“Nemene mahlûktur bu düşerler peşine?”

Posted by on Ocak 31, 2011 in Mizah, Yorum

Ocak 2011 çevirmen söyleşileriyle dolup taştı: Milliyet Kitap‘ta Ahmet Arpad, Aslı Biçen, Sabri Gürses, Kaya Genç, Can Kantarcı, Püren Özgören, Roza Hakmen, Çağlar Tanyeri, Şehnaz Tahir Gürçağlar ve yayınevleriyle görüşmeler vardı; Time Out‘ta Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural, Halit Kıvanç, Rekin Teksoy, Dost Körpe, Ay Barka, Seçkin Selvi, Çağlar Tanyeri, Erdağ Göknar, Ahmet Cemal, Sevin Okyay’la.

Çevirmen ve yazar Ahmet Cemal, Time Out (dikkat: Time Out!) dergisinde yayımlanan (herhalde Aralık ayı içinde yapılmış) söyleşisinde “Çevirmenlerin en büyük sorunu nedir sizce?” sorusuna şu yanıtı veriyordu:

“Bu, sanırım yaşım gereği artık ilgilenebileceğim bir soru değil. Çünkü 70’ime ulaşmak üzereyim ve zamanımın çok azaldığını hissediyorum, o yüzden de çevirmenin sorunlarından çok çevirilerimle uğraşmak zorundayım.”

Fakat Cumhuriyet gazetesinde, 7 Ocak 2011 günü çevirmen sorunları konulu bir yazı yayınladı: “‘Çevirmen Bunalımı’ Üzerine Bir Deneme …”:

“Burada gizli tutulan bir bunalımdan söz etmiyorum. Yayınevi yöneticileriyle ve editörlerle konuşulduğunda, gerçeği söylemekten çekinmiyorlar: Türk yayıncılığının ağır bir çevirmen sorunu var. Gelen çevirilerin çoğunu “okunabilir bir metne” dönüştürebilmek, işini ciddi tutan yayınevleri için neredeyse karabasandan farksız bir uğraş.

Geçen yıl, çeşitli yayınevlerinin yöneticilerine şunu sormuştum: “Sizce yayınevinize gelen çevirilerin temel sorunları yabancı dil bilmemekten mi, yoksa Türkçe bilmemekten mi kaynaklanıyor?” Bu sorumun kısa yanıtı, bir ağızdan gelmişti: “Türkçe bilmemekten?” Yani niteliksiz Türk çevirmenlerinin ortak nitelikleri, anadillerini bilmemeleriydi. Bu arada, yayıncılığımızın yıllardır en saygın adlarından olan, yıllardır okurlara nitelikli çeviriler sunabilmek için eşi Semih Sökmen ile birlikte düzeltmenliği ve editörlüğü yayınevi yöneticiliği ile neredeyse eşanlamlı kılmak zorunda kalan, Metis Yayınları’nın yöneticisi Müge Gürsoy Sökmen’in bir saptaması, özellikle düşündürücüydü: “Artık kendi dillerinde, yabancı dillerdekinin karşılıkları olabilecek kavram ve terimler üretemeyen çevirmenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor; o zaman gelen çevirilerdeki bu eksiği gidermek de, yapabildiğimiz ölçüde, bizlere düşüyor!”

Bir çevirmenin anadilinde kavram ve terim üretememesi, ne demektir ve “dil bilme” olgusu bağlamında neyin göstergesidir? Yanıt: Böyle bir eksiklik, o çevirmenin anadilinde düşünemediğinin en güçlü kanıtıdır. Burada konuya açıklık getirmek için, yıllar öncesinden bir alıntı yapmak istiyorum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’de okuduğum yıllarda, en değerli hocalarımdan rahmetli Prof. Dr. Bülent Davran, bir dersinde dil bilme konusunda şöyle demişti: “Bir dili bilmek, o dilde düşünebilmek demektir. Bunun için günlük konuşmaları yapabilmek veya okunan metinleri anlamak, yeterli ölçü sayılamaz. Yabancı dil söz konusu olduğunda, o dilde söylemek veya yazmak istediklerinizi önce Türkçe düşünüp sonra o dile çeviriyorsanız, o yabancı dili daha bilmiyorsunuz demektir. ‘Biliyorum’ diyebilmek için, söylemlerinizi düşünsel düzlemde doğrudan o dilde kurgulayabilmeniz gerekir. Bu yüzden, aslında hiçbir dil ‘orta derecede’ bilinmez; ya bilinir, ya bilinmez, o kadar …” (Bu alıntıyı, o zaman tuttuğum notlarımdan aktardım.)

