“Çevirmen Kitaba Kötü Davranırsa..”

Posted by on Ocak 21, 2011 in Çevirmenle Söyleşi, Güncel

Milliyet Kitap dergisinin Ocak 2011 sayısı için Elif Tanrıyar’ın hazırladığı kitap çevirileri dosyası, güzel bir derleme olmuş: çevirmen, yayıncı, çeviribilimci ve ajans temsilcilerinin görüşleri bir araya geldiğinde, sorunları ve piyasanın beklentilerini yansıtan derli toplu bir manzara ortaya çıkmış. Bu dosyayı Time Out‘taki dosyayla birlikte, hatta Ahmet Cemal’in Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Çevirmen Bunalımı” yazısıyla birlikte tartışmakta yarar var gibi görünüyor.  Bu tip dosyalar genç çevirmenlere-adaylara-öğrencilere yardımcı oluyor mu, eksikler neler, çevirmenlerin yaklaşımlarında olumlu ve olumsuz yönler neler, başka kimlere, hangi sorular sorulmalıydı.. gibi tartışmalarda katkınızı bekliyoruz.

Dosya daha Milliyet Kitap‘ın internet sitesinde yayınlanmış değil. Diğer yandan, birçok soruya yanıt verdiğim halde, mecburen pek de anlam bütünlüğü bozulmayan bir özet yapılmış dosyada. Aşağıda söyleşinin tamamı bütün olarak yer alıyor.

MİLLİYET KİTAP İÇİN ELİF TANRIYAR İLE SABRİ GÜRSES ARASINDA GERÇEKLEŞEN SÖYLEŞİ

Soru: Türkiye’de sanki çevirmenler biraz göz ardı ediliyormuş gibi. Yazarlara verilen önem onlara verilmiyor. Bu tüm dünyada da böyle midir yoksa bize özgü bir şey mi?

Yanıt: Bir görünmezlik iddiası var gerçekten de. Gelişmiş ülkelerde çevirmen de, mesleği de pek göz önüne çıkmıyor denebilir. Çünkü kültürlerinde, günlük yaşayışlarında yabancı ürünler daha düşük oranda. Bizde görünmezliğin aynı ölçüde olduğunu söylemek haksızlık olur. Osmanlı’da yüksek mevkilere erişenlerin, seçkinlerin çoğu tercüman, dil bilen insanlar; hele son yüzyılda devlet adamlarının çoğu çevirmen. Cumhuriyet dönemi derseniz, bürokrasinin içinde yer gök çevirmen dolu. Ama sonuçta her kültür çeviriyi, başkasından, yabancıdan gelen bir şey sayıyor. Ayrıca her iş öncelikle onları tasarlayan, gerçekleşirken başında duran kişilerle anılır: örneğin İstanbul’un Macar bir ustanın yaptığı toplar, devşirme askerler, komutanlar vb. sayesinde alındığı biliniyor, ama hepimiz İstanbul’u Osmanlı padişahı Fatih fethetti diyoruz. Ama bazen Don Quixote’nin Cervantes’in adını gölgede bırakması gibi, çevirmenler de yazarların adını gölgede bırakır.

Türkiye’de çevirmenlerin önde gelen sorunları nelerdir? Okurların ilgi göstermemesi değil, yayınevlerinin yaklaşımı nasıl?

Okurlar gerçekten ilgi gösteriyor, hatta kitap ucuz bir şey olsa, işe yaradığı anlaşılsa, düzgün anlaşmalar, işler yapan çevirmenler düzgün şekilde yaşayabilir. Ama kitap çok pahalı ve bir işe yaradığına pek inanılmıyor, kütüphaneler az, bilgi internette aranıyor, birçok meslek kitap okumayı gerektirmiyor, bir sürü büyük şehirde kitapçı bir iki tane, sahaflar silinmek üzere. Yani çevirmenin başlıca sorunu bu bence, çok ürün var, ama ürün piyasaya doğru dürüst dağılmıyor, kimse piyasanın gerçek talebini bilmiyor. Bu durumu internet kitap satış siteleri biraz kırdı son zamanlarda, ama o da yeterli değil.

