Sorumluluk, Görünürlük ve Etik

Posted by on Aralık 21, 2006 in Deneme, Kuram

8 Aralık 2006 günü, İstanbul Üniversitesi, Çeviri Etiği sempozyumunda sunulan bildiri.

“Çevirmen 301. Madde’den Yargılanmalı mı? Yargılanmamalı mı? Çevirmen Sorum(suz)(lu)luğunun Açılım ve Sınırları.”

Öncelikle bildirimin genel çerçevesi ve amaçları bakımından düşüncenin ifade edilmesi, dile gelmesi özgürlüğü bağlamında değerlendirileceği temennisinde bulunmak isterim. Hepimizin bildiği ve aklı başında, demokrasiden yana, aydın her birey gibi düşüncenin kamusal alanda ifade edilmesi, yani sözlü ya da yazılı olarak dile gelmesinden taraf olduğumuz ön kabulüyle, çeviri-etik ilişkisi ve çevirmenlik etiği üst çerçevesinde, 301. madde sorunsalı açısından ve çeviri bağlamında etikten ne anlıyoruz, çevirmenin sorumluluğu ve rolü etik penceresinden bakınca nasıl görünüyor gibi sorulara yanıt aramaya çalışacağım. Kendi bireysel etik anlayışımın bir gereği olarak düşüncenin özgürce ifade edilebilmesinin doğru ve haklı olduğu ve haklılığının savunulabilir olduğu ön kabulüyle söze başlamak istiyorum.

301. maddenin çevirmenlerin ve çevirmen meslek örgütleri ve derneklerinin gündemine girme ve alımlanma süreci, meslek olarak tanınma ve örgütlenme girişimlerinin hız ve ivme kazandığı günlere denk geliyor. Tam da bu nedenle yasa karşısında en azından söylem düzeyindeki duruşun, örgütlenme ve tanınma girişimi ile evrensel etik ve çeviri etiğine çağdaş yaklaşımlar açısından bakıldığında, kendi içinde çelişkiler barındırdığı yönünde bir izlenim uyandırdığını belirtmek isterim.

Öncelikle bu söylem karmaşasının nasıl ortaya çıktığına bakalım. 01/10/2006 tarihli “Çevirmeni Yargılama” (vurgu iki yönlü okunabilir) başlıklı haber yazısından alıntı: “Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği (ÇEVBİR), çevirmenlerin çevirdikleri kitaplardan dolayı yargılanmaması için kampanya başlattı. 30 Eylül Dünya Çevirmenler Günü dolayısıyla basın toplantısı yapan 30 Eylül Dünya Çevirmenler Günü dolayısıyla basın toplantısı yapan ÇEVBİR Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Birkan, “Çevirmen kendisine ait bir düşünceyi ifade etmez, yazarın söylediklerine bağlı kalır. Bu nedenle yargılanmamalıdır. ÇEVBİR olarak, işleme veya özgün tüm eser sahiplerinin ifade özgürlüklerinin sınırlanmasına karşıyız” dedi”.

