Semih Gümüş’e Yanıt: “Çeviri Nasıl Bir Sorun?”

Posted by on Şubat 4, 2011 in Deneme, Manşet, Yorum

Milliyet Kitap 19.01.2011 tarihli sayısının dosya konusunu çeviri ve çevirmenlik sorunlarına ayırdı. Çevirmenler, çeviribilim akademisyenleri ve Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR) Yönetim Kurulu Başkanı Çağlar Tanyeri’nin de aralarında bulunduğu pek çok isim dosyayı hazırlayanlarca yöneltilen çeviriyle ilgili çeşitli sorulara yanıt verdiler. Çeviri ve çevirmen sorunlarıyla ilgilenen eleştirmenlerden biri olan Semih Gümüş de Radikal Kitap’taki 28.01.2011 tarihli “Çeviri, nasıl bir sorun?” başlıklı yazısında yukarıda sözünü ettiğimiz Milliyet Kitap dosya konusundan yola çıkarak “çeviri ve çevirmenler konusundaki” bazı görüşlerini dile getirdi. Ana akım medyada şimdiye kadar görmezden gelinmiş olan çeviri meselesine gösterilen bu ilgi doğrusu heyecan verici. Ancak Gümüş’ün yazısındaki bazı genellemeler kendisine yanıt verme gereği doğurdu.

ÇEVİRİ VE YAYINCILIK SEKTÖRÜ

Gümüş’ün yazısı yayıncılık sektörünün en önemli sorunları arasında ikinci sıraya koyduğu “çeviri sorununa” odaklanıyor. Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 50’sinin çeviri oluşunun sorunun büyüklüğüne kanıt sayılabileceğini söylüyor: “Her yıl binlerce, her ay yüzlerce kitap nasıl çevriliyor? Yayınevleri nasıl bir editörlük ve yayına hazırlık sürecinden geçirerek yayımlıyor onca çeviri kitabı?” gibi iki önemli soru sorarak yazısına devam ediyor ama bu sorulara yanıt vermeden başka bir soruyla okurun karşısına çıkıyor: “Çevirisi yapılan kitabın sahibi kim?”

Bu sorusunun ardından Dostoyevski ve Charles Dickens gibi ünlü yazarların ve eserlerinin adlarını anarak şu yanıtı veriyor “Yayıncılıktan ve editörlükten başka bir şey yapmamış birisinin bu soruya verdiği yanıt hemen her zaman aynıdır: elbette Dostoyevski ile Dickens”. Gümüş bize yayıncılık sektörümüzde kitap çevirisi ve çeviri kitap yayımlama süreciyle ilgili bilgi verecekmiş gibi gözükürken “Çevirisi yapılan kitabın sahibi kim?” sorusuyla bir mülkiyet sorununu gündeme taşıyarak önceki soruları için okur olarak beklediğimiz yanıtları öteliyor. Peki, onun sorusunu bir de biz yanıtlamaya çalışalım.

ÇEVİRİ VE ESER SAHİPLİĞİ

Bir yazar tarihin belli bir döneminde, belli bir kültürel ortamda bir metin üretir. Bu metnin üreticisi yazardır. Eserin “sahibi olmak” ifadesi ise daha çok hukuksal alana aittir. Eser sahibi yazdığı ya da çevirdiği metinle ilgili fikri mülkiyet haklarına sahip kişidir. Metnin yazıldığı ve üretildiği kültürde eser sahibi yazar, o öldükten sonra mirasçılarıdır. Aradan yasanın belirlediği süreler geçtikten sonra ise maddi ilişkilerle tanımlanan bir eser sahipliği kavramı kalmaz.  Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre çevirmenin çevirdiği metin ile hukuki ilişkisi bu terim ile tanımladığına göre, çevirmen “çevirdiği eser” ile ilgili her türlü maddi ve manevi hakka sahiptir. Bu yasal haklar doğrultusunda da yazar, yayınevi ve okur karşısında sorumluluk taşır. Dolayısıyla hak ve sorumluluk kavramlarını bir araya getiren Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kullanılan “eser sahipliği” terimi yasal bir terimdir.  Gümüş’ün yüklediği anlamlardan ve onun bu terimi çeviri kalitesiyle ve “son zamanlarda gitgide daha çok gördüğünü ileri sürdüğü “bir tür çevirmen” ile ilişkilendirmesinden bağımsız olarak değerlendirilmesi ve anlaşılması gereken bir kavramdır.

