Osman Akınhay: “Ferit Burak Aydar’ın ismini ve çalışkanlığını bilen biliyor”

Posted by on Temmuz 18, 2010 in Çevirmenle Söyleşi, Güncel, Kitap

Lenin’in “Ne Yapmalı?” adlı kitabının yeniden çevirisi tartışmasında, çevirmen Ferit Burak Aydar ve Erkin Özalp’le yaptığımız söyleşilerin ardından, Aydar çevirilerinin Agora Kitaplığı’ndaki yayımcısı ve editörü Osman Akınhay’la da söyleşi yaptık.

***

Sabri Gürses: Genel olarak, Agora Kitaplığı’nın Lenin çevirileri projesi hakkında bilgi verebilir misiniz? Proje ne zaman gündeme geldi, çeviri süreci ne kadar sürdü, hedef neydi ve piyasada farklı çeviriler olduğuna göre, bu proje için belirlenen bir okur profili var mıydı?

Osman Akınhay: Lenin külliyatına girişmenin arkaplanında iki etken bulunuyor. Bunlardan birisi, fikri; diğeri, pratik. Birincisinden kastım, 2008 sonbaharında küresel kapitalizmin dünya çapındaki krizi patlak verip de Marx hatırlanınca, hatta ve dahası Marx’ın bir şekilde düzenin egemen söylemi içerisinde massedilme arzuları yaygınlaşınca, sistemin ‘hazmedemeyeceği’ asıl lokmanın Lenin’in siyaset teorisi olduğuydu.

Nitekim, Marx’ın ‘canlandığı’ o aylardan itibaren, iki Kapital çevirisi dahil olmak üzere birçok yayınevinden Marx’ın eserlerini çevirme konusunda çeşitli hamleler yapıldığını biliyoruz. Fakat Lenin ‘nedense’ aynı arzu ve girişkenlikten nasibini almıyordu. Bu, birinci etken.

Doğal olarak bu ihtiyacı hissetmek ile Lenin külliyatına girişmeyi hayata geçirmek arasında hayli mesafe var. O yüzden, benim gönlümde bir ‘niyet’le sınırlı kalmış bir istekti bu. Ne zaman ki, Ferit’le tanıştık; iş başka bir mecraya döküldü.

Ki aslında Ferit’le karşılıklı olarak çalışmaya başladığımızda da Lenin külliyatını hemen düşünmedik. Ferit, birçok ‘zor’ yazarı (bunlar arasında Fredric Jameson, Edward Said, Ian Watt, Harold Bloom, Susan Buck-Morss, Paul de Man gibi, çeviride zorluk derecesi hayli yüksek yazarların isimlerini sayabiliriz) Türkçe’ye layıkıyla aktarmayı başaran, ismini yakından takip ettiğim bir çevirmendi. Bir gün (sanırım 2008 yılının başlarıydı) geldi, tanıştık ve mealen, ‘güncel’ akademik metinlerden sıkıldığını, daha esaslı bir şey yapmak istediğini söyledi.

Doğrusu, benim de aklımda, külliyat olarak değil ama ‘bir adet’ derleme olarak bir Lenin kitabı epeydir dolanıyordu. Lenin’in Birinci Dünya Savaşı sırasında her vesileyle başvurduğu ‘revolutionary defeatism’ kavramı etrafında bir derleme oluşturmak. Türkiye’de kendine solcu diyen akım ve partiler içindeki ‘yurtseverlik’ aşkı ve yine birçok solcuyu da kuşatan ‘futbol’ sevgisinin ‘milli takım tutma’ boyutuna karşı, Lenin’den bir salvoyla karşılık vermekti derdim.

O yüzden de Ferit’e, Lenin’in ‘devrimci yenilgicilik’ kavramını ele aldığı metinlerden oluşan bir derleme yapmayı isteyip istemeyeceğini sordum. O da bu fikri sevdi ve hemen çalışmaya koyuldu. Ancak bu aşamada hâlâ aramızda bir Lenin külliyatı konuşmuş değildik.