Elbette açıklamanın ikinci bölümü itirazsız kabul edilebilir; ” işleme veya özgün tüm eser sahiplerinin ifade özgürlüklerinin sınırlanmasına karşıyız”. Ancak açıklamanın ilk cümlesi ikincisi ile bağdaşmaz bir karşıtlık içermektedir: “Çevirmen kendisine ait bir düşünceyi ifade etmez, yazarın söylediklerine bağlı kalır. Bu nedenle yargılanmamalıdır”. 301. Madde etrafında gelişen düşüncenin ifadesi özgürlüğü tartışmaları çerçevesinde gazete ve dergilerde görüş bildiren kişi ve kurumların, çeviri olgusuna ve çevirmen kimliğine dair tarihsel ve konjonktürel, yaygın ve baskın bakış açılarının dışında -en azından söylem düzleminde- açılımlar getiremediğini görmekteyiz. Yukarıda değiştirmeksizin alıntıladığımız gazete haberinde olduğu gibi. Çeviri araştırmacısının aklına şu sorular takılabilir: Çevirmenin masumiyeti, yazarın mülkiyeti ile ne gibi bir bağdaşıklık ilişkisi içeriyor? Çevirmen mülkiyetsiz ve sorumsuz mudur? Şeffaf bir aracı ve etkisiz eleman mıdır? Ortaya çıkardığı metin üzerindeki hakları, dolayısıyla sorumlulukları nelerdir? Düşüncenin ifadesine kattığı- katkı sağladığı noktalar nelerdir? Kültür taşıyıcısı, kültür oluşturucusu, dolayısıyla düşüncenin ifadesinin aracısı, düşünce dünyasını zenginleştirici olarak olarak kamusal alan içindeki yeri ne(rede)dir? Çevirmen şu ya da bu nedenle mahkum edilen ya da mahkum edilmesi olası – aykırı, marjinal bir düşünceyi çevirmekte özgür – dolayısıyla sorumlu(mu)dur? 301. Madde’nin kaldırılmasına yönelik bütünlüklü bir duruş ve çabanın bir parçası olmak yerine şeffaflaşmayı, buharlaşmayı seçmek etik midir? vb. içinde özgürlük-sorumluluk, yazar- çevirmen, şeffaflık-görünürlük ikili karşıtlıklarını doğrudan, mutlak ve tek anlam, özgünün üstünlüğü, özgüne sadakat, tıpatıp eşdeğerlik (özgünün kopyası olarak çeviri) nosyonlarını – ki herbiri tarih kadar, çeviri kadar eski- dolaylı olarak içeren sorulardır bunlar.

Bu noktada çevirmeni yargılamayın talebinin “yazar yazdığından fikren sorumludur, çevirmen sorumlu değildir” gibi steril bir ayrıma işaret etmesi bakımından bazı incelikleri gözden kaçırıyor olması sorunsalını ortaya çıkardığı düşünülebilir. Yargılanmama talebini evrensel etiğin sınırları dışına çekilme tehlikesi ile karşı karşıya getirebilir. Bu söylemden tam da yasanın düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan bakış açısına denk düşen bir anlam dahi çıkarsanabilir. Şöyle ki, yazar söylediğinden ve yazdığından sorumludur. Dolayısıyla yargılanabilir. Çevirmen ise nötr aktarıcı olma konumundan dolayı sorumlu değildir ve yargılanmamalıdır.

Ancak bu itiraz noktasından elbette şu sonuç da çıkarılmamalıdır. “Egemen, iktidarda olan ve dolayısı ile iktidarın oluşturduğu yasalar çerçevesinde suç sayılan her(hangi) bir düşüncenin sözlü ve yazılı paylaşımı kısıtlanmalıdır. Çevirmen de sorumludur ve yaptığının sonucuna katlanmalıdır”. Çevirmenin yazarla, özgün metin ve çeviri metinle ilgili sorumluluklarını, çağdaş çeviribilim kuramları ve etiğe farklı yaklaşımlar düzleminde dile getirilen farklı bakış açıları yönünden tartışacağım, ancak öncelikle şunu belirtmek isterim; düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına ve cezalandırılmasına, bu yolla düşüncenin gelişimi ve paylaşımının engellenmesine, sansüre ve otosansüre evrensel etik karşı duruş ve karşı çaba, yazarı, çevirmeni, yayıncıyı, editörü ve toplumun diğer bireylerini kapsar ve bağlar. Bu düzlemde varılacak sonuç şudur: “Yazar da, çevirmen de, yayıncı da, editör de düşünce ve ifade özgürlüğünden, düşüncenin sözlü ve yazılı dağıtımı, gelişimi ve paylaşımından dolayı yargılanmamalıdır”.

