Napoli’de, San Martin Müzesi’nde..

Posted by on Kasım 11, 2010 in Deneme, Tarih, Yorum

Napoli, San Martin Müzesi’ndeki (Museo Di San Martino) “yerelleşme” / “yabancılaştırma” / “domestication” üzerine….

“Kişiyi nasıl bilirsin?,” diye sormuşlar, “kendim gibi” demiş.

Yerelleşme kavramı, artık kültür bilimleri, çeviribilim dışında mimari gibi farklı bilim dallarında da kullanılıyor. Ne demek “yerelleştirme” diye sorarsak, farklı bir kültürden gelen bir unsurun yine farklı bir kültüre uygulanması, erek kültüre uygun bir hale dönüştürülmesi. Belki de Ahmet Vefik Paşa’nın çevirilerinde kullandığı “adaptasyon” ya da “uyarlama” yönteminin farklı bir yönü diye yanıtlayabiliriz. Tabii bugün artık tüketim, ve tüketime orantılı kâr marjlarının sürekli arttırılması kapsamında, yerelleştirme de reklamcılık ve farklı alanlarda büyük bir önem kazanıyor; satışı yerelleştirme sağlıyor bir yerde. Erek kültür, ona hitap eden ürünü alıyor. Ürünün hangi oranda yerelleşmesi gerektiğini en iyi bilen kişi de yerelleştirme uzmanı.

Peki, bu metinde “yabancılaştırma” ne arıyor diye bir soru düşecek çeviribilimsel okumalar yapan okurun aklına hemen. Anlamsal açıdan tam tersi izlenimi veren bir kavramın burada işi ne acaba? Bu soruya bir yanıt aramaksa amacımız, alımlama estetiğine bir yolculuk yapmamız gerekecek. Wolfgang Iser’in makalelerine doğru yola çıkacağız. Bu yaklaşıma göre metin, okur metni alımladığı oranda var olur. Aslında metin yoktur. Gerçekten de, şöyle düşünün, ben bu metni şimdi yazdım, rafa kaldırdım, okurun haberi olmadığı sürece bu metin sadece rafta kalacaktır. Metnin, günün birinde uyanması, metni bir okurun alımlamasına bağlıdır. Farklı zihniyetlere ulaşmayan ve farklı belleklerde yeniden doğmayan metinler aslında yoktur. Başka bir deyişle, insanın zihni metne değdiği anda, metin anlamsal açıdan var oluyor. İşte tam da burada, okur metni okuduğunda aslında metni sadece kendi evreninden yola çıkarak yorumlayabildiği için metin öyle ya da böyle bir tür “yabancılaştırma” işlemine maruz kalacaktır. “Postmodernist yaklaşımın ‘yabancılaştırması’ değil bu ama,” dediğinizi duyar gibi oluyorum, hayır, tam da bu.

Yazınsal metinlerin çevirisinde “yabancılaştırma” yöntemini kullanan çevirmen kaynak metindeki kültürel öğeleri erek kültüre aktardığını düşünür. Böylece erek kültür okurunun, metnin yabancı bir metin olduğunu algılayacağını, burada sezdiği yabancılıktan ötürü zihninde soru işaretleri oluşacağını ve kaynak kültürü anlamaya çalışacağını varsayar. Ve belki de en önemlisi, Romantik akımın yorumlanma sürecinde oluşan bir yanlış anlamadan kaynaklanan “ihanet” kavramını çeviriye taşıyarak, kaynak metne “ihanet” etmediğini düşünür.

Oysa, bu bir tür yanılsamadır, çünkü okur, okuduklarının sağlamasını ancak aklındakilerden yola çıkarak yapacak ve metni de bu doğrultuda yorumlayacaktır. Sonuçta, okur metni kendi donanımı kapsamında algıladığı için en azından çevirmenin amaçladığı şekilde bir yabancılaştırma olmayacaktır. Evet, burada bu derin konulara girmeyelim isterseniz, yoksa konumuzdan uzaklaşmış olacağız.