Aradan birkaç ay geçti. Bizim Lenin külliyatının ilk cildi olarak bastığımız Yenilgicilik ve Enternasyonalizm’in çevirisini teslim etmişti ve kitap, basıma hazır diğer kitapların yanında sırasını bekliyordu, ki Ferit bu sefer de Devlet ve Devrim’in çevirisiyle arz-ı endam etti. Uzun zaman önce çevirmiş olduğu bu kitabı yayınlamak için başka bir yayıneviyle sözleşmiş, fakat sanırım birtakım sorunlar çıkınca, benim Devlet ve Devrim’i de basmak isteyip istemeyeceğimi merak etmiş. Hay hay dedik ve bastık. Yenilgicilik’ten de önce.

İşte, ancak bu tarihten sonra, acaba bu iki kitapla başladığımıza göre Lenin külliyatı kapsamında ilerleyebilir miyiz, diye düşündük. Burada inisiyatif sadece Ferit’te olabilirdi; çünkü uzun yılları ve yoğun bir araştırma, derleme faaliyetini alacak bir bağlanma söz konusuydu. Daha önce Türkçe’ye aktarılmış olan temel eserleri programa almak tabii ki mümkündü ve onları sırayla çevirecekti, ama ya 1917 sonrası yazı, konuşma, mektup ve hükümet kararnameleri, önergeler, vb.?

Lenin külliyatı altında bir “Devrim Yazıları” başlığı açma fikri burada doğdu ve işin bu kısmı doğrudan Ferit’in önerisi ve çalışmalarıyla hayata geçmeye başladı.

SG: Bu tartışmadaki önemli bir konu, klasik temel eserlerin çevirmeni olan Ferit Burak Aydar isminin yeterince tanınmaması gibi görünüyor. Oysa Aydar, Lenin’leri sadece çevirmiyor, bunlara güncel yorumlar içeren önsöz ve ekler hazırlıyor. Bu çevirmen-editör önsözü uygulaması daha önceki Lenin çevirilerinde pek görülmeyen bir şey. Acaba yayınevinin Lenin projesi için çevirmen ve editör olarak Ferit Burak Aydar’ı seçmesinin sebebi nedir, Aydar’ı bu çerçevede tanıtabilir misiniz?

OA: Bu sorunuzun ikinci kısmını yukarıda cevaplamış oldum. İlk kısmına gelince. Tabii ki Lenin’in temel eserleri ve bizim tarafımızdan hazırlanan derlemelere geniş önsözler yazmak, bu önsözleri yazmak için de, salt o metni çevirmenin ötesinde, söz konusu kitapla ilgili geniş tartışma noktalarına vakıf olmak, başlı başına özgün bir emeğin harcanmasını gerektiriyor.

Ferit’in ismini ve çalışkanlığını bilen biliyor; ben de kendisinin Marksizme hakimiyetini Ian Watt’ın Romanın Yükselişi’ne yazdığı “Sonsöz”den bildiğimden hiç tereddüt etmedim. Dahası, bence bu ‘ayrıcalık’, Türkiye’de sol hareketin 1960’lardan sonraki yaklaşık elli yıllık tarihinde, Sol Yayınları’nın edisyonları dışında herhalde ikinci defa bir külliyat hazırlamaya kalkışma ‘iddiası’yla da karşılanabilir.

Fakat işin bu kısmı, bırakın ‘tartışma’ dediğiniz ‘mesnetsiz saldırganlığın’ başladığı tarihte, Ferit’in elinden çıkmış olan ‘yedi Lenin kitabı’nın incelenmiş olmasını, tek bir tanesi dahi ele alınmadan ve tek birinin dahi kapağı kaldırılmadan ‘yağma! yağma!’ diye feryadı figan edilmesini haklı kılmaz.