Bu alıntıda ‘düşünebilmek’ sözcüğü ile anlatılmak istenen, bir kültür sorunudur. Herhangi bir dil bir kültür sorunu sayılmayıp, bilmek bağlamında yalnızca ‘o dildeki sözcüklerin karşılıklarını bulmak’ düzeyine indirgendiğinde, bilinmesi de artık olanaksızlaşır. Geriye yalnızca ‘bilindiği yanılsaması’ kalır.

Bu, çeviri yapmak ve çevrilecek metni ‘anlamak’ açısından belki de en önemli noktadır. Çünkü diyelim bir Almanca edebiyat metnini anadilime çevireceksem, önce o metni ‘anlamak’ zorundayımdır. Bunun temel koşulu ise o metni önce Almanca düşünerek anlayabilecek, çözümleyebilecek, yorumlayabilecek düzeyde Almanca bilmektir. Kısaca söylemek gerekirse, yabancı bir dildeki metni ancak o dilin kültüründen yola çıkarak, o kültür içersinde anlayabilirim. O metin üzerinde hemen Türkçe düşünerek işe koyulmam ise, anlama aşamasını atlayıp çeviriye girişmem demektir. Yani, olanaksızdır.

Bizimkisi gibi, yabancı dil bilenlerin sayısının görece olarak yükseldiği, ama nitelikli çevirmenlerin hızla azaldığı bir kültür ortamının çelişkisi, ancak böyle düşünüldüğü takdirde kavranabilir. Buna karşılık, anadilimiz olan Türkçe için bile, onu -Türk olduğumuza göre!- ‘zaten’ bildiğimiz gibi yıkıcı bir yanılsamadan yola çıktığımız bir kültürsüzlük ortamında yeterince nitelikli çevirmen yetişebileceğini beklemek, ütopyanın da ötesinde kalır!”

Aynı Time Out söyleşi dizisinde Sevin Okyay da şöyle diyordu:

“Güvendiğim bir çevirmenin adını taşımıyorsa (sayıları pek az), Türkçesi’nden uzak dururum. İngilizce ise, kesinlikle aslını okuyorum. Başka dillerde yazılan kitapların da İngilizce çevirilerini tercih ederim. Özenli çeviriler oluyorlar, aksi takdirde editörden ve yayınevinden geçmezler. Burada böyle bir özen ne yazık ki genelde söz konusu olmuyor. İstisnaları var, tabii.”

Ve son olarak Semih Gümüş, 20 Ocak 2011 günü Radikal Kitap’taki köşesinde, ağır sorular sordu:

“Yaptığı çevirinin tek bir sözcüğüne dokundurtmamaya çalışan, çünkü o metnin bütün bütüne kendisine ait olduğunu öne süren çevirmen, demek ki o metni kendisinin yazdığını sanmaktadır. Oysa, yazarın yaratıcısı olduğu metni, özgün dilinden başka bir dile çevirmek, o metnin bir başka dilde, aslına sadık biçimde okunmasına aracılık etmek değil mi?

ÇEVBİR Başkanı Çağlar Tanyeri, çevirmenin değerini vermeye çalışırken, tırnak içinde kullandığı “yazar”a yaratıcı bir kutsiyet ve dokunulmazlık atfedilmesinden söz ediyor. Daha doğrusu, bundan şikâyet ediyor. Ben tam anlayamadım: Bir edebiyat metninin yaratıcısı gerçekten yazar değil miydi? ..