Gelelim “domestication” kavramına. İngilizce en egemen dil, öyle ya da böyle onun tutsağı oluyoruz, istesek de istemesek de. Kavramın sözcük anlamına baktığımızda, bunun “evcilleştirmek” olduğunu görüyoruz. Kimi, neyi evcilleştiriyoruz? Evcilleştirme aslında medeniyete taşıma anlamını da içinde barındırıyor. Koyunlar, keçiler, atlar evcilleştirilerek sömürülebilir bir kıvama getiriliyor. Tabii bu sömürü karşılıklı bir alışveriş şeklinde oluyor. Sömürülmesi karşılığında hayvana bakılıyor. Ama, hayvan karnının doyurulmasını eninde sonunda canıyla ödüyor. Sonuçta evcilleştirilme insanın menfaati söz konusu olunca iyi bir şey, ama hayvanın menfaati söz konusu olduğunda onun yaşam hakkını yok eden bir olgu. Ancak, bu durum da, insan unsuruyla birlikte, yaşamın getirdiği doğal bir süreç. Başka bir deyişle öyle yadırgayacak bir durum değil, insanın olduğu yerde “domestication” da oluyor.

Evet, kavramlar evrilip çevrilebilir türdendir, ne tarafından bakarsanız, o tarafı size kendini gösterir. Kavramı “nesnel” algılamak aslında ancak onu baştan betimlemekle bir dereceye kadar olanaklıdır. Ben bu kavramı şu bilim insanının kullandığı şekilde kullanıyorum derseniz acaba olur mu? Sonuçta, kavramların en büyük özelliklerinden biri de – hele hele sosyal bilimler alanında – elimizden kayıp giderek, onlara gerektiği gibi davranmadığımız sürece, nice insan gibi bizi yarı yolda bırakıvermesidir.

“Kişiyi nasıl bilirsin?” sorusuna dönünce, tabii ki kendiniz gibi bilirsiniz, çünkü sizin doğduğunuz günden beri deneyiminiz kendinizsiniz. Ne bedeninizden, ne de ruhunuzdan sıyrılmak da olanaklı olmadığına göre, kişiyi de kendiniz gibi bilirsiniz. Aynı Brecht’in aşk üzerine söylediklerindeki gibi, bir taslak yaparsınız ve aşık olduğunuz insanı o taslağın içine yerleştirirsiniz, sonra da bir güzel o taslağa sırılsıklam aşık olursunuz. Aslında sizin aşık olduğunuz zihninizdeki taslak ve doğanın size varolmak için oynadığı bir oyundur.

Evet, şimdi merak ediyorsunuz, konuyu Napoli’ye nasıl bağlayacak diye. 6 ortaklı bir Avrupa Birliği Projesi bana geldiğinde, bilmiyordum yolumun beni Napoli’ye götüreceğini. Projenin konusu “Europe as a Space of Translation” olduğu için öncelikle bölüm ve anabilim dallarındaki genç akademisyenlere kendilerini geliştirmek için fırsat sunan işlevsel bir etkinlik olduğunu düşündüm. Eylül ayında proje beni Napoli’de bir zamanlar Osmanlıların adadan rahibeleri kaçırdıkları Procida Adası’nda L’Orientale Üniversitesi’ne ait bir manastırın mekanlarına taşıdı. Orada “Homeland” kavramı üzerine bildiri sunduk, ben bir sergi açtım. Ada, zamanında Osmanlıların bizim bulunduğumuz mekanlardan rahibeleri kaçırdıkları bir adaymış. İlk duyduğumda üzüldüm, Osmanlıların kızları kendi rızaları dışında kaçırmalarına. Ama Doğu Bilimleri uzmanı Michele Bernardini, üzülme, dedi, bazen de rahibeler gönüllü gidiyormuş, hem o zaman öyle bir zamandı, Osmanlılar kaçırmazsa, başkası kaçırır, yağmalardı adaları. Ada, demek, kolay av demektir. Oysa benim donanımında korsan ve kız kaçırma, adaların kolay av olduğu deneyimi daha yoktu, böylece bu bilgiyi de dağarcığıma işlemiş oldum.

Bir gün Napoli’deki San Martin (San Martino) Müzesi’ne gitme olanağını buldum ve buradaki vitrinlerde yukarıdaki üç kavramın somutlaşmış şeklini görüverdim.