Çevirmenler, çeviri araştırmacıları ve çeviribilim akademisyenlerini ilgilendiren yönüne gelecek olursak; çeviri-etik ilişkisi ve çevirmenlik etiği üst çerçevesinde, 301. madde sorunsalı açısından ve çeviri bağlamında etikten ne anlıyoruz, çevirmenin sorumluluğu ve rolü etik penceresinden bakınca nasıl görünüyor sorularına verilen çeşitli yanıtları inceleyerek tutarlı ve çağdaş bir tutuma varabiliriz. Bunu bize öğretilen, genellikle doğruluğunu ya da hayatla bağını çok da sorgulamadan kabul ettiğimiz kurallar, normlar ve bakış açılarını biraz da tersten okumaya çalışarak, yapılarını çözümleyip, söküp, yeni yapılar oluşturmaya çalışarak yapabiliriz. Bir kez daha çevirmenin fikren karşı olduğu metinleri de belli bir amaç ve işlev dahilinde çevirebileceği, özellikle karşıt- örneğin ırkçı, ya da şiddet yanlısı metinleri- güçlerin maskesini düşürmek amacıyla ya da istihbarat servislerine yapılan çevirilerin farklı bir yerde durduğunu belirtmek isterim. Etik açısından sorunsallaştırabileceğimiz nokta ise uzman, bilinçli ve donanımlı çevirmenin fikren katıldığı, çeviri yaptığı ortamın baskın ya da genel geçer kabul gören norm ve kuralları dışında ve erek kültürde, toplumda alımlanma sürecinde, kalıplaşmış düşünceleri değiştirmeye, geliştirmeye, en azından sarsmaya hizmet edeceğini bilerek ve görerek yaptığı- iletişim uzmanı ki her iki kültüre ve dile hakim çevirmen tanımımız bunu gerektirir- giriştiği bir çeviride “ben çevirmenim, yazılanlar yazarı bağlar” türünden bir savunmadır. Bu noktada etik tutum, çevirmenin yaptığı işle özgün metinle ya da yazarla ilişkisinden çok, belli üst değerlerle ve tutarlılıkla hareket edip etmediğinde sorunsallaşıyor gibi görünüyor. Sorumluluk ama neye karşı, kaynak metne mi, yazara mı, erek kültürün ahlaki ve hukuksal değerlerine mi yoksa evrensel açıdan iyi, doğru ve tutarlı olana mı, bir birey olarak her daim savunabilip, gerekçelendirebileceği kendi kararları ve seçimlerine yani hayatta duruşuna, toplumsal tutumuna mı?

Yazar Elif Şafak’ın İngilizce olarak kaleme aldığı “Father and the Bastard” adlı romanının Türkçe’ye çevirisi “Baba ve Piç” kitabında TCK. nun 301. maddesine istinaden ‘Türklüğü aşağıladığı’ gerekçesiyle hakkında üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Yazar Türkiye’de olduğu için yayıncı Semih Sökmen ve çevirmen Aslı Biçen hakkında ise ‘kovuşturmaya yer olmadığı’na karar verildi. Yazar, Türk, halen hayatta ve Türkiye’de ikamet ediyor olmasaydı yayıncı ve çevirmen yargılanacaktı.

BABA VE PİÇ DAVA DOSYASINDAN

Semih Sökmen’in ifadesi, 31. 05. 2006

(…)

 Bu kitap bir edebiyat eseridir, tür olarak bir romandır. Şikâyetin 1. başlığındaki alıntılar, roman kişilerinin, yani roman kahramanlarının ağzındandır. Yazarın eserine gerçekçi bir nitelik verebilmesi için gerçek hayattaki gibi konuşturduğu karakterlerin sözleridir. Malum olduğu üzere, roman gibi edebiyat eserleri kurgulama, hayal etme ürünüdürler. Dolayısıyla bir romanda sadece iyi ve bizim istediğimiz gibi karakterler yoktur, aynı zamanda suçlular, kötüler, bizim gibi düşünmeyenler, vs. hayal ürünü kişiler de vardır. Bir romana böyle karakterlerin dahil edilmiş olması, yazarın bu yolla suç işlediğini göstermez. Eğer gösterseydi, kitapların büyük bir çoğunluğu yayınlanamaz nitelikte olurdu.