Yayınevi eğer nitelikliyse, çevirmenin çıkarıyla kendi çıkarı arasında bir denge kurmaya özen gösteriyor; değilse, saçma bir kâr hesabı yapıp yabancı yazardan, aracı ajanstan, baskı-dağıtım masraflarından vb. kesemediği parayı çevirmenden kesmeye çalışıyor. Oysa ciddi bir yatırım hatası bu: çünkü kitap reklamla, lüks baskıyla bir satarsa, düzgün çeviriyle iki satar, kalıcı olur. Bu hataları kalıcı olmaya niyeti olmayan ya da ideolojik yayınevleri yapıyor genellikle. 1960’lardan günümüze uzanan bir ideolojik yayıncılık hattı hâlâ gücünü yitirmiş değil; çeviriyi araç olarak gören bu hat çevirmenliğe meslek olarak ciddi zarar veriyor bence. Bir de şöyle bir sorun var: yerli yayın dünyası, çeviri yoluyla, yabancı telif dünyasını taklit ediyor. Çoğu kez bir yazarın en az birkaç yılda yazdığı kitabı, çevirmenin iki üç ayda çevirmesini istiyorlar. Olacak iş değil.

Peki sizce çevirmenlerin sorumlulukları nedir? Bugün dil bilen herkes çeviri yapabilirim diye düşünüyor. Bu da bir kirlilik oluşturuyor…

Kirlilik bütün iş alanlarındaki gibi burada da var. Çevirmenin yazarı, kitabı, konuyu tanıması gerekir, mümkünse konunun uzmanı olması gerekir, o olmadı, mesleki sorumluluğa sahip olması gerekir. Kalabalık bir dil bilenler ve işsizler ortamında bu nadir bulunuyor. Ama dediğim gibi, bu öncelikle yayınevinin sorumluluğu – çevirmende sorun varsa, onu seçen ve yayına gönderen editörde de sorun vardır. Kitapta, yazarda da olabilir sorun, Almanya’da ilgi gören kitap burada ilgi görmeyebilir, en iyi çeviriyle, çevirmenin ismin kapağa altın harfle yazarak bassanız bile kitabı, çevirmen de kitap da görünmez. Çevirmenin bir sorumluluğu da bu tabii, yaptığı işin önemini, nasıl sunulacağını değerlendirebilmeli, yayıneviyle bunu konuşabilmeli. Ama çeviri yapabilirim diye ortaya çıkanlar kadar, yayıncılık, editörlük vb. yapabilirim diye çıkanlar da var. O yüzden çeviri kirliliği genel bir işletme yanlışları toplamı sayılabilir, her iş alanında var bu. Fakat yayıncılık alanında özeleştiri çok az, köklü olmaya niyetli, iyi fikirleri olan yayınevi sayısı az. Birçok niteliksiz çeviri örneğinde, aslında yayınevlerinin, editörlerin göz yumduğu işler sözkonusu. Yirmi otuz çeviri kitabı olup da aslında çeviri yapmamış, karalamış kişiler de var.

Çevirmenler arasında bir birlikten bahsedebilir miyiz? Biraz da içe kapanık bir topluluk sanırım…

İçe kapalı bir toplumdu, ama son yıllarda konuşkan olmaya başladık. Birçok etken var, hatta küresel etkenler var bunda. Birincisi, küreselleşme yüzünden sürekli çeviri içinde yüzüyoruz. İş, hayat, sanat birbirine çevrilen, iç içe geçen alanlar oldu. Böylece artık çevirmenler Translator gibi filmlere, kitaplara daha sık konu oluyor, Şehrazat, Muhteşem Yüzyıl gibi dizilerde görünüyorlar. Diğer yandan, iletişim teknolojisi herkes gibi çevirmenlerin de iletişimini artırdı. Türkiye’de bunun çok iyi bir sonucunu gördük: 2000’lerin ortalarında internette bir mektup grubu kuran kitap çevirmenleri, 1 Mayıs 2006 günü Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği’ni (artık Çevirmenler Birliği) kurdular. Tabii, internetteki kalabalık iletişimin hayata her zaman birebir yansıdığını söylemek zor, fakat editörlerin, yayıncıların vb. sahip olmadığı bir mesleki iletişim var, bu da önemli.