Yineleyeyim, iyi çeviri unutulmaz. Tomris Uyar çevirmişse sözgelimi, –bir yayıncı olarak gene de öyle yapmam– ama gözü kapalı da yayımlasam, pek sorun etmem. Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ romanını, Şadan Karadeniz’in çevirisine bakarak da okuyabilirsiniz. Seniha Akar, Cabrera Infante’nin ‘Kapanda Üç Kaplan’ını; Ayşe Nihal Akbulut, Cortázar’ı nefis çevirmiştir, daha da burada sayamayacağım çoklukta iyi çeviriler ve iyi çevirmenler var elbette, onlara çok şey borçluyuz.

Ama benim gibi yayıncıların, kötü çevirilerin ezici bir çoğunluğu oluşturduğu kaygısı hakkında ÇEVBİR kurucuları ve yöneticileri ne düşünüyor, merak ederim. Konumuz edebiyat çevirisi olunca, kaynak dile egemenliğin de hangi düzeyde olması gerektiğini tartışmayalım, onu biliyoruz. Bu düzeydeki eksiklik de ciddi düzeyde, ama asıl sorun hedef dilde, yani Türkçede. Sözcüğü sözcüğüne yapılan tatsız çeviriler, kendi hünerlerini göstermek isteyen çevirmenin özgün metinden gitgide uzaklaştırdığı çeviriler, çevirmenin birikimini adamakıllı zorlayan serbest çeviriler, aslında yetersizlik yüzünden metni anlaşılması güç bir kapalılığa sokan çeviriler… yayıncılık dünyasındaki çevirilerin büyük çoğunluğunu oluşturmuyor mu? ..

Yayıncılık dünyası son yıllarda, güncel kitapları yayımlamaktan başka işi olmayan, yayıncılıkta kısa zamanda ticari bir fırsat gören kaptıkaçtı yayınevlerinin yol açtığı yozlaşmanın kıskacında bulunuyor. Bu arada bir ay içinde birçok çeviri kitabı rahatlıkla yayımlayanlar da var aralarında. Bir çeviri kitabın editörlük işinin en az iki-üç ayı aldığı düşünülürse, acaba nasıl yayımlanıyor o kitaplar ve söz konusu yayıncılar ve sözde editörler kadar, bu yozlaşmanın parçası olan çevirmenler de yok mu?

Çeviri, deyip geçmeyelim. Ben de yalnızca yayıncılık yapmış birisi olarak, yayıncılarla çevirmenlerin eşzamanlı özeleştirilerini bekliyorum. Şu da unutulmasın –çünkü unutuluyor: Edebiyat yayıncılığı, meslek gruplarının topluca tavır alacağı bir alan değildir. Korsan kitap yayımlayan “yayıncı” da var, kötü “çevirmen” de. İyi işler topluca yapılabilir, ama kötü işlerde her koyun kendi bacağından asılır. Her iki alandaki meslek örgütleri, kendi alanlarının suç örgütü değildir.”

Kendi adıma, çevirmen temalı bu Ocak ayını hem çok verimli ve öğretici buldum. (Milliyet Kitap’ta Ahmet Arpad, Aslı Biçen, Sabri Gürses, Kaya Genç, Can Kantarcı, Püren Özgören, Roza Hakmen, Çağlar Tanyeri, Şehnaz Tahir Gürçağlar ve yayınevleriyle görüşmeler vardı; Time Out’ta Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural, Halit Kıvanç, Rekin Teksoy, Dost Körpe, Ay Barka, Seçkin Selvi, Çağlar Tanyeri, Erdağ Göknar, Ahmet Cemal, Sevin Okyay’la.) Kitap çevirisi konusunda birkaç önemli şey öğrendim:

(1) Genel olarak genç ya da yeni kuşak çevirmenler iş yaptıkları yayınevlerinin yayınları dışında bir şey okumuyor ve izlemiyor, ya da sadece onların çevirilerini okuyorlar.

