Marx Neden Rusça Öğrenmişti?

Posted by on Ağustos 10, 2010 in Güncel, Yorum

Ne Yapmalı? çevirisi intihal olup olmadığı tartışmasının, üzerinde konuşulan kişinin gerçek bir kişi, gerçek çevirileri olan gerçek bir çevirmen olduğu anlaşıldıktan sonra yeni bir biçim alması gerekiyordu. Bu olmadı: tartışma aynı rotada devam etti.

Peşpeşe hatalar yapıldı: Bir internet sitesinde yeterli hazırlık yapılmadan başlatılan tartışmaya, yorumcu fikirleri de katıldı, asıl fikir bir söylevler ağında silikleşti, odak kayboldu. Fakat suçlanan da suçlayan kadar hata yaptı: Tartışmayı kendi mesleki kimliğine zarar ve hakaret olmaktan çok, ya da bundan önce, ideolojik bir mücadele olarak yorumladı.

Ama her koşulda Erkin Özalp’ın, gerçek bir çevirmenin sözkonusu olmadığı varsayımıyla başlattığı tartışmada, gerçek bir çevirmenin varlığını öğrendiği anda şu basit soruyu sorması gerekiyordu: Eğer bunu yapan gerçek bir emekçiyse, gerçekten böyle bir şey yaptıysa, bunu neden, hangi koşullarda yapmıştır ve bu emekçinin varlık hakkını çiğnemeden bu sorun nasıl çözülür?

Aynı süreçte, ikinci bir olasılığın daha sorgulanması gerekiyordu: Eğer bunun ideolojik bir intihal olma olasılığı varsa (bu örnekte, Robinson’u İslamileştirmek gibi Lenin’i Troçkistleştirmek olasılığı varsa), incelemenin bu yöne ağırlık vermesi gerekiyordu. Ve karşı taraf Lenin’in metnine yapılan Stalinist müdahalelerin bu yeni çeviriyle temizlendiğini öne sürüyorken, şu basit soru sorulabilirdi: Stalinist dönemin ürünü olan İngilizce çevirilerden, Sovyet yayınevi Progress Publishers’ın çevirilerinden çeviri yaparak Stalinist müdahale arındırılabilir mi?

Bu da tartışmanın özünü ya da boş özünü ortaya koyan bir nokta: Bir devrim, yeni bir emekçi örgütlenmesi vb. gibi bir acil durum sözkonusu olmadığına göre, Lenin’i Rusça aslından – bir kez daha – çevirmemenin bir bahanesi olabilir mi gerçekten? Bir engeli yok, ama bir anlamı var mı gerçekten? Üstelik tam da Lars Lih’in İngilizceye Türkçeden ya da Hintçeden, yani ikinci bir dilden, bir çeviriden değil, Rusça aslından yapmayı gerekli gördüğü çeviriden destek alarak – bu yapılabilir mi?

*

İkinci dilden yapılan çevirilerin, özellikle de kaynak ve çevirmen ismi belirtilmeden yapılan çevirilerin “intihal” kapsamında ele alınması gerektiğini birkaç yıl önce öne sürdüm. Türkçe kültürün büyük kısmı hâlâ aktarmacılık ağırlıklı olduğundan ya da kültürü şekillendirenler bu anlayışta olduğundan, bu fikrin değil bu çevirileri olağan karşılayan aklın yadırganır hale gelmesi biraz daha vakit alacak. Fakat gerçek budur, çevirmenler çeşitli rastlantılarla kültür otoritesi rolünü (editörlükten politik yazarlık ve önderliklere dek uzanan rolleri) elde edip kullanarak bize böyle olmadığı inancını dayatsa da, gerçek basit ve yalındır: SONY markası ile ona bakarak yapılmış SQNY markası arasındaki ayrımı görebiliyorsak, İngilizceden yapılmış Lenin çevirisiyle Rusçadan yapılmış Lenin çevirisi arasındaki ayrımı da görebilmeliyiz.

Bu açıdan, bu tartışma sürecinde ortaya çıkan bir gerçek de göründüğünden çok daha önemli: Ferit Burak Aydar’ın intihal ettiği öne sürülen İngilizce-Fransızcadan yapılmış Ne Yapmalı? metni 1968’den bu yana gerçek çevirmeninin ismiyle yayımlanmamış, gerçek (ya da kaba-yüzeysel) çevirmeni Mihri Belli’yken, kitaba birkaç kez başka imzalar atılmış ve hâlâ da Belli imzasını taşımıyor. Yani metin birkaç kez el değiştirmiş. Nedenini ve politik arka planını bu bağlamda bir kenara bırakarak, şu temel soruyu soralım: İkinci dilden çevrildiği için zaten intihal olan bir metnin gerçek sahibi ortadan silindiği zaman, bir intihal (el değiştirtme, aşırma vb.) işlemi gerçekleşmiş olmuyor mu? Metin miri malı haline gelmiyor mu? Politik bir örgüt ya da bir çevirmen bu miri malını istediği gibi (tıpkı Progress Publishers metnini istedikleri gibi kullananlar gibi) kullanmakta serbest değil mi? Mülkiyet kimin elinde?