Bir edebiyat eserinden yapılan bu tür münferit, rasgele alıntılar, yazarın romanıyla anlatmaya çalıştığı temel ve asli görüşlerine ve niyetine bu kadar kaba akıl yürütmelerle delil teşkil edemez. Nitekim şikâyette bulunanlar, yazarın saiklerini, niyet ve temennilerini de anlayabilmiş değildirler. Yazar tam tersine insan toplulukları arasında diyaloğu, çatışmasız, barışçı, kin gütmeyen bir anlayışı benimsemektedir ve romanında da bunu yansıtmaktadır.

 Kitap bir inceleme araştırma eseri değildir. Dolayısıyla kitabın gayesi zaten tarihsel olarak “Ermeni meselesi” diye bilinen konuyla ilişkili olarak bir yargıda bulunmak da değildir. Kaldı ki olumlu bir gelişme olarak, son iki yılda ülkemizde farklı görüşler taşıyan, bu konuyla doğrudan ilgili muhtelif araştırma ve tarih eseri de yayınlanmıştır. Geçmişte neyin olup neyin olmadığı, ya da neyin nasıl olduğu hakkında iddia, görüş, inanç ya da kanaat belirtmek, yasalarımıza göre suç değildir. Tam tersine, bireylerin düşünce ve bu düşüncelerini ifade etme hürriyeti başta anayasa olmak üzere yasalarla güvence altına alınmıştır.

Kitabımızın bu şikâyet temelinde dava konusu yapılmamasını rica ederim.

Elif Şafak’ın ifadesi, 06. 06. 2006

Metis Yayınları tarafından ilk basımı 2006 yılı Mart ayında yapılan “Baba ve Piç” adlı romanı ben yazdım.

 Savcılığınız tarafından yürütülen soruşturmanın içeriğini biliyorum. Türklüğü aşağıladığım iddiası ile hakkımda yapılan şikâyeti reddediyorum.

Kitabın kapağında da yazılı olduğu gibi, bu kitap bir romandır. Bu romanın belli bölümleri alınarak, bütünlüğü bozularak ve bazı cümleleri yorumlanarak yapılan suçlamaların hukuki olmadığı görüşündeyim.

Roman, bir bütün olarak değerlendirilmelidir. “Baba ve Piç” adlı kitabım bir edebiyat eseridir ve tamamen kurgusaldır. Anlatılan hikâye tamamen hayal gücümün ürünüdür. Kitapta iyi ve kötü yanlarıyla anlatılan onlarca karakter mevcuttur. Bu kadar çok karakterden bir ya da birkaçının laflarını cımbızlamak eserin bütünü hakkında yanlış bir fikir verdirtir. Nitekim, kitabımda, cımbızlanan bu tür lafların tam aksini söyleyen karakterler de bulunmaktadır. Bir romanda bir katilin, bir cinayetin anlatılması yazarın da katil olduğunu, ya da cinayeti haklı gördüğünü, ya da karakterin eylemlerini ve düşüncelerini birebir paylaştığı anlamına gelmez. Bu nedenle şikayetçilerin başvuruları haksız ve yasaya aykırıdır. Aksi takdirde, örneğin, dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olan “Suç ve Ceza” adlı romanın yayınevi sahibi, çevireni, ya da yazarı hakkında da verilecek bir şikayet dilekçesinin işleme konması gerekir. Ne hayat ne de hukuk böyle bir saçmalığı kabul etmez. Bu soruşturma nedeniyle herkes tarafından bilinen bu gerçekleri, bir edebiyatçı olarak, “Baba ve Piç” adlı romanın yazarı olarak açıklamak zorunda kalmaktan utanç duyuyorum.

Benim bu kitabı yazmaktaki amacım, Türklüğü aşağılamak değil, tam tersine Türkler ve Ermeniler arasında insancıl ve barışçıl ortamın yaratılmasına katkıda bulunmaktır. Kitabın verdiği mesaj budur. Kastım da budur. Bu kitaba başka anlamlar yüklenmemelidir. Bu tür objektif iyi niyet kurallarına aykırı yaklaşımlar toplumda gerginliğe yol açar. Amacım gerginliğe yol açmak değildir. Tam aksine toplumda barışçıl bir ortam sağlamaktır.