(2) Eski kuşak çevirmenler mesleğin geleceğiyle ilgili hiçbir olumlu görüşe sahip olmadığı gibi, bugününe katkıda bulunmaya ya da yenileri cesaretlendirmeye de arzu duymuyor: Ahmet Cemal’in “niteliksiz ve anadilini bilmeyen Türk çevirmenleri” ifadesi, Sevin Okyay’ın güvendiği çevirmen, editör, yayıncı sayısının az olduğunu söylemesi, Seçkin Selvi’nin “editörlük de yaptığım için, genç çevirmenlerin çevirilerini ne yazık ki okumak zorunda kalıyorum” sözleri..

(3) Yayın sektöründe çalışanların büyük kısmı Türkiye’ye, Türkçe yayın yaptıkları halde Anglosaksonlara yapılan Anglosakson yayıncılığını beğeniyle izliyor. (Sevin Okyay’ın mesleki açıdan üzücü sözleri aslında sektörün fikrini dile getiriyor. Semih Gümüş bunun ticari yozlaşma boyutuna dikkat çekmiş: “bir ay içinde birçok çeviri kitabı rahatlıkla yayımlayanlar”.)

(4) Artık herkes maddi kazanca öncelikli önem veriyor.

(5) Dil konusunda durağan bir anlayış hakim: Herkes Türkçenin yaşadığı değişimden, çevirmenlerin bu dille  ilişkisinden bahsediyor – sanki diğer diller değişmiyormuş, küreselleşme sadece Türkiye’nin toplumuna ve diline eziyet ediyormuş gibi bir inanç yaygın.

(6) Artık herkes hep maddi kazançtan bahsediyor.

(7) Çeviribilim pek bilinmiyor, ilgi görmüyor – söyleşilerde sadece Erdağ Göknar bir çeviribilimciyi (Venuti) anıyor. (Şehnaz Tahir Gürçağlar’ı ayrı tutuyorum, kendisiyle çevirmen değil çeviribilimci söyleşisi yapılıyor.)

(8) Artık herkes hep az kazandığından yakınıyor.

(9) Ahmet Cemal reklam yapmayı öğrenmiş – ne yazık ki, anonim bir şekilde “niteliksiz çevirmenlerden” bahsederek başlayan ve “nitelikli çeviriler sunma çabasında” olan tek bir yayınevinin adıyla devam eden bir paragrafın, yeni anadildeki yaygın ifadesi “reklamdır.”

(10) Ahmet Cemal bunalımda, hem de çok ağır ve trajik bir bunalımda: 2008 yılında “Türk olmayı beceremedik” diyordu bir Cumhuriyet yazısında ve yazısını şöyle bitiriyordu:

“Güneydoğu’da, penceresine Türk bayrağı asıp ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ diye bağıran bir Türk kadının evini taşlayanların başkanı için hapishanede ‘daha insani koşullar’ isteyebildiğimizi. Yurtdışında Ermeni kurşunlarıyla can veren, bir mezarlık dolusu diplomatımız için: ‘Hepimiz, bu devletin temsilcileriyiz!’ diye bağırmayı düşünmezken, meydanlar dolusu Ermeni olabildiğimizi! Ve, sadece, evet, sadece, Misak-ı Milli anlamında Türk olamadığımızı!”

Şimdi, üç yıl sonra, bir yazısını “anadilimiz olan Türkçe için bile, onu -Türk olduğumuza göre!- ‘zaten’ bildiğimiz gibi yıkıcı bir yanılsamadan yola çıktığımız bir kültürsüzlük ortamında yeterince nitelikli çevirmen yetişebileceğini beklemek, ütopyanın da ötesinde kalır!” diyerek “Türk soylu çevirmenler” gibi bir kategori yaratarak bitirdikten sadece birkaç gün sonra, nitelikli çeviriler yayınlıyor diye övdüğü yayınevinin bir ajandayla, 10 Kasım sayfasında bir zulme işeyen çocuk vinyetine yer veren ve Ermeni Tehciri’ni başlıca soykırımlardan biri olarak anan bir ajandayla gündeme gelmesi çok ağır bir çevirmen bunalımına sokmuş olmalı Ahmet Cemal’i. Bu önemli aydın ve çevirmenin kesinlikle hiç hak etmediği bir bunalım.