Kaldı ki, “Ne Yapmalı?” çevirisine saldırının tezgâhlandığı malum sitede, Ferit’in Lenin çevirilerine karşı ilk ‘eleştiri’, Lenin’in bizden Yenilgicilik ve Enternasyonalizm derlemesinin çıkışı akabinde gelmişti. Kitabı Temmuz 2009’da yayınlamıştık ve yine saldırıcılardan Ali Mert, 25 Temmuz 2009 tarihinde aynı sitede çıkan yazısında, Lenin’in ‘yurtseverlik eleştirisi’ni eksenine alan bir derlemeden ne kadar rahatsız olduğunu hiç gizlemeden, açıkça ifade etmişti. Onun aklına göre, Lenin sadece ‘burjuva yurtseverliği’ni eleştiriyordu, o yüzden burada bir çarpıtma, dahice bir isimlendirmeyle ‘cımbızlama’ söz konusuydu; daha öteye ‘yurtseverlik’, kendilerinin baş tacıydı çünkü ve Lenin’in bu kitabıyla kendi siyasal görüşlerini şekillendiren temel direklerinden birinin çürütülecek olması belli ki canını acıtmıştı.

O yüzden, benim ‘yağma saldırısı’ sonrası siteye gönderdiğim ilk cevap, bütün bu yaygaranın arkaplanını ‘siyasi görüş farklılığı’nın oluşturduğu yönündedir. Kendileri açıkça bunu ifade etmeseler de, “Ne Yapmalı?” üzerinden yoğun bir saldırıya girişilmesi de, besbelli yine kendi taraftarlarının ‘Agora’nın Lenin külliyatı’nı okumalarını istememeleridir. Olur ya, Lenin’in 1917 sonrası yazı ve konuşmalarında sık sık ‘dünya devrimi’nden bahsettiğine, ‘Büyük Rus şovenizmi’nin doğmakta oluşuna, Ekim Devrimi’nin gerçekleştirilmesi ve iç savaş sırasında Troçki’nin yaptığı katkılara falan rastlayabilirlerdi!..

“Bir çeviriyi redakte etmek, sıfırdan bir çeviriye girişmekten daha zahmetli, can sıkıcı ve vakit tüketicidir.”

SG: İntihal tartışmasını daha doğru bir zeminde değerlendirebilmek için, perspektifi biraz kaydırmakta yarar olabilir. Bunun için sözgelimi projede yer alan Emperyalizm adlı kitap ele alınabilir: Önsözde Aydar, Lenin’in emperyalizm teorisini değerlendiren, günümüz açısından ele alan, ilgi çekici özel bir yorum geliştiriyor okur için. Kitaba yeni bir yaklaşım sunuyor bu. Fakat çeviriyi daha önceden yayınlanmış çevirilerle (Sol, İnter ve Sosyalist Yayınlar tarafından yayınlanan metinlerle) karşılaştırınca, köklü bir fark yokmuş gibi görünüyor. Önsözde belirtilmediği için, varsa eğer, okurun bu farkları yakalaması zor. Çeviride nasıl bir yenilik, yeni bir yaklaşım olduğunu değerlendirebilir misiniz?

Bir önceki soruya verdiğim cevabın sonunda ima etmiş olduğum gibi, ‘külliyat’a dönüşen bir çaba söz konusuyken, ‘çeviri anlayışı’ndan önce, ‘edisyonlara hangi mercekten bakılacağı’ sorunu vardır. Bilindiği üzere, çeşitli yazarların külliyatı, hatta kimi yazarların bazı eserleri konusunda çok çeşitli edisyonlar, derlemeler, seçkiler, toplu eserler hazırlanmaktadır. Ferit de Lenin’i çevirme çabası bir ‘külliyat iddiası’na dönüştükten sonra bu perspektifi nasıl kurduğunu sizinle yapılan söyleşide ve diğer yerlerde (Mesele’nin Temmuz 2010 sayısında, Birgün’ün Kitap İki’nde çıkan söyleşisinde) kendisi açıkladı. Ben tekrarlamayayım. Tabii bu ‘mercek’ terimiyle neyin kastedildiği konusunda bir fikri olmayanlar, ‘bizatihi çeviri edimi’nin de ‘bir mercekten’ çarpıtıldığı gibi bir yoruma ulaştılar, ki bu da onların çeviri eleştirisi konusundaki cehaletlerinin bir göstergesiydi.

