat öncelikli amaçlardan biri ve aslında çeviri etkinliğinin özünü yansıtan bir amaç bu: sözlü, yazılı, teknik, edebi.. çeviri etkinliği sonuçta belli bir kültür-toplum-yaşam alanını etkileme çabası içinde ve çevirmenin temel önceliği farklı etkiler yaratan bireyleri etkileyen bir birey olduğu konusunda özbilinçli olarak işini, edimini, eylemini gerçekleştirmek – bu bireyi ve etkinliğini ve ikisinin bütününün incelenmesini hedefleyen bir dergi, bir metin aygıtının da eyleminin kendine yansıyacağını unutmaması gerekir. Nasıl? Eleştirisine karşı eleştiri geleceğini, yorumunun yorumladığı şeyde ve kendisinde değişim yaratacağını unutmadan, ama daha önemlisi, kendisini tamamlanmış bir şey, fikir sahibi ve dayatmacısı bir mevki saymadan. Dergide bu öncelikli oldu o yüzden, önyargılar sahibi olmakla birlikte daha çok olguyu olduğu gibi göstermeyi deneyen haberlere yöneldik. Açıkçası, beş yıl içerisinde etkilediği kadar ve belki de daha fazla etkilenen bir yapı ortaya çıktı: kliplerde, futbol anlaşmalarında, çoksatar listelerinde çeviriyi gözleyen bir yaklaşımdan çevirinin siyasi ve ticari kullanımını gözlemeye ağırlık veren bir yaklaşım ortaya çıktı. Açıkçası, çevirinin yağmanın, çıkar uzlaşmalarının, sömürünün, siyasi dengelerin odağında bir iş ve eylem olarak yer aldığını görmekten, toplumsal dinamiğin aşırı yozlaşıp siyasileşmesinden kaynaklandı bu.

Irak çevirmenlerini, Çuval çevirmenlerini, Hamas çevirmenlerini, Filistin-İsrail çevirmenlerini, AB fonu çevirmenlerini, Soykırım çevirmenlerini.. ve tabii en önemlisi, Çalıntı – İntihal çevirmenlerini değerlendirmeye böyle sürüklendim. Niyetim böyle bir tablo görmek değildi, araştırdıkça, gözledikçe bunları keşfettim. Bir bakıma, bu benzetmeyi yapmakta büyük bir hata yok, terörle, kültürel terörizmle karşı karşıya geldim.

Büyük olasılıkla, bağlamı dağıtmayı göze alarak, bu benzetme zemininden sorgulamakta yarar var. Bu gerçek olabilir mi: eğer ülkede bir terör durumu, sürekli bir siyasi gerilim hali, kesintisiz bir kültürel yoksullaşma ve yıkım varsa, genel olarak bilimciler, özel olarak çeviribilimciler bundan uzak kalabilir mi? Daha da önemlisi, nasıl kalıyorlar? Neden çevirisi yapılmış ya da yapılmamış kuramsal çalışmaların temel birkaç kavramına gönderme yaparak, o kuramların belirlediği alanları genişletmekle, onların yerel uygulamalarını gerçekleştirmekle yetiniyorlar? Sözgelimi siyasal İslam gerçekten farklı, özgün bakış açılarına yol açmıyor mu çeviri çalışmalarında, gerçekten onu İslam dışı ya da İslamın yaşadığı toprağın -Türkiye, İran, Irak vb.- özgül koşullarından doğmamış kavramlarla ele alabiliyor muyuz? Öyleyse neden Baki divan yazmış, Shakespeare’se tiyatro oyunu: insanın özünün bir olduğunu varsaymak, onu gerçekten evrim, teknoloji ve yaşam çizgisinde tekdüze alabilmeyi sağlıyor mu? Neden Kitabı Mukaddes’in on emrinin yanlış çevrildiğini savlayan bir Alman çeviribilimci bizde heyecan uyandırırken, Kuran’ın sayısız yanıltıcı çeviriye sahip olması ilgi çekici bir konu olmuyor? Ya da neden çeviribilimciler, ülkelerinin içinde ve yanıbaşında çeşitli savaşlar ve provaları yaşanırken, sanki dünya savaşını yaşayıp refah toplumuna geçmiş bir Avrupa ülkesindeymiş gibi sakinler?

2005 yılında, çeviribilimcilerin çevirinin toplumsal süreç içindeki yerini sorgulayacağına, kendi varlıklarını daha görünür kılacağına olan umudum daha fazlaydı, bugün eskisi kadar yok umudum. Yaygın eğilim küresel sempozyum ve yayın ortamında hakim kavram ve konu başlıklarına uygun araştırma konularının öne çıktığı yayınlar hazırlamak; temel dil eğitimini çevirmenlikte kullanmak üzere geliştiren öğrencileri, bir bakıma çaresizce, uysal araştırma konuları içinde dizginlemek – böyle olmasa, açık seçik bir kültürel emperyalizmin etkisiyle yoğun yozlaşma yaşayan bir toplumda çevirinin yeriyle ilgili tek bir çalışma olsun neden çıkmasın?