Bu nedenle, bu suçlamadan dolayı herhangi bir ceza davası açılması Türkiye’deki demokrasinin gelişmesine katkı yapmaz. Aksine hem yurt içinde hem uluslararası kamuoyunun gözünde soru işaretleri yaratır ve yazılmış romanların bile ceza davasına konu olduğu bir ülke imajı Türkiye demokrasisini zedeler.

Hakkımda takipsizlik kararı verilmesini talep ediyorum

Elif Şafak

Metis Basın Bülteni, 07. 06. 2006.

Beyoğlu Savcılığı, şikâyet üzerine Elif Şafak’ın son romanı Baba ve Piç için soruşturma açtı. TCK 301/1, “Türklüğü aşağılamak” suç iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında Elif Şafak ve kitabın yayıncısı Metis Yayınları yönetmeni Semih Sökmen Beyoğlu Savcılığına ifade verdiler. Yazar ve yayıncı ifadelerinde, “kitabın bir edebiyat eseri olduğunu, roman karakterlerinin ağzından alıntılar yaparak bir roman yazarının suçlanamayacağını, şikayetin haksız olduğunu, şikayetin tam aksine kitabın insanlar arasında barışçı bir kültürün gelişmesine katkı amacını taşıdığını, kitapların dava konusu olmasının hem ülkedeki demokratik gelişmelere, kültür ve düşünce hayatına sekte vurarak, hem uluslararası kamuoyu nezdinde, Türkiye’nin çıkarlarına ciddi zararlar verdiğini,” söylediler, kitabın dava konusu yapılmamasını talep ettiler. Şikayetin, Kemal Kerinçci adlı şahıs tarafından yapıldığı öğrenildi. Savcılık, bu ay içinde soruşturmasını tamamlayarak, dava açıp açmamaya karar verecek.

Baba ve Piç, yayınlandığı 8 Mart’tan bu yana çok-satan kitaplar listelerinde yer alıyor; orijinali İngilizce yazılmış olan kitap, dünyanın öndegelen yayınevlerinden Viking/Penguin’in yayın programında.

 

Beyoğlu C. Başsavcılığı. İddianame, 24. 07. 2006

(…)

Soruşturma evrakı incelendi;

Şüpheli Elif Şafak’ın, merkezi Beyoğlu ilçesinde bulunan Metis Yayınları tarafından Mart-Nisan 2006 tarihlerinde yayımlanan BABA VE PİÇ isimli kitabında “..Bütün akrabalarını 1915’te kasap Türklerin ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir sülalenin torunuyum (Sayfa 63)… Sen kalk gel Ortaasya’dan, dal dosdoğru Anadolu’nun bağrına, sonra bir bakmışsın her yerdeler! Orada yerleşik olan milyonlarca Ermeniye ne oldu peki? Asimile edildiler! Eridiler! Yetim bırakıldılar! Sürüldüler. Mal mülklerinden oldular! (Sayfa 65)… Sıradan Türklerle ne konuşacaksın eğitim görmüşleri bile ya Milliyetçi ya cahil (Sayfa 130)… Ayaşta sağ kalan olmamış Çankırı’ya götürülenler de peyder pey öldürülmüşler… Sopalarla, balta saplarıyla dövülmüşler. Bazıları açlıktan ölmüş bazıları da öldürülmüş (Sayfa 170-171)… Türkler de 1915’te bunları Ermenilere yapanlar (Sayfa 172)… 1909 Adana katliamlarından ya da 1915 tehcirinden… bunlar sana bir şey hatırlattı mı? Ermeni soykırımı diye bir şey duymadın mı hiç? (185-186)… Toprağımızdan kovulduk, eşyalarımızdan olduk, hayvan muamelesi gördük, koyun gibi kesildik. Doğru düzgün haysiyetli bir ölüm bile esirgendi bizden. (Sayfa 192)… Erkek bırakmıyorlar ortada. Silah arama bahanesiyle Ermenilerin evlerine girip sonra da yağmalıyorlar” şeklindeki sözlere yer vererek Türklüğü aşağıladığı değerlendirilmekle;

Mevcut delillerin Mahkemece takdiri maksadıyla, bu kamu davasının açılması yoluna gidilmiş olup, sonuçta şüpheli Elif Sağlık’ın yargılanmasının yapılarak, eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nun 301/1 maddesi gereğince cezalandırılmasına karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur.