Biraz da Çeviribilim’den bahsedelim. Faaliyetleri ve amaçları nelerdir? Bundan sonra neler yapmayı düşünüyor?

Çeviribilim adlı internet dergisi de tam bu süreçte doğdu: mektup gruplarındaki iletişim çoğu kez tartışmaya dönüşüyor, fikirlerin açık seçik, kalıcı olarak dile getirilmesi güç oluyordu. O sırada çeviribilim yüksek lisansı yapıyordum ve çevirmenlerin kendi işlerinin bilimsel olarak incelenmesine yeterince önem vermediğini düşünmeye başladım. Ne zaman işlerini nesnel değerlendirme çalışması başlasa, verimsiz tartışmalar başlıyordu. Bunu kırmak, günlük çeviri olgularını incelemek, çevirinin bir inceleme alanı olduğunu vurgulamak, kültürü çeviri açısından izlemek amacıyla hayata geçti dergi. 2005’ten beri duyurular, yorumlar, haberlerle yayın yapıyor. Başladığımız sırada çeviri üzerine bir yayın yoktu, şimdi Çevirmenin Notu, Artshop Çeviri, Varlık’taki çeviri köşesi gibi çeşitli, edebi çeviri ağırlıklı yayımlar var. Çeviribilim daha genel bir çeviri perspektifine bakıyor. Şimdi ağır ağır yaratıcı ve deneysel çeviriye, incelemelere yer veren bir matbu versiyonunu hazırlıyorum.

Şu aralar çeviri dünyasında en popüler konular neler?

Öncelikle yerli-yabancı klasikler. Hem çevirisi artık günümüzde okunamayanları var, hem de yeni keşfedilenleri. Bir de sektör telif süresi dolanlara yöneliyor: örneğin bu birkaç yıl Freud yılı olabilir gibi görünüyor. Çizgiroman çevirileri biraz hareketlendi. Ben bir de Arap dünyasına, Ortadoğuya açılımın çeviri açısından bir yankısı olacak mı diye merak ediyorum. Bu alanda bir çeviri hareketliliği 1980’lerde vardı, yeniden başlıyor.

Bu Kara Güneş olayı hakkında siz neler söyleyeceksiniz? Sizce bu yalnızca bir çeviri olayı mı yoksa arkasında başka polemikler mi saklı?

Yayıncılık açısından yanlış bir şaka gibi göründü bana. Birdenbire entelektüel cihat liderleriyle dolan ortama yönelik bir şaka. Fakat bu şaka İstanbul’da eğlenceli belki, ama Türkiye için bir anlam taşımıyor: dün Işıl Özgentürk yazıyordu, interneti çevre ülkelerden ucuza kuma getirtmek için kullanan, ilkokul çocuklarını gelin veren, domuzbağı sanıklarını serbest bırakan bir ülkede yaşıyoruz. Bu karanlığı Rushdie’nin Londra kitabı dağıtmaz, daha da yoğunlaştırır. Diğer yandan sorun kültürel bağnazlıkla mücadele etmekse, genç yayınevleri bunu yayımlarıyla yapıyorlar. Bu girişim şaka bile olsa onların çabasına gösterişli bir saygısızlık bence.