Müzede vitrin ardında gördüklerimizi anlatmadan önce, kısa bir dönüş yapalım Napoli’deki el sanatlarına. Napoli Hz. İsa’nın Doğuş Sahnelerini canlandırmakla (Almanca: Krippe(ndarstellung) / İngilizce: Nativity Scene) ünlü bir kent yüzyıllardan bu yana. Biliyorsunuz, Avrupa’da Noel geldiğinde, salt kiliselerde değil, dükkanların vitrinlerinde dahi Hz. İsa minik bir bebek olarak beşiğinde yatar, yanında annesi Hz. Meryem ve onu yetiştiren üvey babası Joseph (Yusuf) vardır. Hz. İsa’nın doğum yeri bir ahır ya da samanlık olarak tasvir edilir, bu yerin hemen önünde de hayvanlar bulunur. Bu sahnenin önemli aktörlerinden üçü de üç kraldır. Bu krallar Hz. İsa’nın doğumunu kutlamaya ve armağanlar vermeye gelmişlerdir. Biri bebeğin üzerine doğru eğilir, ikisi hemen onun arkasında dururlar genelde. Hepsi de bebek Hz. İsa’ya bakarlar. Ahırın üstünde de bir kaç melek uçar.

Bu canlandırma genel hatlarıyla böyledir Avrupa’nın Katolik ülkelerinde. Doğumun vuku bulduğu yıl 0 yılı, yani Milattır.

Müzedeki yaklaşık 5 metreye 3 metrelik bir duvarı boydan boya kaplayan devasa vitrinin ardında da böyle bir sahne canlandırılmıştı, ama sanki Hz. İsa’ya armağan vermeye gelen krallar Osmanlı Sultanları ve ardı arkası kesilmeyen cemaat da Osmanlı cemaatiydi.

Şimdi hemen konuyu biraz ileride farklı bir camekanda bulunan atına binmiş işlemeli pelerinli Osmanlı padişahı ve Osmanlı bando takımına yönelik bir canlandırmaya çekelim.

Bu vitrinde de Osmanlıyı tasvir eden figürlerden birine daha yakından baktığımızda, büyük bir ihtimalle padişahı tasvir eden bu figüründe bir yerden yabancılaştırıldığı ve yerelleştirildiğini gözlemlemek olanaklıdır. Figürün başındaki kavuğun üstüne o tarihlerde Avrupa’da kralların taktığı minik bir taç yerleştirilmiştir. Kavuk deyince şunu da belki belirtmek gerekiyor, o tarihlerde III. Selim tarafından gönderilen daimi elçiler sayesinde Fransa kavuk ve sarık ile tanışmıştı. Fransız soylu hanımları her ikisini de çok sevmişler ve kendileri de taklit etmeye başlamışlardı.

Şimdi yine öteki, Hz. İsa’nın doğumunun kutlandığı vitrine geçelim. Sanki biraz önceki vitrinin içindeki Osmanlılar canlanmış, vitrini değiştirmişler ve Hz. İsa’nın doğumunu kutlamaya bu vitrine geçmişler. Hepsi de güzel renkli kıyafetleriyle ağır ağır Hz. İsa’nın doğduğu, canlandırmanın tam ortasındaki bir yükseltiye yerleştirilmiş ahıra doğru ilerliyorlar. Figürler yaklaşık 35 – 40 cm boyunda, ama kıyafetleri ve bütün hatları en ince ayrıntısına değin gerçeğe uygun yapılmaya çalışılmış.

Şimdi biraz daha yakından bakalım Katoliklerin 325 İznik Konseyinden bu yana Tanrı’nın oğlu olarak kabul ettikleri bebek Hz. İsa ve çevresindekilere.