Bu satırları yazarken, biraz da hafif bir şaşkınlık etkisi var üzerimde: son bir iki haftayı, daha önce yüzeysel okuduğum, eksik incelediğim bazı kitapları, ta 2000’lerde yayınlanan Cengiz Özakıncı’nın, Necip Hablemitoğlu’nun, Tamer ve Andrea Bacınoğlu’nun kitaplarını – Türkiye’den kaçıp gitmiş olduğuna inandığım aklı aramaya devam ederken – okuyarak geçirdim. Çeviribilim dergisinde dikkat çekilen bir çok olguya çok daha önceden dikkat çektiklerini, bu kitaplarda ciddi bir çeviribilim malzemesi olduğunu görmek şaşırttı beni: Özakıncı’nın kitaplarında liberal İslam’ın oluşum süreci Nebioğlu Yayınevi’nin Amerikancılığın oluşmasındaki rolü, Cemal Kutay’ın çeviri makale yayınları vb. gibi kültürel olaylar üzerinde durularak anlatılıyor, Bacınoğlu’larının Alman oryantalist yayıncılığının Türkiye’ye etkisi üzerine olan çalışması buradan aklın nasıl kaçıp gittiğini oldukça iyi belgeliyor. Bu kitaplar nasıl oldu da herhangi bir çeviribilim çalışmasına konu olmadı? Nasıl oldu da TEDA’dan Nobel’e, “One Minute”ten “Mavi Marmara”ya (her iki olayda da Musevilere seslenilirken İngilizcenin kullanılması bile başlıbaşına çarpıcı bir dil olgusu değil mi; İsrail’e doğru yol alırken İbranice bilmemek tuhaf değil mi?) birçok kültür olgusu bu çalışmaların perspektifinden çeviribilim konusu edilmedi? Gerçekten çeviribilim alanında kimse, yoğun çeviri yayıncılığı yoluyla önemli bir kültürel yönlendirme yapıldığına inanmıyor mu?

Fakat temel sorun bu soruların çizdiği çerçeve değil. Temel sorun, belki de, çeviribilimin bir iç eleştiri mekanizmasından yoksun olması. Uzun zamandır çeviri edebiyatı yayımcılığının temel sorunlarından birinin çeviri eleştirisinin olmaması olduğu savlanıyor. Artık, bu savın eksik olduğuna inanıyorum: çeviri eleştirmenliğinin çeviribilimin içinden bile gelişmemesinin temel nedenlerinden biri de, bir çeviribilim eleştirisinin var olmaması olabilir. Çeviribilimciler, farklı üniversitelerin farklı yaklaşımlara sahip araştırmacıları, birbirlerinin yaklaşımlarını, anlayışlarını ve çalışmalarını eleştiriyorlar mı? Yoksa eleştiri çabası genel bir uzlaşma havası içinde sessizliğe mi bırakıyor yerini? Eleştirme olanakları var mı: kürsülerin, kadroların, olanakların dar olduğu bir ortamda, öğrenciler ya da akademisyenler, eleştiri yapma gücüne ya da lüksüne sahip mi? Çeviri edebiyatı yayımcılığında böyle bir lüks yok sözgelimi, çeviri eleştirisinin yokluğu bir açıdan da buna bağlı: ağırlıkla reklama bağlı olan, medya gruplarına ait dergilerde, kaçınılmaz olmadığı ve çıkar gruplarına hizmet etmediği sürece çevirinin kötü olduğundan öteye bir şey söylenemez. Ciddi bir eleştiri medyadan yoksundur. Aynı şey belki çeviribilim için, zaten medyanın iyice kıyısında yer alan bu bilim-inceleme alanı için de geçerlidir. Otosansür yapmaya yol açan ya da eleştiriyi gereksiz kılan bir ortam vardır belki de – ya da herkes kusursuz çalışıyordur.

Çeviribilim dergisini ortaya çıkaran şey, böyle bir kusursuzluğun olmadığı fikriydi. Beş yıl önce çeviribilimciler arasında iletişim eksikliği olduğuna, çevirinin günlük hayattaki yerinin belirginleştirilmesi gerektiğine inanıyordum; bugünse alanda kronik bir eleştiri eksiği olduğuna inanıyorum. Türkiye’de çeviribilimciler birbirlerini eleştirmiyorlar, çünkü..

Bu soruna değişik açıklamalar verilebilir, her koşulda önemli olan eleştirinin olmadığını, bunun alan açısından, alanın günlük hayattaki yerine, orada kullanılmasına yönelik derin bir eksiklik yarattığını belirlemek. Bugün için, özellikle de tam bir kriz halinde olan Türkiye için önemli olan çeviri kuramını öğrencinin-çevirmenin işinde ya da tezinde nasıl kullanacağı değil, (işte ve tez çalışmasında farklı seçenekler ve çözüm yolları geliştirmesini sağlayacak analitik akla hizmet eden) kurama dönük eleştirinin ortaya çıkması ve geliştirilmesidir. Başka türlü özgül koşullara yönelik bir kuram ortaya çıkmaz. Ama bugün Türkiye’de çeviribilim eleştirisi yok ve herhalde bu yüzden, çeviribilim toplum karşısında sessiz duruyor.

Daha fazla Yorum
Slavoj Žižek: Minareler Neden Süngümüz Oldu ya da “Filistin Sorunu”

Jijek, İsrail konusunda başvurulabilecek dengeli akıllardan biri sayılabilir: İsrail'in devlet olarak yaptıklarına eleştiri yöneltirken, bu eleştirinin anti-Semitizme dönüşmemesine özen gösteriyor. "Filistin Sorunu" adlı bir 2009 sonu yazısındaysa (ya da daha önce dergilerde yayınlanmış birkaç yazıdan yaptığı kolajda), İsrail-Filistin çatışmasında üstü örtülen asıl sorunu saptıyor: yasadışı olarak yürütülen kargaşanın arkasında, nasıl bir yasal/hukuki mekanizma var ve bu mekanizma nasıl asıl dönüşümü gerçekleştiriyor. Asıl dönüşüm, yani mülkün, tapuların el değiştirmesi. Türkiye'deki gibi.

Kapat