Geçmişe baktığınızda Türkiye’de yaşanan başka çeviri olaylarını hatırlıyor musunuz? Örneğin Küçük Prens’teki zalim diktatör-Atatürk vardı mesela…

Evet, Küçük Prens tartışması oldu, Tolkien’in kitabı tartışıldı (eksiltme olduğu iddiasıyla), Coelho’nun kitabı tartışıldı (minarelere kule dendi diye), Perec’in kitabı tartışıldı (içine ekleme yapıldı diye), çocuk kitaplarına ya da çizgi filmlere dinsel müdahaleler yapıldığı tartışıldı, yüz temel eser listesi tartışıldı, yüz temel eserlerin çalıntı çevirileri tartışıldı, başbakanın Davos konuşmasının nasıl çevrildiği tartışıldı.. çeviri tartışmaları hiç durmuyor.

Yurtdışında var mı böyle çeviri olayları?

Irak işgali süresince çok yoğun duyuldu bu olaylar, Haaretz adlı bir kurumun Ortadoğudan yaptığı çevirilerinin taraflı olduğu konuşuldu sıkça, hatta El Cezireıyorardı,r çeviri hareketliliği yeniden gözleniyor.siyonu da yayına başladı.arka değeriyle ücret arasındadar işleyişi ortaya  televizyonu da bir bakıma Batılıların yaptığı çevirileri yeterli bulmadıkları için kurulmuş sayılır. İşgal sürecinde sürekli çevirmen ölüm haberleri duyuldu, hatta Türkiye’den de oraya paralı çevirmenlik yapmaya gidenler, örneğin Çuval Olayı’nda haber konusu oldular. İran’la ilgili haberler ve çevirileri çok konu oluyor ayrıca: bir keresinde bir çevirmen Ahmedinecad “nükleer bombamız var” dedi diye çevirdi, haber CNN’de yayınlandı, sonra yanlış çevirisi yüzünden işten çıkardılar. Bu sıralar Afganistan’la ilgili çeviri haberleri daha sık duyuluyor. Ama sanki Batıdan gelen çeviri haberleri ağırlıkla teknoloji, internet, icatlarla ilgili oluyor. Edebiyatla ilgili çeviri haberleri ödüller çevresinde gelişiyor, pek bizdeki gibi skandallar duyulmuyor. Bizde çeviri bir yaşam biçimi neredeyse, sonuçta “Made in Europe” diye bir damga bizde var, benzeri yok.

Sizce Türkiye’de gelmiş geçmiş en parlak çevirmenler, günümüzün yıldızı parlayanları vs kimler?

Ben kendi alanımda Hasan Âli Ediz’i örnek bir çevirmen olarak görüyorum. A. Kadir, İsmet Zeki Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Özgül, Yılmaz Öner, Alaeddin Şenel, Kurtuluş Dinçer.. diye uzayıp gider bu liste, ben çalışkan ve yaratıcı olabilmiş, hayatlarını  işlerine vermiş insanlara hayranlık duyuyorum. Fakat çoğunun çeviri anlayışı günümüzünkinden farklı. Şimdi daha metin merkezli bir yaklaşım var, farklı kişiliklere çok fazla izin vermiyor. Yenilerde, Handan Balkara’nın diğer işlerinin dışında, Yahudi Efendi çevirisi beni hayran bırakmıştı.

Bugüne kadar Türkiye’deki en parlak çeviri başarıları, bu konuda en dikkate değerler çalışmalar neler olmuştur? Mesela Nevzat Erkmen ve Ulysses?

Ulysses gerçekten değişik bir çalışmaydı, ama çok etki uyandırmadı. Kitabın kült olması çevirinin geride kalmasına neden oldu sanırım. Oysa çevirmen çevirisi üzerine kitap da yazdı. Bence Calvino ve Bukowski çevirileri 1990’larda çok daha büyük bir etki yaptı. Yerli edebiyatı etkilediler. Çiğdem Erkal İpek’in Yüzüklerin Efendisi ve Le Guin çevirileri de bence fantezi türünün burada yaratılmasına ciddi katkıda bulundu. Aziz Yardımlı felsefe çevirileriyle kendi ekolünü yarattı. Tuncay Birkan çevirmenlikle editörlüğü birleştirerek benzer bir etki yaratıyor. Arzu Taşçıoğlu ile Deniz Vural’ın Dune çevirileri bir kült alanı yarattı, yayıncıları tarafından kandırılmasalar bir ada satın alabilirdiler, kitap izinsiz baskılarıyla etkisini hâlâ sürdürüyor. Kayhan Yükseler, özellikle Bir Yazarın Günlüğü’yle, Dostoyevski algısını değiştiren büyük bir etki yarattı. Süha Sertabiboğlu’nun Papanın Gergedanı çevirisinin çok incelikli, lirik bir dili var. Sevin Okyay’ı hep kazancıyla andılar, ama bence Kutluhan Kutlu’yla yaptıkları Harry Potter’lar çevirinin bir başarısı.