Fakat tam olarak trajik denebilecek bir yaşam karesi varsa eğer, yayınevini ziyaret eden Ahmet Cemal’e o ajandanın hediye edildiği o anın karesi olmalı. O hayali an, herhalde, Türk olan bir çevirmenin – Ahmet Cemal’e göre – Türk olmadığı bir an olarak tanımlanabilir ancak. (Dolayısıyla (10.5) maddesi: Ocak ayında, “Türk ve Türkçe” kavramlarını Türkiye’de yaşayan herkese özgü kavramlar olarak görürken, “anadili Türkçe olan Türk çevirmen” diye bir çevirmen sınıfını da öğrendim.)

(11) Semih Gümüş’ün haklı sorusuna bir yanıt bulmak gerekiyor: “Bir çeviri kitabın editörlük işinin en az iki-üç ayı aldığı düşünülürse, acaba nasıl yayımlanıyor o kitaplar ve söz konusu yayıncılar ve sözde editörler kadar, bu yozlaşmanın parçası olan çevirmenler de yok mu?”

(12) Yaratıcı çeviri adıyla ortalıkta gezinen hayalet yanlış tanınıyor, savsak çeviriyle, tembel çeviriyle karıştırılıyor. Yaratıcı çeviriyi yaratmak gerekiyor. Onu şimdilik Can Yücel’in W. H. Auden’den çevirisiyle hatırlatmalı:

“Ona rastladığı zaman duyduğu şeyleri

Kabil değil unutamazmış insan,

Yolunu gözlerim bacak kadardan beri

Ama o geçmedi bile yanımdan;

Merdiven dayadım otuz beşine,

Öğrenemedim gitti bir türlü,

Nemene mahlûktur bu düşerler peşine

Bunca insan geceli gündüzlü?

Gelsin ya, nasıl, pat diye gelir mi dersin

Burnumu karıştırırken tatlı tatlı,

Ya tutar yatakta bastırırsa sabahleyin?

Talih bu ya, otobüste nasırıma basmalı!

Gelişi yoksa havalardan anlaşılır mı,

Selâmı efendice mi yoksa gider mi aşırı,

Değiştirir mi dersin bir kalemle hayatımı?

Alla’sen söyle nedir çevirinin aslı astarı!”

Not: Şakası, eğlencesi bir yana: Ahmet Cemal’in yazısı ve söyleşide ya da yazıda gençlere karşı hoyrat tavrı, yayınevi ayırmacılığı beni üzdü. Böyle tartışmalarda böyle sözler söyleyenlere hemen dönüp onların işlerine bakarak yanıt vermek mümkündür, fakat bu çabaya girişmeyeceğim. Ahmet Cemal gençliğimde anlayıp anlamadığıma aldırmadan, her anlamsız satırdan bile anlam çıkarmaya çalışıp sevinçle okuduğum bir çevirmen olarak kalsın istiyorum. Gençlere yaşayacak yer açmak lazım, kimse bıraktığı enkazın acısını onlardan çıkarmasın.

Daha fazla Mizah, Yorum
Ergenekon’un çeviri kollektifi Kara Güneş mi?

Çeviri metinden sorumlu tutulabilecek resmi bir kurum, bir editör kadrosu, çevirmen ismi vb. veriler olmadığı sürece, hem çeviri metnin içine ne girdiği - biri orjinalle karşılaştırıncaya dek - bilinemez, hem de metin güvenilirlik sahibi olamaz.

Kapat