Esasen, eleştiri yöntem demektir. “Ne Yapmalı?” çevirisine saldırının idare edildiği sitede yazılıp çizilenlere bakarsanız, ortada bir yöntemin izinin dahi bulunmadığını görürsünüz. Kendilerine ‘komünist’ sıfatı takmayı isteyenler, gerek siyasal tartışmalar ve polemiklerde gerekse çeviri incelemesi/eleştirisi söz konusu olduğunda bir yöntemle hareket etmekten aciz olduklarını sergilemiş oldular.

Kastım şu: Birisi çıkıyor, kitabın kendisini ve kapağını görmeden “Agora’nın çeviri yağması” diye manşet atıyor; birisi çıkıyor, siyasal ahlaktan ve (ortak arkadaşımız vesilesiyle) dostluk hukukundan nasibini almayan bir mektupla, tartışmaya ‘delikanlılık rajonu’ üzerinden lumpen bir ağızla giriyor; birisi, Agora’nın değirmeninin nasıl döndüğünü soruyor (merakını gidereyim: banka kredisinden henüz kurtulamadan!); ismi ‘haber’ diye geçen bir site düşünün ki, yedi-sekiz gün boyunca, Türkiye’de ve dünyada başka hiçbir olay olmuyormuş gibi, bir adamın bana mektubunu sitenin ilk haberi olarak en başta tutuyor, vesaire.

Sonra da isimli-isimsiz kişilerin her biri eline ayrı bir büyüteç almış, “bakın ben bunu buldum!”, “aa, şu kelime de var!”, “kelimeler nasıl da tutuyor!”, “hataları da aynı!” benzeri hafiyeliklerle mühim bir ifşaat yakaladıklarını farz ediyorlar.

Esasında bütün bunlar, ortada yöntemsiz, siyasi kültürü olgunlaşmamış birtakım kişiler karşısında olduğumuzu gösteriyor. O yüzden de ben cevaplarımı ‘çeviri’ ekseni üzerinde verdim. Tabii ki arada laf söyledim, biz armut mu toplayacağız. Fakat özünde, Ferit’i ‘hırsızlık’tan ‘editörlüğe’ terfi ettirerek saldırganlıklarına temel aramayı sürdüren bu saldırıcıların, dişe dokunur tek vasıtaları da ‘paragraf karşılaştırması’.

Ben geniş geniş izah ettim; Lenin basit ve yalın bir dil kullanmayı her şeyden önce kendi siyasal hedefleri açısından tercih etmiştir. Edebi ve üslûpçu cümleleri pek azdır; üstelik Lenin’in toplu eserlerini basıma hazırlayan (ve saldırıcıların kendi ‘mercekleri’yle birebir uyuşan) Progress Publishers edisyonu da bu sadeliği korumayı özellikle amaç bilmiştir. O yüzden, çeviride terim ve kavramları doğru karşılamak, açık ve anlaşılır bir dille cümleleri kurup birbirine bağlamak Lenin çevirisinde asgari yeterliliği sağlar. Farklılık da buralarda değil, ‘kelime tercihleri’nde Lenin’in kastı olan siyaset anlayışının bulandırıldığı, çarpıtıldığı, doğru aktarılamadığı yerlerde çıkar.