Türkiye’de her çevirmenin hayallerini süsleyen belli başlı böyle zor hedef eserler var mıdır?

Delilik halini alan vakalar bile var: bazı kitapları saplantı haline getirebilir çevirmenler. Ama her zaman da kan uyuşması olmaz. Örneğin Puşkin’in Yevgeni Onegin’i yalınlığı yüzünden zor bir eser, iki çevirisinden biri kötü oldu, biri ona erişemedi. Thomas Pynchon, John Barth kitapları önemli zorlardandı, ama artık çok geç onlar için. Bu sıralar David Foster Wallace’ı fark ettim Siren Yayınevi sayesinde, Wallace’ın Infinite Jest’i de hayali kışkırtan kitaplardan biri kesinlikle. Fakat zor eseri çağına göre anlamak da gerekir: Gogol de, Dostoyevski de dili zor ve yenilikçi yazarlar, ama çevirileri kolay okunuyor. Her iyi iş zordur.

Biraz da sizi tanıyalım Sabri Bey. Bugüne dek çeviri dalında ne tür çalışmalarınız oldu? Hangi ödülleri aldınız? Sizce ödüller çevirmenler için iyi bir motivasyon kaynağı mı?

İngilizceden çeviri maceram Campbell’dan Jameson, Zizek, Pinker’lara uzandı; Rusçadan Yevgeni Onegin denemeleriyle başladı – benim hedef kitaplarımdan biri de o, iki kere  –, Bahtin, Lotman gibi düşünürlerden daha yayımlanmamış olan kitaplara geçti, Andrey Belıy, Yuri Oleşa, Dostoyevski, Turgenyev, Gonçarov gibi yazarlarda sesimi geliştirme şansı buldum. Çevirmenin çeviri dili dışında, eserle, yazarıyla ilişkisi, ona verdiği anlam da okur için önemli gibi geliyor bana. Sanki okurun bazen kitabı tek başına okumadığını hissetmeye ihtiyacı oluyor, o yüzden önsözler, ekler, kitabın değişik yönlerini hissettirecek dipnotlar katmaya çalışıyorum – eseri zedelemeden. Bu da bir görünme biçimi.

2010 yılı neşeli geçti benim için: Rusya’da Puşkin Enstitüsü’nün bir yarışmasında Belıy’den çevirdiğim Glossolalia’ya onur diploması verildi, bir tür teşvik ödülü. Yılın sonunda da Oblomov’u, Dünya Kitap dergisi yılın çevirilerinden biri seçti. İnsan emeğinin değer bulduğunu hissediyor. Çevirmenler için kesinlikle yeni işlere cesaret veren bir şey, ama ne yazık ki az sayıda çeviri ödülü var. Çeviri değerlendirmeleri yaygınlaşsa, o da ödülün yerini tutabilir.

Sanki biraz da bu ödüller sonrası okur da çevirmenler daha çok dikkat eder oldu. Ne dersiniz? Sadece çevirmenini takip eden, onun çevirisini yaptığı kitapları alan okurlar da var. Sizce bu bilinç artacak mı? Sizin de böyle takip ettiğiniz isimler olmuş mudur?