Oysa Gümüş’ün tanımlamasıyla “bir tür çevirmen” eser sahibinin yazar olmadığını ileri sürmektedir: “… yaptığı çevirinin tek bir sözcüğüne dokundurtmamaya çalışan, çünkü o metnin bütün bütüne kendisine ait olduğunu öne süren çevirmen, demek ki o metni kendisinin yazdığını sanmaktadır. Oysa yazarın yaratıcısı olduğu metni, özgün dilinden başka bir dile çevirmek, o metnin bir başka dilde, aslına sadık biçimde okunmasına aracılık etmek değil mi?”

Gümüş’ün söylediklerine yakından bakalım: “çevirisinin tek bir sözcüğüne dokundurtmak istemeyen çevirmen o metni kendisinin yazdığını sanıyor” demiş. Benim bildiğim kadarıyla her çevirmen iyi redaktör ve editörlerle çalışmak, onlardan geribildirim almak, bazı çeviri kararlarında birilerine danışmak, redaktör ve editörden gelecek her türlü makul öneriyi ve desteği almak ister. Bu çerçevede “yaptığı çevirinin tek bir sözcüğüne dokundurtmamaya çalışan bir çevirmen” olabileceğini sanmıyorum. Eğer varsa, böyle bir çevirmenin kendince haklı gerekçeleri vardır.  

Bu çerçevede “yaptığı çevirinin tek bir sözcüğüne dokundurtmamaya çalışan bir çevirmen” olabileceğini sanmıyorum. Eğer varsa, böyle bir çevirmenin kendince haklı gerekçeleri vardır.

 Dokunulmak istenen sözcükler ya da dilsel yapılar çevirmenin “kaynak metin” ile kurduğu okuma/yorumlama/aktarma ilişkisinde kendilerine özgü yerlere ve işlevlere sahiptir. Önerilen değişiklik çevirmenin metni alımlama ve aktarma sürecinde seçtiği okuma anahtarına uygun değildir. Metin üzerinde önerilen değişikliği istemeyen çevirmen, bu tutumuyla metni kendisinin yazdığını mı sanmaktadır. Gümüş’e göre öyle olmasına rağmen bence bu tür ısrarı olan bir çevirmen verdiği kararları gerekçelendirmiş ve kendi gerekçeleri konusunda ikna olmuş, başkalarını da ikna etmeye hazır bir çevirmendir. Editör farklı bir bakış açısı için farklı gerekçelerle o çevirmeni ikna edebilirse, değişiklikleri de kabul edebilecektir.

Gümüş’ün ikinci iddiasına geçişi sağlayan sorusunu anımsayalım: “Oysa yazarın yaratıcısı olduğu metni, özgün dilinden başka bir dile çevirmek, o metnin bir başka dilde, aslına sadık biçimde okunmasına aracılık etmek değil mi?” Bu sorudaki iki önemli kavram, “sadakat” ve “aracılık” Gümüş’ün çevirmeni “geleneksel sadık mesaj ileticisi” olarak görmekteki ısrarını gösteriyor. Oysa bu iki kavram çeviribilim ve yorumbilgisi alanlarında çalışanlarca uzun uzun tartışılmış, tarihsellikleri ve bu tarihsellik bağlamında geçirdikleri değişim gözler önüne serilmiştir.

ÇEVİRİ YARATICILIK GEREKTİRİR Mİ?