Yadırgatıcı ya da yanıltıcı gibi görünüyor belki, ama ideoloji bağlamında çeviri sorunu açısından önemli olduğuna inanıyorum. İntihal konusu olan kitabın yayımcısı Muzaffer Erdost, kendisini çeviriler nedeniyle tutuklanması sırasında ihbar eden kişinin adını “devrimci etik” nedeniyle açıklamayacağını söylüyor.

“bu ihbarın kim tarafından, nerede ve nasıl yapıldığını bana bugün hayatta olmayan Erdoğan Berktay duyum olarak aktarmıştı, devrimci etikle bağdaştıramadığım için açıklayamam” (Efsane)

Bu ideoloji-sol ideoloji ve çeviri ilişkisi bağlamında önemli, üzerinde durulması gereken bir nokta. Eğer Erdost bu kadar yılın ardından bir gerçeğin dile getirilmesini “devrimci etik” çerçevesinde yanlış görüyorsa, Özalp’ın bir gerçeği ortaya çıkarma çabası, hangi etik bağlamında duruyor? “Küçük burjuva etiği” bağlamında mı?

*

İşte en çok da bu yüzden Özalp’ın gerçek bir çevirmenle karşı karşıya olduğunu anladığı noktada, tartışmaya yeni bir yön vermesi gerekiyordu. İki temel nedenle: Birincisi, sokakta sizi çevirip kimlik sorma şakası yapan gerçek bir polise karşı davranışınızla sahte bir polise karşı davranışınız nasıl aynı olmazsa, gerçek bir çevirmenle sahte bir çevirmene karşı davranışınız da aynı olamaz. Biri bir metni hiçbir koşulda çeviremez, diğeri her koşulda çevirir.

İkincisi, bugün için geçmiş, görüldüğü gibi, özel birtakım etiklerin, zımni anlaşmaların gölgesi altında ve bugün, tarihsel belleği 15-20 yıllık internet tarihinin ötesine zar zor uzanan bir gençlik var. Bu gençlik Lenin’i de, Gonçarov’u da, Marx’ı da, Jijek’i de en uygun markalarla (evet, eski politik örgütlerin önüne geçen yayınevi markalarıyla) ve internet kolaylığındaki yollarla okumak isteyecek. Bunu değiştirmenin yöntemi internet sayfalarında hayali bir etiği (üstelik gölgeli bir geçmiş etiğe dayanarak) savunmaktan değil, basit gerçekleri dile getirmekten geçiyor. Özgün dilinden çevrilmemiş bir metin aslı vermez, nokta. Gerçek bir çevirmenin ve yayınevinin sorumluluğuna ilgili meslek birliği karar verir, nokta. (Ben Çevirmenler Birliği’nin müdahalesini savunmuştum, aynı şekilde yayıncı birliklerinin müdahalesi de sözkonusu edilebilirdi- sahi neden müdahale etmediler?) Okurun bilinçlenmesiyle somut koşulların düzeltilmesine yönelik çabaları eşzamanlı olarak yürütmenin dışına çıkacak her yol, her hata, herhangi bir zemindeki kazanımları geri götürür.

Tıpkı bu tartışmanın çeviri intihalleriyle ilgili çalışmalara olgusal olarak kattıklarının dışında, bu çalışmalar açısından ciddi bir gerilemeyi ifade etmesi ve bu gerilemenin tartışmanın biçimine (suçlamanın ters yüz edilmesiyle) yansıması gibi. Bu tartışmanın ortaya çıkardığı en kritik gerçek, çeviri intihali tartışması içinde yer alan iki tarafın da, bu alanda son yıllarda yapılan inceleme, değerlendirmelerle ilgili temel referanslara hiçbir şekilde değinmemesi oldu. Oysa son beş yılda, hiç değilse kolaylıkla bulunabilen Çeviribilim dergisindeki gözlemler çerçevesinde, bugün çeviri intihalini besleyen gücün gerçek çevirmenlerden değil, hayali, sahte çevirmenlerden geldiğini net olarak söylemek mümkün. Beş yıl önce Celal Öner, Oda Yayınları’nın çevirmenler listesinde yer alan, değişik dillerden çok sayıda klasik kitabın çevirmeniydi sadece. Yayınevi değiştirdikten sonra çeşitli gazete promosyonlarının başlıca kahramanı ve simgesi oldu. Sabah’ın ardından Taraf gazetesinin promosyonlarıyla, Türkiye’nin dört bir yanına, yoksul evlerinden halk kütüphanelerine dek her yere onun ismi ve metinleri dağıldı. Beş yıldır hiçbir sol, sağ, entelektüel hareket, kişi ya da birlik bunu incelemeye cüret etmemiş ya da vakit ayırmamış olsa da, Taraf gazetesinin “meçhul subayların” gönderdiği intihal rapor metinleri bombardımanını olanaklı kılan akıl ve yöntem, Celal Öner’e aittir. Yani, başka bir ifadeyle, bugünün Türkiye’sini intihal ideolojisi yönlendiriyorsa, bunun başlıca ideoloğu Celal Öner’dir.

