Defne Joy Foster ve Biz: Unutmayın Bizi

Posted by on Şubat 8, 2011 in Deneme, Güncel, Manşet, Yorum

Semih Gümüş’ün “Çeviri Sorunu” başlıklı yazısı ve yankıları beni çok düşündürdü. Semih Gümüş’ün söylediklerinde hak verdiğim noktalarla hak vermediğim noktaları bir araya getirerek bir tür yanıt ya da devam yazısı yazmaya hazırlandım. Bence, yıllardır çalıntı çevirilere karşı da, Yayıncılar Birliği’ne karşı da yazılar yazmakta olan Semih Gümüş’ün bu yazısındaki temel sorunu bu kez yazarının kimliğinin ve hangi noktadan baktığının belirsiz kalmasıydı: Çeviri sorunlarıyla ilgilenen kim? Hangi Semih Gümüş? Eleştirmen mi, editör mü, yayıncı mı? Yazıda hepsinin birden, bazen üst üste binen yaklaşımları vardı ve bu yazıya kattığı kadarını ondan alıyordu. Böylece yazının başlattığı sözü sürdürürken kendi edebi hünerimi de sergilemekten geri durmayacak bir yazı yazmaya hazırlandım.

Sonra Defne öldü. Defne Joy Foster öldü.

Hemen her gün madenciler ölüyordu, gencecik askerler ölüyordu, toplu mezarlar açılıyordu, karakollarda, kazalarda, mitinglerde rahimdeki cenine kadar sayısız canlı ölüyordu. Ama uzun zamandır beni bu kadar duygulandıran demeyeyim, kara kara düşündüren bir ölümle karşılaşmadım.

Neden kara kara düşünüyorum diye düşündüm.

Defne’yi ona Defne diyebilecek kadar seviyordum: madenciler ya da askerler gibi görünmez değildi, ekranda görünüyordu ve benim görünce oturup izlediğim sanatçılardandı. Basit bir yarışmayı büyük bir dil ustalığı ve sevimlilikle şenlikli bir gösteriye dönüştürüyordu. Aynı işi yapanlar arasında dikkat çekiciydi.

Defne’yi ona Defne diyebilecek kadar seviyordum: madenciler ya da askerler gibi görünmez değildi, ekranda görünüyordu ve benim görünce oturup izlediğim sanatçılardandı. Basit bir yarışmayı büyük bir dil ustalığı ve sevimlilikle şenlikli bir gösteriye dönüştürüyordu. Aynı işi yapanlar arasında dikkat çekiciydi.

Bir ekran modeli değildi: Türkçeyi düzgün konuştuğu için bozuk siyahi şivesiyle eğlendirme, futbolcular gibi reklamlara çıkma olanağına sahip değildi, güzeldi ama yapma sarışın olma olanağına bile sahip değildi, dekoltesi yoktu ve olsa bile rekabet fırsatı azdı. Kısacası, melezliğiyle bile sıradandı. Tek bir sıradışı özelliği vardı, neşeyle dışavurduğu, insanca ve samimi bir yaşama sevinci.

Birkaç gün düşündükten, sayısız yorumu ve haberi okuduktan sonra bunu anladım: Defne’yle ortadan kaybolan şey bu yaşama sevinciydi.

Ve şunu düşündüm: Defne’nin ölümü, Semih Gümüş’ün sorduğu soruya, çevirinin – aslında ülkedeki bütün kültür sürecinin – sorunlarından kimin sorumlu olduğu sorusuna, bir yanıt veriyor.

Defne Nasıl Öldü?

Benim haber metinlerinden çıkarabildiğim şu: Defne, üç yıl kadar önce bir çekim sırasında görüntü yönetmeni İlker’e aşık oldu. Birbirlerini sevdiler, İstanbul’dan uzağa, Assos’a gidip orada birlikte bir otel işletmeye başladılar. Evlendiler, bir çocukları oldu. Çocuğu büyütmek hayatlarını değiştirdi, belki otel yürümediği için, yeniden İstanbul’a dönmeyi düşündüler. Belki Acun Medya’dan bu sırada bir teklif geldi, belki Defne onları buldu. Her koşulda, Acun Medya’nın dans yarışmasında yer aldı. Bu yorucu çalışmayı haftalarca yürüttü, sondan üç ya da dördüncü haftada elendi. Acun Medya’nın bir sonraki girişimine, Survivor yarışmasının yeni sezonuna katılmak için teklif almıştı, oğluyla birlikte buna katılmayı düşünüyordu.

Bir akşam kocası ve o, Beyoğlu’na gittiler: kocası bir iş görüşmesine gitti, Defne arkadaşlarıyla vakit geçirmeye. Arkadaşlarının yanında Taraf gazetesinin yazı işleri müdürü Kerem Altan’la tanıştı. Gece 22:00’den sonra bir vakit. Oradan dört beş kişi çıktılar. Kocası hâlâ iş toplantısındaydı. Gece 01:00’den sonra bir vakit. Anadolu yakasına geçtiler arabayla, diğer arkadaşlar gidecekleri yerlerde indi arabadan.