Gümüş, ÇEVBİR Başkanı Çağlar Tanyeri’nin Milliyet Kitap’taki dosyada söylediklerini yorumlarken Tanyeri’nin “çevirmenin değerini vermeye çalışırken, tırnak içinde kullandığı “yazar”a yaratıcı bir kutsiyet ve dokunulmazlık atfedilmesinden söz ettiğini, daha doğrusu, bundan şikâyet ettiğini” söylüyor.  Tanyeri “kutsallık haresi” ifadesiyle yeni kültürlerde ve yeni dillerde okunur kılınan yazarların çevirmenlerinin görmezden gelindiklerini, dünyaca ünlü edebiyat eserlerinin çevirisel kimliklerinin, başta çevirmenleri yok sayılarak okurlardan saklandığını, okura özgün eser okuyormuş izlenimiyle sunulduklarını vurgulamaya çalışıyor. Bir metnin bir dilden başka bir dile yazarın yazınsal kimliği, oluşturduğu anlam evreni, seçtiği dilsel yapılar, söz oyunları, göndermeleri vb. bileşenlerle aktarılması için çevirmen yaratıcılığının gerekli olduğunu söylüyor. Gümüş, Tanyeri’nin bu vurgusunu görmezden gelerek şöyle diyor:  “Ben tam anlayamadım: Bir edebiyat metninin yaratıcısı gerçekten yazar değil miydi? Asıl kutsal olan metin deniyorsa, tamam, metindir elbette, ama o metnin yazardan başka bir yaratıcısı olmadığını da belirtmek gerekiyor mu?”

Yazısının başında eser sahipliği ile yola çıkan Gümüş, şimdi de eser sahipliği ile “yaratıcılık” kavramlarını birbiriyle harmanlamaya çalışıyor. Bu harmanlamayı doğru ve geçerli kabul edersek, bir yazarı bir başka dilde “var kılan”, onu bir başka dilin sözcükleriyle, bakış açısıyla, dilsel yapılarıyla “yeniden üreten” kişiye ne denir? Nasıl tanımlanır? gibi sorular akla takılıyor. Biz bu kişiye çevirmen diyoruz. Gümüş ise ne dediğimizi iddia ediyor: yazarı silen, onu yok sayan, yeni bir metin üreticisi. Böyle bir iddia doğru olsa, her halde kitap kapağında yazarın ismi değil sadece çevirmenin ismi bulunur. 

Biz bu kişiye çevirmen diyoruz. Gümüş ise ne dediğimizi iddia ediyor: yazarı silen, onu yok sayan, yeni bir metin üreticisi. Böyle bir iddia doğru olsa, her halde kitap kapağında yazarın ismi değil sadece çevirmenin ismi bulunur.

 Edebiyat çevirisinin zorlu bir iş olduğunu kabul etmekle birlikte “çevirmene fazladan bir hak doğurmayacak bir iş olduğunu” da söylüyor Gümüş. Bu fazladan hak ile neyi kastettiğini anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca, çevirmen çeviri eser üzerinde maddi ve manevi haklara sahip olmasın mı? Bu haklarının olması gerektiği konusunda bir itiraz yoksa eğer, bir yazarın belli bir eserini çeviren kişi olarak anılmasın mı? Kitap tanıtım yazılarında adı da mı geçmesin? Online kitap satışı yapan sitelerde adı anılmasın mı?

Gümüş’e göre her çeviri yaratıcı emek istemez, bu emeği gerektiren yazarlar, metinler ve metin türleri var. Bunlar dışında çeviri Gümüş’e göre basit ve sadık bir dilsel aktarım. Buna gerçekten inanıyorsa, kendisine şunu önerelim: Yaratıcı emek istemeyen çevirileri bir yayıncı olarak Google Translation kullanarak çevirtsin. Hem daha ekonomik olur, hem de Google ona ben çevirimin bir tek kelimesine bile dokundurtmam demediği için yayıncı olarak kaprisli “bir tür çevirmen” ile uğraşmak zorunda kalmaz. 

Yaratıcı emek istemeyen çevirileri bir yayıncı olarak Google Translation kullanarak çevirtsin. Hem daha ekonomik olur, hem de Google ona ben çevirimin bir tek kelimesine bile dokundurtmam demediği için yayıncı olarak kaprisli “bir tür çevirmen” ile uğraşmak zorunda kalmaz.