O yüzden, saldırıcıların ‘editörlük’ sıfatını layık gördükleri tercih farklılıklarına işaret ettiğim soldefter.com’daki yazımda altını çizdiğim (ve çevirilerin ilk 100 sayfasını kıyaslarken saptadığım) ‘trade-unionculuk/sendikal-ist’, ‘faaliyet/eylem’, ‘patron/eylem’ gibi köşe taşı niteliğindeki ve daha öz önemli olmak üzere ‘halka/çevre’ gibi tercihler, başlı başına yorum farkıdır ve Lenin’in siyaset teorisinin ruhuna sadık kalıp kalınmadığını gösterir.

Geriye kalıyor, paragraflardaki çakışmalar. Bunu hem ben izah ettim hem Ferit. Siz de kendiniz denediniz; daha önceki “Ne Yapmalı?” çevirilerinde de ‘benzerlikler’ gördüğünüzü söylediniz. Bu kadar yalın ve kurmaca-olmayan bir metinde cümleler çakışmayacak da nasıl olacak? Çakışmasın diye sahte taklalar mı atacaksınız, olmayan yapılar mı uyduracaksınız; ya çakışandan kat kat daha fazla sayıdaki çakışmayan cümleler? Dahası, ‘çakışma’ diye verilen örneklerin birçoğunda çakışma da yok! Ve ben, tekrarlayayım, esas çakışma olmasa bir zorlama gayreti söz konusudur diye şüphe ederim.

Onların verdiği bir örnek:

ME çevirisi: “Legal marksistlerle birleşme, bir bakıma, Rus sosyal-demokratlarının girdikleri gerçekten siyasal ilk ittifaktı.”

FBA çevirisi: “Yasal Marksistlerle birleşme, kendi çapında, Rusya sosyal-demokratlarının ilk gerçek siyasal ittifakıydı.”

Yaygaracılar Erdost’unkiyle çakışmayacak şekilde, tam (!) ‘orijinal’ çevireceklerse, buyursunlar uğraşsınlar, belli ki arazi geniş, vakitleri de gani!..

Çetin Altan’ın çok sevdiğim bir lafı vardır: “İhtiyacı olmadığı için yalana tevessül etmemek.” Ferit’in intihale ne ihtiyacı var? Karşımızdaki acemiler çeviri işinin zahmeti, kapsamlılığı ve derinliği mevzuuna o kadar uzaklar ki, kendilerini komünist sanıp, emeğe saldırmakta en ufak bir beis görmüyorlar. O yüzden de, şu sözümün altında ne yattığını, buna itiraz etmenin nasıl bir, tam da kapitalist açgözlülüğün yansıması olan ‘verim hırsı’ olduğunu kavramakta zorlanıyorlar: “Çeviri, eğer hiçbir geçim kaygısı yapılmadan ve tamamen şevkle yapılıyorsa, o çeviriden belki yüzde yüze yakın verim beklenebilir, ancak onun dışında, hele ki ev kirasına yetişmeye çalışan ‘emekçi çevirmenler’ söz konusu olduğunda, sanırım tolerans çıtasını oldukça yukarı çekmek gerekiyor (bunu kendi payıma söylemiyorum elbette); ayrıca, hemen hemen hiçbir işkolunda ve sektörde yüzde yüz diye bir verimin yanına bile yaklaşılmazken, diyelim hallice bir kitap içinde 2.000 cümleden müteşekkil 1 kitabı tercüme etmeye soyunan bir çevirmenden, 2.000’de 2.000 isabet kaydetmesini beklemek ziyadesiyle insafsızlık…”

Oysa, bırakın intihal iddialarını, siyaseten bu konu çok daha önemlidir: Emekçinin ‘iş ahlakı’ (terimi tekrarlayayım: ‘iş ahlakı’) olur mu, patronun ‘efficiency/etkenlik’ beklentisi emekçinin ne kadar umurunda olur, ya da şöyle: Emekçinin gördüğü ‘iş’ yüceltilebilir mi? Nitekim içlerinden bazıları, ‘ev kirasına yetişmeye çalışan emekçi’ ibaresine takıldılar? Neyine takıldılar acaba?