Sonra sabahleyin Defne’nin öldüğü haberi geldi: önce bir arkadaşının evinde diye yazdılar, sonra gece tanıştığı bir arkadaşının evinde diye, sonra Kerem Altan’ın evinde diye. Topluluğun bardan çıkarkenki video kayıt ve görüntüleri çıkarıldı ortaya, Altan’ın polikliniklerin önündeki görüntüleri çıkarıldı, polise verdiği ifadesi yayınlandı sonra.

Gazete köşeleriyle, internet sayfalarıyla bütün medya yazılar ve yayınlarla dolup taşarken en önemlisi şunlar oldu: Kerem Altan’ın babası Ahmet Altan, baba oğul çalıştıkları Taraf gazetesinde 3 Şubat günü bir yazı yazdı ve Defne’nin astımdan öldüğünü söyledi. Kerem Altan’ın amcası Hıncal Uluç, Sabah gazetesinde 4 Şubat günü bir yazı yazdı ve Kerem Altan’ın “Vallahi daha o gece tanıştık. İkimizin de kafası iyiydi. Gittik işte” dediğini aktararak Defne’nin bir gecelik ilişki için oğlunu ve kocasını mahvettiğini söyledi. Kerem Altan’ın kardeşi Sanem Altan Vatan gazetesinde 5 Şubat günü bir yazı yazdı ve kardeşinin o gece ölüm sırasında kendisini korkuyla aradığını anlattı. Kerem Altan’ın amcası Mehmet Altan Star gazetesindeki köşesinde ve dedesi Çetin Altan Milliyet gazetesindeki köşesinde bu konuda – göründüğü kadarıyla – bir şey yazmadılar.

Buna karşılık, Defne’nin akrabaları ve arkadaşları söylenenlere inanmadıklarını ve kesin otopsi raporunu beklediklerini bölük pörçük muhabir haberlerinde söylediler.

Kamuoyu şu anda doğruyu (başka deyişle hakikati) Altan versiyonuyla biliyor, tanıyor, konuşuyor. Kırık dökük sesler arka planda.

Defne ve Biz

Bu uzun özetin söylemek istediği tek bir şey var: Defne ile biz çevirmenler aynı konumdayız.

Tıpkı Defne gibi yazarlar kadar çekici değiliz medya ve hayat için, ama tıpkı onun gibi – ister hayatın zorlamasıyla, ister yaratılışımız nedeniyle – medyada ve hayatta çevirmen olarak var olmak zorundayız.

Ve tıpkı Defne gibi, bir gece, bir gündüz, herhangi bir yerde, tıpkı onun bir gazetenin yazı işleri müdürüyle tanışması gibi, bir yayıncıyla tanışıyoruz; ve tıpkı onun ona güvenerek onunla birlikte yola çıkması gibi, yayıncıya güvenerek bir kitap için sözleşme yapıyoruz. Bazen bu tanışmalar uzun yıllar sürüyor, bazen ertesi gün sona eriyor.

Kitap piyasaya çıktığında bu sözleşmeyi kimse bilmiyor, kitabın çevirisinin yayınevine teslimiyle yayımlanması arasında olan bitenleri kimse bilmiyor – tıpkı Defne’nin arkadaş topluluğu arabadan indikten sonra olanları kimsenin bilmemesi gibi.

Ve tıpkı Defne gibi, bir gece, bir gündüz, herhangi bir yerde, tıpkı onun bir gazetenin yazı işleri müdürüyle tanışması gibi, bir yayıncıyla tanışıyoruz; ve tıpkı onun ona güvenerek onunla birlikte yola çıkması gibi, yayıncıya güvenerek bir kitap için sözleşme yapıyoruz. Bazen bu tanışmalar uzun yıllar sürüyor, bazen ertesi gün sona eriyor.

Kitap piyasaya çıktığında bu sözleşmeyi kimse bilmiyor, kitabın çevirisinin yayınevine teslimiyle yayımlanması arasında olan bitenleri kimse bilmiyor – tıpkı Defne’nin arkadaş topluluğu arabadan indikten sonra olanları kimsenin bilmemesi gibi.

Yayıncının ya da medyanın gücüne – tıpkı Defne’nin ailesi gibi – biz de sahip değiliz.