ÇEVİRİNİN AMACI

Çevirmenin görünür olma isteğini ısrarla metnin yazarının yerine geçme isteği olarak yorumlayan Gümüş çevirinin “asıl amacın özgün metnin ikinci bir dilde, aslına uygun biçimde okunmasını sağlamak” olduğunu vurguluyor. Bu “ideal” ama çoğu kez gerçekleşmesi güç amacın aksini iddia edenler varmış gibi. İdeal olan diyelim ki, “özgün metnin çevrildiği dilde aslına uygun bir biçimde okunmasını sağlamak” olsun. Bu amacı yerine getirmek için çeviri amaçlı metin çözümlemesi yapmak, eserin yazıldığı dönem, eser sahibi, yayıncısı, eserin o dönemde taşıdığı işlev vb. bileşenleri çözümlemek, sonra metiniçi çözümlemeye gidip dilsel öğelerin kurdukları anlam ilişkilerini, işlevlerini metnin göndermelerini etki kuramları açısından çözümlemek gerekiyor. Yine de çevirinin bütün bu çözümlemelere rağmen kayıp ve kazanç dengesi üzerine yürüyen bir eylem olduğunu unutmamak, bu “ideal” amacı gerçekleştirmeye çalışırken, mutlaka bir takım kayıplar olabileceğini baştan öngörmek, bunları olabildiğince azaltmak ya da metnin başka yerlerinde telafi etmek gerektiğinin farkında olmak gerekiyor. Gümüş’ün ifadesiyle “Çevirime dokundurtmam” diyen çevirmen ya bu tür bir farkındalık ile belli çeviri kararları almışsa ve her kararını makul bir biçimde gerekçelendirebiliyorsa ne olacak?

Çeviri metni yazan kişi kim? sorusu ve buna verdiği yanıt ile editör’ün çeviri metinle dolaylı, özgün metinle doğrudan bir ilişki içinde kurduğunu söyleyen Gümüş, çevirmenin çevirisini özgün metni dikkate almadan yaptığını mı iddia ediyor? Asıl amaç özgün metni yansıtmaksa, editör bazı çeviri kararlarının özgün metni yansıtmadığını düşünüyorsa bunu çevirmenle konuşup kendi gerekçelerini ona sunduğunda, makul gerekçeler öne sürüyorsa çevirmenin bu değişiklikleri kabul etmemesi için hiçbir neden göremiyorum. Editör sadece sözcük düzeyinde bazı değişikliklere takılıp kaldıysa çevirmenin metnin bütünüyle kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışmıyorsa editör-çevirmen ilişkisinde ve değişiklik önerilerinde sorun olduğu söylenebilir.

KÖTÜ ÇEVİRİ/İYİ ÇEVİRİ

Buradan başka bir konuya geçen Gümüş, kötü çevirilerin göze çarptığı, iyi çevirilerden ise hiç söz edilmediği saptamasının yaygın olmasına rağmen doğru olmadığını söylüyor. Çoğu okurun iyi çeviriyle kötü çeviriyi, hatta iyi romanla kötü romanı birbirinden ayıramadığını söyleyerek okurların çoğunluğunu da küçümsemiş oluyor. Andığı çevirmenler, yazarlar ve eserler de bu konudaki seçkinci tavrını gösteriyor. Ben daha mütevazı bir okur-çevirmen buluşmasından söz etmek istiyorum. 2000’li yılların ortalarında gerçekleşen Tüyap Kitap Fuarı etkinlerinden biri sırasında Beylikdüzü’nde bir otelde çalışan yeğenim, otel müşterilerinden birinin giriş kayıtlarını yaparken ismin kendisine hiç yabancı gelmediğini fark ediyor. Stephen King kitaplarının takipçisi olduğundan, otel konuğunun bu kitapların çevirmeni olduğunu hatırlıyor ve kendisine onun çevirilerini diğerler çevirilerden çok daha kolay okuduğunu, sevdiğini ve sabırsızlıkla beklediğini söylemeden edemiyor. Çevirmen Canan Kim, bu karşılaşmadan çok etkileniyor, şaşırıyor ve utangaç bir biçimde şimdiye kadar kendisini tanıyan olmadığını söyleyerek “teşekkür ediyor”. Bu küçük hikâye bile çevirmen-okur ilişkisinin, popüler kültür-seçkin kültür ayrımı yapmadan var olduğunu ve biz fark etsek de etmesek de, okurların çevirmenlere ve kitabı aldıkları yayınevlerine dikkat ettiklerini gösteren küçük bir örnek sayılabilir. Okurları iyi ve kötü çeviriyi, iyi ve kötü romanı ayırt edememekle itham etmek her şeyi bildiğini ve herkes adına en doğrusunu söylediğini iddia eden yaygın entelektüel tutumun bir göstergesi gibi geliyor.