Bu figürler, aslında Hz. İsa’nın doğduğu coğrafyayı hiç görmemiş Napoliler tarafından yapılmış. Canlandırmaya bakarken Salih Akdemir’in 5 Mart 2010 tarihinde İstanbul Üniversitesi, Çeviribilim Bölümü, Almanca Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı’nın konuğu olarak yaptığı “Türkiye’de ve Dünyada Yayınlanmış Kur’an Çevirilerinin Çeviribilim Açısından Değerlendirmesi” başlıklı sunumunda söyledikleri düşüyor aklıma. Dini metinlerin çevirisinde, hatalı yorumlara yer vermemek için, dönemi dikkate almak çok önemlidir. Her kavram oluştuğu döneme gönderme yapar ve zaman içinde anlamı da değişir. Hz. İsa’nın doğuş tasviri bilim adamları tarafından yapılmıyor, ama ardında manastırlar ve rahipler, yani din adamları var. Pekiyi, neden Arabistan’daki gerçekleri yansıtmıyorlar da, bebek Hz. İsa’nın yanına Osmanlıları yerleştiriyorlar? Din adamların bilgileri buna yeterli değil mi acaba? Bu figürleri yaparken bilinçli ya da bilinç dışı neyi gözetiyor sanatçılar? Bu sorulara biraz sonra yanıt arayacağız.

Şimdi Anadolu’ya geçelim, Türklerin ilk karşılaştıkları Avrupalılar 11. yüzyılda İtalyanlar. Ve ilginçtir ilk kez onlar, Türklerin Anadolu’da yaşayan öteki unsurlardan farklı olduğunu gözlemleyerek, onların yaşadıkları coğrafyala “Turchia” adını veriyorlar ve Napolililer’in karşılaştıkları, onların zihninde Doğulu imajının içini dolduran kişiler de Türkler, başka bir deyişle Osmanlılar. Figürlerin geçmişi 200 yıl öncesine dayanıyor. Yine o tarihlerde III. Selim (1789-1907) Napoli kralı IV. Ferdinand’a bir saltanat kayığı hediye ediyor. Uzun süre Venedikliler ve Cenevizlilerin egemenliğinde bulunan Akdeniz, 15. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı egemenliğine geçiyor. O tarihlerde de Osmanlı Akdeniz’deki egemenliğini sınırlanmış olsa da sürdürüyor.

Şimdi yukarıdaki sorumuza dönelim. Resim ve tasvir sanatı 18. yüzyılda Batı’da doruk noktasına ulaşmış, resim Kilisenin kullandığı en etkin unsurlardan biri. İncil’deki bütün olaylar resimlerle kiliselerin devasa tavanlarına ve kubbelerine ince ince işlenmiş. Vitrinin ardında gördüğümüz bu figürler de resimlerin canlanmış şekli. Hedef kitlenin beklentilerine koşut yapılmış bebekler. Hedef kitle halk, halkın eğlenmesi gerekiyor. Halk, Hz. İsa’nın doğumunu kutlamaya gelmiş bu rengarenk insanları seyrederken keyif alıyor, onların amacı kupkuru çölde, çöl rengi giysilerin içinde uzun yolculuktan bitap düşmüş insanları seyretmek değil. Acaba bu şekilde bir tasvir “yabancılaştırma” öğelerini yerine getirir miydi, yoksa alıcısı olmayan albenisiz bir ürün gibi bir kenarda toz toprak altında mı kalırdı? Tabii bu ürünlerin böyle olmasının bir nedeni de İtalya’da bulunmamız, İtalyanların renge, bezemeye önem vermeleri, ve dindar katolik olmaları.

Salih Akdemir’in dediklerinden yola çıkarsak, burada bir sapma mı mevcut, hayır, değil, sadece, metin türü değişik. Metin, alımlayıcıya göre oluşturuluyor, aynı bu figürler gibi. Aslında Hz. İsa’yı ziyarete gelenleri Osmanlılı yapmayla bir tür yabancılaştırma oyunu oynanmış, ama alan ve veren bu oyunun ayrımında değil. Öte yandan hedef kitlenin donanımından yola çıkarak bilinçli, ya da bilinçsizce yapılmış kurnazca bir yerelleştirme, dahası bir tür “evcilleştirme” var tüm tasvirin içinde.

Sonuçta alan memnun, satan memnun. Hatta biz bile mest olduk, vitrindeki bu olağanüstü eklektik, sanatsal görüntüye.

Daha fazla Deneme, Tarih, Yorum
Orhan Veli’nin Annesi

Türkiye’de çeviri tarihçiliği ciddi bir paradigma ve yorum değişikliğine doğru sessizce ilerliyor.

Kapat