Bütün bunların dışında bir sivri akıllı da çıkmış, Ferit’in son bir yıldaki çevirilerini alt alta sıralayıp, ‘bu nasıl oluyor’ diye sormuş. Yuh artık! Ne demeye getiriyor: ‘Bu kadar çeviri bu kadar zamana sığmaz!’ Öyleyse… Öyleyse, hepsi hırsızlama. Bu kadar kıt akıllılık olur mu? O kitapların hepsi 2009-2010’da yayınlandı diye, hepsinin de aynı günlerde mi çevrilmiş olması gerekiyor? Yayınevlerinin kendilerine gelen çevirileri boyacı küpü gibi anında basmadıklarını kimse kulağına fısıldamıyor mu bunların? Benim 1991’de hapiste çevirdiğim Rosa Luxemburg’un Ulusal Sorun’unu Belge Yayınları ancak bu yıl, 2010’da yayınladı mesela. Ben 1989’da çevirdiğim Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform’u ancak 1998’de yayınlatabildim. Elinde çevirisi kalmış, yayınevi arayan tonla kişi var. Ve saire… Hiçbir yere bakamıyorsan, aç google, ideefixe, nereyi biliyorsan, bir bak bakalım, saldırdığın bu çevirmenin önceki performansı nedir?

Keza, Lenin çevirmeye kalkan ve eskiden çevrilmiş bir kitabı yeniden çeviren herkesin aklına ilk gelen düşüncedir, çevirilerin birbiriyle karşılaştırılacak olması ve bunun üzerinden siyasi muarızlarının saldırılarına muhatap olma ihtimali. Dolayısıyla hepimiz biliriz ki, Lenin külliyatına girişmek, muhtemelen en az kendimiz kadar Lenin’in görüşlerini siyasal cephane yapacak başka birilerini illa ki rahatsız edecektir!

Her kitaba 40-50 sayfa uzunluğunda, ‘telif makale’ değerinde önsözler ve sunuşlar hazırlayacaksın; Türkçe’de bulunmayan ‘derlemeler’ kuracaksın; yıllar boyunca, yüzlerce, binlerce sayfalık bir çeviri serüveninin içine gireceksin; sonra da, sorunlu olduğunda herkesin hemfikir olduğu bir yayınevinin edisyonundan çeviri çalacaksın! Buna inanmak ve bu konuda iddialaşmak bile insanın zekâsını ölçmeye yeter aslında. Lenin külliyatı yapıyorsanız, birilerinin rahatsız olmaması mümkün değildir.

Ayrıca, çeviriyle ‘iştigal edenler’ bilirler: Yapılmış olan bir çeviriyi (ortaya çıkan çalışma ne kadar iyi olursa olsun) redakte etmek, her zaman için sıfırdan bir çeviriye girişmekten daha zahmetli, can sıkıcı ve vakit tüketicidir. Orijinal cümleyi okuyacaksın, kafanda bir cümle şekillenecek, sonra redakte ettiğin metne bakacaksın, orada bir şey göreceksin, gördüğün şey ile kendi kafandakini kıyaslayacaksın, çakışan çakışmayan yerlerini zihninde şöyle bir tartacaksın, sonra da bir tercihte bulunacaksın.