Gümüş yazısının sonuna doğru yazının başındaki iddiasına geri dönüyor: “Çeviri, bizde yayıncılığın en önemli ikinci sorunudur. Bunun bir nedeni çevirmen eksikliği; ikincisi çevirmenlerin büyük çoğunluğunun, özellikle edebiyat yayıncılığının gereksinimlerine uygun niteliksel karşılık verememesi; üçüncüsü de çevirmenlerin çoğunluğunun bu eksiklikleri yok sayması”.

Çevirinin yayıncılığın sorun sıralamasındaki yerini bilemem ama Gümüş’ün nitelikli çevirmen eksikliği konusundaki saptamasına katılıyorum. Yayıncıların çevirmenlere karşı tutumlarının, çeviri anlayışlarının, yeterli redaksiyon ve editör desteği sağlamayışlarının, sağlasalar bile çevirmenlere geribildirimde bulunmayışlarının çeviri kalitesinin düzelmesini engellediğinin farkında mıyız? 

Gümüş’ün nitelikli çevirmen eksikliği konusundaki saptamasına katılıyorum. Yayıncıların çevirmenlere karşı tutumlarının, çeviri anlayışlarının, yeterli redaksiyon ve editör desteği sağlamayışlarının, sağlasalar bile çevirmenlere geribildirimde bulunmayışlarının çeviri kalitesinin düzelmesini engellediğinin farkında mıyız?

ÇEVBİR kurucuları ve yöneticilerinin “yayıncıların kötü çevirilerin çoğunluğu oluşturduğu kaygısı hakkında ne düşündüğünü” merak etmiş Gümüş. ÇEVBİR’e kuruluş aşamasından beri üye olan biri olarak piyasadaki çevirilerin niteliklerinin sadece çevirmen sorumluluğunda olmadığını düşünüyoruz. Deneme çevirisi vermeden çeviri sözleşme yapan yayıncıların, yayınevinin dil ve çeviri politikası hakkında çevirmenin bilgilendirilmeyişinin, çeviri için öngörülen sürelerin kısalığının, yeterli redaktör ve editör desteğinin sağlanmayışının, “kötü” olmasına rağmen yayınevinin çevirileri yayınlamasının “çeviri kalitesini” düşürdüğü malum. 

Deneme çevirisi vermeden çeviri sözleşme yapan yayıncıların, yayınevinin dil ve çeviri politikası hakkında çevirmenin bilgilendirilmeyişinin, çeviri için öngörülen sürelerin kısalığının, yeterli redaktör ve editör desteğinin sağlanmayışının, “kötü” olmasına rağmen yayınevinin çevirileri yayınlamasının “çeviri kalitesini” düşürdüğü malum.