Ve bu da trajik bir şekilde Ne Yapmalı?’ya geri getiriyor bizi. Muzaffer Erdost, aynı yazıda, yine isim vermeden çeşitli yayınevlerinin 1970’lerde çevirilerini intihal ettiğini belirtiyor:

“Ben cezaevinden çıkmadan, İstanbul’da, bizim çevirimiz Ne Yapmalı?’nın bir yayınevi bire-bir / aynen, bir başka yayınevi şurasını burasını mıncıklayarak, iki ayrı baskısı yapılmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra, ben de yayınladım Ne Yapmalı?’yı. Ertesi gün beni Basın Savcılığına götürdüler. Basın Savcısına, Ne Yapmalı?’nın benim mahkum olduğum çevirisinin aynısının İstanbul’da iki yayınevi tarafından yayınlandığını, ve bunlar hakkında dava açtığımı belgeleyerek açıkladım.” (Notlar)

Gerçek bir yazar ve çevirmen olan Metin İlkin’in de 1976 tarihli bir “Ne Yapılmalı” çevirisi var. Bu kitap bu bahsedilen kitaplardan biri mi, bilinmiyor. Fakat bilinen bir şey var: Metin İlkin’in adı bugün de Oda Yayınları’nın 1990’larda yayınlanmış çeşitli Dostoyevski, Dickens, Zola, Gorki çevirilerinin çevirmeni olarak geçiyor. Sosyalist çeviriler yapan Metin İlkin gerçekten Karamazov Kardeşler çevirdi mi? Hangi dilden? Niye? Peki gerçekten Ne Yapılmalı’yı çevirdi mi? Sol ideolojinin dönüp bu sorulara en azından yanıt araması gerekiyor: intihali, büyük ve hegemon bir ideoloji haline getiren, olumsallaştıran şeyi kendi tarihsel momentinde yakalaması gerekiyor. Çünkü bu, kanımca solun temel sorunsallarından birini, devrimci etik dediği şeyle küçük burjuva etiği (ve hukuku) arasındaki farkı, bu farkın yaşama ve yaşanma koşullarını tanımlayabilmesi için atılacak adımlardan birini oluşturuyor. Bugün için intihali göstermek ve bunun bilgisini yaymak bir anlam taşımıyor, bunu olanaklı kılan yaşamı düzeltmenin yolunu göstermek gerekiyor: yoksa Ak Parti intihalin en parlak örneği, ve trajik bir şekilde onu övenler de sistemi intihal etme, intihal ederek yıpratma biçimini övüyorlar, hatta bu partinin halkın maddi yaşama koşullarının temellerini nasıl çökerttiğini, onu nasıl geleceksiz bıraktığını göstermek de yetmiyor, buna karşı, önceki sistemin, hayali CHF-Cumhuriyet sisteminin de bir intihal olduğunu savunuyor, bir Osmanlı ya da Asrı Saadet orijinal durumunu kurguluyorlar – demek ki – herhangi bir gelecek iddiası olan ideoloji açısından – sorun intihalin varlığı değil, intihali benimseyen, olağan karşılayan yozlaşmış bir yaşama tarzının ortaya çıkmış olması ve o yaşamı kökten değiştirecek bir özgünlük durumunun ortaya konamamasıdır. Bu açıdan Ne Yapmalı? tartışmasında da, öncelikle yapmak gereken şey, içinde yaşadığımız toplumda, gerçek kişilerin intihal olasılıklarını tartıp değerlendirmek, tefsir etmek değil, özgün bir Ne Yapmalı? ortaya koymaktır: yani Rusçadan çevrilmiş ve ona eşlik eden güncel-yerel katkılarıyla yerli bir Ne Yapmalı? ortaya koymak ve –

Ne yapılması gerekiyorsa yapmak.

Ama bunu beklerken, hayallere kapılmayalım ve Türk ya da son model adıyla Türkiye solunun sorumuza ne gibi yanıtlar verdiğini düşünelim:

– Marx neden Rusça öğrenmişti?

Kapital’in uzadıkça uzamasından sıkılmıştı.

– İyi bir mektup arkadaşı bulmuştu.

– Devrim olmadan önce oraya taşınmak istiyordu.

– Osmanlıcada okuyacak bir şey bulamamıştı.

– Rusçadan çevirilerin dilini kuru buluyordu.

– Engels’e hava atmak istiyordu.

– …?

Daha fazla Güncel, Yorum
Ne Yapmalı? İşler Çığrından Çıkıyor!

Lenin çevirileri ve intihal tartışmaları, Marx çevirileri ve intihal tartışmalarıyla devam ediyor.

Kapat