Tam da bu yüzden, biraz olsun aklı başında bir çevirmen, orijinal cümleyi okuyup kendi çevirisini yazar. Sorumluluğunu da üstlenir. Hem böylece sadece 1+1, 2 birim (yabancı dilden okuduğunu anlama ve onu Türkçe’ye nakletme) işlem yapmış olur. Oysa diğerinde, ister redaksiyon olsun ister hırsızlama, en az 4 birim işlem vardır (yabancı dilden okuduğunu anlama/redakte ettiğin ya da hırsızladığın çevirmenin ne yazdığına bakma/o metin ile kendi kafanda kurduğun cümleyi kıyaslama/sonra da kendi tercihin olarak birinden birine karar verme). Tipik astarı yüzünden pahalı hikâyesi; durduk yerde işimizi iki katına çıkaracak kadar enayi sanıyorlar bizi, ya da herkesi kendileri gibi biliyorlar. (Ha bir de tabii, son tercihte bulunduktan sonra 5. birim işlem var ki, o da hırsızladığınız metinden farklı görünsün diye uğraşmak; Erdost çevirisindeki kusurları bir bir sayınca ve bizim çeviride o yanlışların hiçbirine düşülmediğini gösterince, Ferit’i ‘hırsızlık’tan ‘editörlüğe’ terfi ettirme lütfunu bahşedenlerin farz ettiği ‘eksiği’ tamamlamak).

SG: Lenin’in eserlerinin hemen hepsi ikinci dilden yapılmış, ayrıca aynı kitabın birkaç farklı çevirileri var. Lenin projesindeki çevirileri yayına hazırlarken bu geçmiş yayınlarla editöryel karşılaştırma yapma fırsatı bulabildiniz mi? Kitaplarda bu tür bir değerlendirmeye yer vermek okur açısından daha yararlı olmaz mıydı sizce?

Bir, böyle bir şeyi kitap üzerinde yapmak, okurun ilgisini tamamen dağıtmak anlamına gelir. İki, bu başka bir polemiktir; yer yer de çeviri eleştirisinin alanına girer, yeri bir kitabın, bir edisyonun sunuluşu değildir. Ortada çok önemli bir durum olur, bu da yapılabilir belki; fakat halihazırda sadece, yıllardır yenilenmemiş Sol Yayınları’nın klasik eserleri, İnter Yayınları’nın Lenin ve Stalin külliyatı, 1980 öncesi çok sayıdaki yayınevinin kendi öncelikleri ve ilgileri dahilinde hazırladıkları Marx, Engels ve Lenin (ve de Stalin) seçme eserleri var. Çoğunun yenilenmeye muhtaç olduğu da çok kişi söylüyor; aksi takdirde, yakın dönemde bu kadar yoğun ‘sol klasik’ çevirisine girişilmezdi.

SG: Sizce Lenin’in Rusça metinlerinin aslına bakmadan kavramların kesin içerimleri ortaya çıkabilir mi? Neden Rusça özgün metinden çeviri yaptırmayı düşünmediniz?

Diyelim, Bahtin çeviriyorsanız bu dediğiniz çok önemlidir (yanlış bilmiyorsam, siz Bahtin de çevirdiniz), neresinden baksanız uzmanlık gerektiren, hatta bazı kelime icatları/yakıştırmaları bakımından yer yer özgün bir terminoloji söz konusudur. Fakat Lenin’in kaleminden çıkanlar ve o dönemin siyasal olayları, siyasal tarihe o kadar yer etmiştir ve dünyanın her köşesinde o denli yaygınlaşmış bir ‘literatür’e tekabül eder ki, diyelim Marksizm ve Ampirio/Kritisizm gibi çok yoğun felsefi tartışmaların yapıldığı sayılı metni dışında Lenin için bu noktada kapsamlı bir ihtiyaç bulunduğunu düşünmüyorum. Fakat hiç ihtiyaç yok da değildir. Her zaman için, aslına bakmak daha faydalıdır. Nitekim, Ferit’in özellikle de “Ne Yapmalı?” için aktardığı Lars T. Lih’in araştırması/edisyonu bu bakımdan güzel bir örnektir. Ki Ferit de, Lih’in yorumları doğrultusunda, “Ne Yapmalı?”daki birkaç kilit önemdeki terim ve kavramla ilgili tartışmasını “Önsöz”de yapmış ve tercihini, Lih’in Rusça asıla dayandırdığı görüşlerini dikkate alarak yapmıştır. Yine de Rusça aslından çevirilerin olmaması, Lenin’in eserleri söz konusu olduğunda evvel beri temel bir eksiklik olarak düşünülmemiştir.