Dolayısıyla, eğer çeviri bir sorunsa ve bunda çevirmenin ya da onun meslek birliklerinin bir sorumluluğu varsa, bununla ilgili soruyu – tıpkı Defne’nin ölümündeki kendi sorumluluğu sorusu gibi – yanıtlayabilmek için, çevirmene söz hakkı ve söz gücü vermek gerekiyor. Çevirmeni – yazarın olmadığı yerde sahip olduğumuz tek ve gerçek varlığı – yazarla eşit saymak gerekiyor. Biz bugünkü Türkiye’de ve bu medyada böyle bir söz hakkı ve gücüne sahip değiliz: “o gece yaşananları,” yani ne çevirmen olarak çalışma koşullarımızı, ne de yaptığımız işin yayımlanma sürecini duyuramıyoruz, değerlendiremiyoruz.

Tıpkı Defne gibi, tıpkı tüpgazla çay yapıp öldükleri söylenen madenciler gibi, tıpkı sokaklarda tekmelenen işçiler gibi – sesimizi kamuoyuna duyuramıyoruz.

Bizim yerimize bu işi medyanın yapmasını bekliyoruz ve medya, yerli yazara bile hak ettiği değeri vermeyen medya, bu işi yapmıyor: tanıtımlarda çevirmeni anmıyor, yapılan çeviri işini değerlendirmiyor, çevirmenin başarılarından çok başarısızlıklarını avlamaya çalışıyor. En önemlisi, onun emeğinin değerini savunmuyor.

Söz hakkı ve söz gücü istiyoruz. Çevirdiğimiz eserin yaratıcısı sayılmayı değil, onun bir temsili, temsilcisi olduğumuz için, emek hakkı sahibi olduğumuz için yazarla eşit söz hakkına ve gücüne sahip olmak istiyoruz.

Çünkü bugünkü Türkiye kültürünü biz yaratıyoruz: Acun Medya’nın kullanma haklarını devraldığı program formatının çevirilerinde de, televizyonun yayın yapmasını sağlayan filmlerdeki konuşmaların çevirilerinde de, kitap sektörünün metrolara ilanlar vermesini sağlayan çoksatar kitapların çevirilerinde de, büyük klasiklerin yeni çevirilerinde de – hep biz varız.

Hatta bu ülkede çokuluslu şirketlerin gelip sattığı malların kullanım kılavuzlarında da, taşeronlara açtırdıkları madenlerin, otellerin, limanların çalışma ve güvenlik yönetmeliklerinde, ortaklık anlaşmalarında da, halka kulak asmadan açacakları nükleer reaktör sözleşmelerinde de hep çeviri var, biz varız.

Zizek’in Mısır’la ilgili yorumlarını biz duyuruyoruz, Marx’ın, Engels’in, Ali Şeriati’nin, Seyyid Kutub’un bugün kötü ve yanlış çeviriler diye bir kenara attığınız, fakat zamanında büyük bir gençlik coşkusuyla sokağa çıkmanızı sağlayan çevirilerini biz yaptık. Kuran’ı biz dilimize taşıdık, Dede Korkut’u da, Gazali’yi de, Nedim’i de, Mevlana’yı da bizden okuyorsunuz. Kutadgu Bilig için de, Orhun Kitabeleri için de biz çalıştık. Evdeki bebeğinizin odasındaki havanın kuruluğunu alan nemlendirici cihazın kullanım kılavuzu da, kapınızın önündeki arabanın yol bulma cihazının sözleri de bizim emeğimizi taşıyor.

Ve aslında varlık olarak da hepimiz Defne gibi meleziz. Kimimizin annesi tıpkı onunki gibi bir yabancıyı sevip evlenmiş, kimimizin ailesi ülkedeki yabancı dil çılgınlığını görüp bir Anadolu Lisesine göndermiş çocuğunu ve büyük çoğunluğumuz dil ve edebiyat bölümlerinden mezun olmuş.. Hepimiz toplumun değişik yönlerinin birer aynasıyız, hem kendimiz hem başkasıyız..

Ama bir suç örgütü olabilecek kadar organize değiliz. Örgütlü olan medya ve şirketleri.

Semih Gümüş haklı dolayısıyla: Meslek birlikleri kendi alanlarının suç örgütleri değildir, çevirmenlerin meslek birliği olan Çevbir de öyle. Daha emekleme aşamasında olan, yürümeye başlamamış olan, nasıl yetiştirilirse öyle büyüyecek olan Çevirmenler Birliği bir suç örgütü değildir, kamuoyunu yönlendirmek için medyayı kullanacak bir güce de sahip değildir ve işte tam da bu yüzden bugün toplu tavır almak, eyleme geçmek zorundadır.

“O gece neler olduğunu” kendi diliyle anlatabilmek için.

Gerekirse hayalet olarak bile musallat olarak.

Daha fazla Deneme, Güncel, Manşet, Yorum
Semih Gümüş’e Yanıt: “Çeviri Nasıl Bir Sorun?”

“Yaptığı çevirinin tek bir sözcüğüne dokundurtmamaya çalışan bir çevirmen” varsa, böyle bir çevirmenin kendince haklı gerekçeleri vardır.

Kapat