İnsan bir kere sevince, güvenince, o kişiyi takip ediyor. Hayatta hep böyle olmaz mı? Hiç merak etmediğimiz konuları sevdiğimiz yazar anlatınca dinleriz, çevirmende de öyle. Çok eskiden bir Latin Amerika Öyküleri Antolojisi okumuştum, orada Tomris Uyar’ın sesini bir daha unutamadım. Saki ile Fatih Özgüven aynı kişi gibi geldi bana. Mehmet Özgül Çehov öykülerinde yazarı aşıyor. Can Yücel’in Snoopy’si de çok etkiledi beni, yaşam sevinci ve bilgelik vardı çeviride. Örümcek Adam’ların 1980-90’lardaki anonim çevirmenleri de diziyi takip etmemde büyük rol oynadı. Ama yine de sorun biraz daha karmaşık: Sırf kaliteli çip kullanmışlar diye yeni bir cep telefonu almadığımız gibi, sırf çevirmeni de takip etmeyiz, yayınevi, editör, kapak hepsi bir bütün.

Ödüllerin, okur ilgilerinin dışında birde çevirmenlerin çevirmenlerle ilgilenmesi gerekiyor. Çoğu çevirmen meslektaşlarını okumuyor, bir iş yaparken bile aynı işi yapan başkalarının çalışmalarını bakmıyor. Birbirleri hakkında, hatta çeviri hakkında yazı yazmıyorlar. Bunu kırmak için yollar bulmak lazım. 2009 yılında Çevbir’de bunun için bir “Çevirmenler Sözlüğü” hazırladık, CD olarak dağıttık. Bu kitapçıkta birliğe üye çevirmenlerin eserleri, kısa bilgileri, resimleri yer alıyor. İnternetten de incelemek mümkün: issuu.com/cevbir/docs/cevirmenlersozlugu. Bu tip çalışmaların da çoğalması gerekiyor çevirmenlere ilgiyi artırmak için.
Bugüne kadar yaptığınız çeviriler içinde sizi en çok heyecanlandıran hangileri oldu? Bir çevirinin sizi heyecanlandırması için ne gibi özelliklere sahip olması gerekir? Siz tercihinizi neye göre yapıyorsunuz?

Öksüz Brooklyn kitabının çevirisi değil, ama sonrası beni çok etkiledi: kitabın editörüyle birlikte tartıştığımız her söz oyununda aşk var. Beyaz Geceler ve Oblomov kutsal kitap çevirisi gibiydi; İkiz büyük bir keşif oldu; Paralaks çok şey kattı bana, Zizek’in kendi dilini terk edip İngilizce yazmaya başlamasından büyük ders aldım. Petersburg ve Glossolalia en özgür çalışmalarımdı, başka iş yapmadan, deneye yanıla, evire çevirdim. Semenderler’i kabul eden editörüme minnettarım. Çeviride heyecan başkalarının heyecanıyla besleniyor biraz da: yayıncı heyecanlıysa, başka dillerde okuyanlar heyecanlanmışsa.. Birkaç yıldır da sanat metinleri çevirmek mutlu ediyor beni.

Sizce bir çevirmenin başarısı hangi kıstaslara göre ölçülmelidir?

Kendini gösterme tarzına, esnekliğine, risk alma cesaretine, yaptığı işler arasındaki dengeye göre. Çevirmenden kalacak olan şey isim değil, işlerdir. İslam alimlerinin Latinceye çevrilmiş olmasından kıvanç duyanlar, bu işi Yahudi çevirmenlerin yaptığını hatırlamıyor bile. Çevirmen bir tür Gezgin Yahudi olmalıdır: kitaba kötü davranırsa, sonsuza dek bu günahla yaşayacağını bilmelidir.

Daha fazla Çevirmenle Söyleşi, Güncel
Elif Tanrıyar: Çevirmenin Adı Ne?

Milliyet Kitap dergisinde yayımlanan dosyada çevirmen, çeviribilimci ve çeviri yayımlayan yayınevleriyle söyleşiler yer alıyor.

Kapat