SG: Erkin Özalp’ın yazdığı yazı yayınevine yönelik bir yazı, daha sonraki açıklamaları da öne sürdüğü intihal olgusunun yayınevinin sorumluğu çerçevesinde olduğu yönünde – her koşulda yayınevinizin ve çevirmeninizin mesleki kimliğinin bu tartışmadan zarar görmesi söz konusu. Buna karşı internet yazışmaları dışında bir adım atmayı düşünüyor musunuz?

OA: Burada, her ne kadar taraflardan biri solun en temel değerlerinden bihabermiş gibi davransa da, neticede çeviribilimsel değil, siyasal bir tartışma var; o yüzden buna uygun bir cevap vermek gerekiyordu. Bu, işin bir yanı.

Diğer yanı, tabii ki eserden eser sahibi, yayından yayınevi sorumludur. Ben de, daha önce editörlüğünü yürüttüğüm başka yayınevi ve kitaplarda çıkan tartışmalarda olduğu gibi, hiçbir zaman sorumluluğu başkasına havale etmem. Burada bir zarar var mı; zararı yayınevi ve çevirmen gördü diye düşünülebilir. Biz yaptığımızdan eminiz. Çevirmenin gördüğü bir zarar da yok; tıpkı eskiden olduğu gibi, gelen tekliflerden hangi yayınevine hangisini çevireceğini düşünüyor. Merak buyurmasınlar, Agora’ya Lenin çevirmeye devam edecek ve Eylül ayında, yine Lenin’den hazırladığı “Karl Marx” derlemesini basacağız. Ticari açıdan bir zarar söz konusu diye düşünülebilir. Biz bu konuda zaten rahatız; bugüne kadar arkamızda ‘koca (!) bir parti’ de olmadı, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz. Oysa asıl zarar, saldırıcıların kendi taraftarlarının kemikleştirilmesidir. Lenin’in mirasının ‘yurtseverlik’, ‘tek ülkede sosyalizm’ ve ‘Stalinizm’ üzerinden sürdürüldüğünün zannedilmesi eğiliminin kendi içlerinde kök salmasıdır. O da onların tercihi; hayrını görsünler.

Osman Akınhay

Osman Akınhay (Editör)1960, İzmir, Ödemiş doğumlu. 1976’da SBF’ye, 1980’de hapse girdi. İçeride çevirmenliğe başladı, 70 kadar kitap çevirdi. 1993’te Ege Yayıncılık’ı, 1994’te İzmir Kitaplığı’nı kurdu. 1996-98’de Sistem Yayıncılık’ın genel yayın yönetmenliğini, 1999’da Ankara Bilim ve Sanat Yayınları’nın editörlüğünü üstlendi. 2000’de kuruluşundan 2003 yılına kadar Everest Yayınları’nın editörlüğünü yaptı.

Ayrıca bkz. Ferit Burak Aydar: “İntihal yapacak adam bunlarla mı uğraşır?”

Erkin Özalp: “Soru işaretleri doğurmamak gerekiyor”

Daha fazla Çevirmenle Söyleşi, Güncel, Kitap
Napoli’de bir çeviri etkinliği: “Çeviride Anavatanlar”

13-19 Eylül 2010 tarihleri arasında gerçekleşecek olan ‘Çeviride Anavatanlar’ (‘Homelands in Translation’) başlıklı projenin yaz okulu programına Türkiye'den katılacak üç çeviribilimcinin sunumları ve “Osmanlı Devleti ve Çokkültürlülük: 1001 Kültürün Başkenti İstanbul ve Kentin Çokkültürlü Tercümanları” adlı sergi üzerine ayrıntılı bilgi.

Kapat