Gümüş’e göre “kötü çevirilerin nedeni, çevirmenlerin erek dil eksiklikleri, sözcüğü sözcüğüne yapılan tatsız çeviriler”.  Bu iki saptama Gümüş’ün okur olarak açıklık ve anlaşılırlık beklentilerini gösteriyor. “Kendi hünerlerini göstermek isteyen çevirmenin özgün metinden gitgide uzaklaştırdığı çeviriler, çevirmenin birikimini adamakıllı zorlayan serbest çeviriler” ifadesi ise Gümüş’ün kaynak metin ile kurduğu “aynılık” ve “sadakat” ilişkileri çerçevesinde “doğruluk” beklentilerine yanıt vermeyen çeviriler olsa gerek. Yayıncılar bunlardan “açık açık şikâyet etmek yerine dört duvar arasında şikâyet” ediyorlarmış. Neden bu beklentilerini çevirmenlerle paylaşmıyorlar? Neden işi verirken, nasıl bir iş çıkarılmasını istediklerini belirten bir yönerge de teslim etmiyorlar? En azından çevirmeni hangi imla kılavuzunu ve hangi Türkçe sözlüğü referans aldıkları ya da editörün kim olacağı konusunda bilgilendiremezler mi?

Eksik çevirilerle karşılaşıldığını ve bunun en zor düzeltilecek hasarlardan biri olduğunu söyleyen Gümüş, dikkatli bir editörün bu eksikliği tamamlayabileceğini, bazen bazı bölümlerin yayınevinin otosansürü ve çeviri politikaları nedeniyle atlanmış ya da çıkarılmış olabileceğini dikkate almıyor. Gümüş, “yayıncılık dünyasının kısa yoldan kazanma istediğinin bu duruma katkısına da dikkat çekerken” bu yozlaşmada en az kusurun çevirmende olduğunu görmezden geliyor. Çevirmen, yayıncısından maksimum desteği alarak metninin yayımlanacağını düşünürken bazen teslim ettiği metin, teslim ettiği haliyle hiç okunmadan yayımlanabiliyor. Bu süreçte çevirmenin sorumluluğu bence yayıncısına güvenmek/güvenmemek çerçevesinde ortaya çıkıyor. 

Çevirmenin sorumluluğu yayıncısına güvenmek/güvenmemek çerçevesinde ortaya çıkıyor

 Çevirmen sözleşmenin öngördüğü kısa sürede, hiç de içine sinmeyen bir çeviriyi teslim edip, düzeltilebileceği konusunda yayıncısına güvenebilir ya da bu güveni taşımıyorsa emin olmadığı çeviriyi öngörülen sürede teslim etmez. O zaman da sözleşmeden doğan yükümlülükleri gereği tazminat ödemek zorunda kalabilir.

Gümüş yazısını “İyi işler topluca yapılabilir, ama kötü işlerde her koyun kendi bacağından asılır. Her iki alandaki meslek örgütleri, kendi alanlarının suç örgütü değildir” diyerek bitirirken ÇEVBİR’in bir meslek örgütü olarak “kötü çevirinin” sorumluluğunu taşımadığının farkında sanırım. “İyi” ve “kötü” çeviri tartışılması gereken kavramlar aslında. Bir yandan bu iki nitelemenin değer sorunuyla ilişkisi açısından, öte yandan da bu nitelemelerin içeriklerinden ne beklediğimiz açısından tartışmamız gerekiyor. Gümüş’ün söylediklerinden anladığım kadarıyla onun için “kötü” çeviri, açık ve anlaşılır olmayan, atlamalar nedeniyle eksik olan, aslını yansıtmayan, hatta “serbest çeviri” tanımıyla aslından uzaklaşan, çevirmenin ana dil bilgisinden şüphe duyulmasını sağlayan çeviri. “İyi” çeviri ile ise neyi kastettiğini anlamadım. Çeviri konusunda bir daha yazarsa, “iyi çeviri” meselesini daha detaylı ele alacağını umarım.

(Yazıda kullanılan resim Hamdi Uğur Bilge’nin Sanatçı Portreleri albümünden alınmıştır.)
Daha fazla Deneme, Manşet, Yorum
“Nemene mahlûktur bu düşerler peşine?”

Ocak ayı çevirmen ayı oldu ve kimse yapmayınca, olup bitenlere şerh düşmek yine başa düştü: Çevirmenler neden birbirlerini okumaz ya da Ahmet Cemal neden bunalımda? Allasen nedir şu çeviri dedikleri?

Kapat