MUSTAFA EROL – 28205

BEYOĞLU CUMHURİYET SAVCISI

Not: Diğer şüpheliler hakkında Ek Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi.


(Vurgular bana ait, http//www.metiskitap.com)

Yazar Elif Şafak’ın hakkındaki suçlamalara hukuksal zeminin argümanlarını kullanarak, kurmaca metnin dış dünya ile direk ilişkisi bulunmaması, amaçları bakımından barışçıl ve bütünleştirici, birleştirici olması bağlamında savunmasını verdiğini görüyoruz. Davanın beraat kararıyla sonuçlandığını biliyoruz. Fuat Keyman’ın davanın sonucunu değerlendiren yazısındaki temennilere katılmamak mümkün değil: ” Aslında, 301. maddeyle bugüne kadar mahkemeye çıkarılanlar gibi Elif Şafak davası da, hukuk ve demokratikleşme alanında Türkiye’nin değişim ve dönüşüm tercihini yaptığı anlardan birisi. Retorikte güçlü gerçeklikte zayıf bir devlet mi istiyoruz, yoksa demokratik, etkin, adaletli iyi toplum yönetimi mi? Elif Şafak davasında verilen beraat kararı bu soruyu değiştirmiyor. 301. maddeyi 2000’li yıllarda kavşak noktasında olan Türkiye için bir tercih yapma zorunluluğu olarak okumalıyız. Elif Şafak’a Türkiye’ye katkılarından dolayı teşekkür etmeyi unutmayalım.” (Radikal-çevrimiçi/Radikal2: “Elif Şafak, devlet ve demokrasi”, İnternet baskısı, 5 Aralık 2006)

Davanın gelişim sürecini bu alıntılarla aktardıktan sonra çeviri ve çevirmen etiği bağlamında bizleri ilgilendiren bölüme gelmek istiyorum. 301.maddeye istinaden çevirmenlerin de yargılanması basın yasasının 2.maddesi uyarınca “işleme eser sahibi” olarak tanımlanıyor olmalarına dayandırılıyor. Düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan uygulamalar açısından bildirinin başında da belirttiğim gibi ve İsmail Kaplan’ın dünkü konuşmasında işaret ettiği üzere demokratik, insan hakları ve eşitlikten yana tavır koyan her yurttaş gibi, çevirmenin de yazarın da yayıncının da akademisyenin de tutumu elbette bellidir. Çeviri etiği- çevirmenlik etiği bağlamında değerlendirildiğinde ise etik tanımının çeviri sürecine ve olgusuna bakış açımızla örtüştüğünü düşünüyorum. Ancak yargılanmaların ard arda geldiği bu süreçte basına yansıyan çevirmen ve çevirmen örgütlerinin tutumu çevirmenlerin aracı, görünmez, şeffaf bir aktarıcı olduğu yönünde. Birkaç örnek sunmak istiyorum.

ÇEVBİR’in “İfade Özgürlüğü İçin Dayanışma Çağrısı: Çevirmen Yargılama İlkelliğine Son Verilsin!” basın açıklamasından alıntı:

TÜRKİYE’DE ÇEVİRMENLERİN YARGILANMASINDA HUKUKİ TEMEL

Türkiye’de çevirmenler FSEK’te (Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu) “işleme eser sahipliği” tanımına girmektedir. Bu kanun asıl eser sahibi ile bu eserle ilişkili olan işleme eser sahibinin manevi ve mâli haklarını güvence altına almakla beraber Türk Ceza Yasası’nın “yayın yoluyla işlenen suçlar” maddesi altında tanımlanan suçlarda (Devleti küçük düşürmek, askerin manevi şahsiyetine hakaret, bölücü propaganda vs.) çevirmenin cezai ehliyeti yine FSEK’e ve Basın Kanunu’nun ilgili maddelerine dayandırılmakta, bu gibi iddialarda çevirmen, eser sahibinin yurtdışında olması ya da Türkiye yasalarına tâbi olmaması ve benzeri nedenlerle “eser sahibi” gibi kovuşturmaya uğramaktadır. Diğer taraftan yayınevi sahipleri ve editörler de ilkel bir ceza sorumluluğunun izlerinin devam etmesinin somut örneği olarak yine mahkeme önüne çıkmaktadır. Bu mantıkla kitabın kapak tasarımını yapanlardan matbaasında basanlara, hatta kitabın bütün okurlarına kadar herkes yargılanabilir. Halbuki Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nca 29 Haziran 2006 gününde kabul edilen 5532 sayılı “Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un kimi kurallarının Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle iptalleri için Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu başvuru dilekçesinde de hatırlattığı gibi, “Anayasa’nın

38. maddesinin yedinci fıkrasında, ceza sorumluluğunun kişisel olduğu belirtilmiştir. Bu ilkeyle, suçu kim işlemişse cezanın yalnız ona hükmedilip uygulanması, başkalarının o suçtan dolayı cezalandırılmaması amaçlanmıştır. Başka bir deyişle, bu ilkeyle, ceza sorumluluğunun ‘kusura’ dayalı olması gerektiği anlatılmaktadır.”Sağduyu sahibi herkes, çevirmenin “eser sahipliği”nin, meslek etiği gereği doğru ve eksiksiz bir biçimde çevirmekle yükümlü olduğu metnin içeriğiyle değil Türkçe söyleniş biçimindeki hususiyetle ilgisi olduğunu takdir edecektir ki FSEK de çevirmeni esasen bu açıdan “eser sahibi” saymakta ve aradaki farkı dile getirmek için de “işleme eser sahipliği” kavramını öne çıkarmaktadır. Çevirmen kendine ait bir düşünceyi dile getirmez, yazarın söylediklerine bağlı kalmak zorundadır. Bu anlamda bir mahkemede sanığın tercümanlığını yapan çevirmenin nasıl ki sanığın söyleyeceklerinden dolayı sorumlu tutulması mümkün olmazsa yazılı eserin çevirmeni için de farklı bir durum söz konusu değildir, dolayısıyla çevirdiği metnin içeriğinden sorumlu tutulamaz“. (Vurgu bana ait).

 Yukarıda alıntıladığımız bölümde öne çıkan argüman, çevirmenin görünmezliği, şeffaflığı ve sorumsuzluğu üzerine kurulmuş görünmektedir. Ancak aynı metnin devamında bu kez ilk bölümde öne sürülen bu şeffaflık ve görünmezlik argümanının tam tersi argümanlarla düşüncenin düşünce planında kaldığı sürece yargılanmaması evrensel talebi dile getirilmektedir:

“Ayrıca, birçok Avrupa ülkesinin yasalarında, sözgelimi Federal Alman Ceza Yasasında bilim ve sanat eserleri ve çevirilerinin, ifade suçları bakımından istisna olarak kabul edilmesine olanak veren genel düzenlemeler yapılmıştır. Her koşulda, özellikle bilimsel ve sanatsal eserler, dünyanın pek çok ülkesinde, propaganda amaçlı diğer düşünce açıklamalarına göre daha fazla koruma görür. Çünkü çevirmenlerin de kuşkusuz dahil olduğu bilim ve sanat insanlarının düşüncelerini salt propaganda yapmak amacıyla açıklamadıkları kabul edilir. Yazılı her eser bir düşünce kurgusudur. Düşünce ne olursa olsun düşünce planında kaldığı müddetçe suç kabul edilemez. Bu yüzden bir kitap üzerinden yazarın, yayımlayanın ve çevirmenin suç zincirine dahil edilmesinin evrensel hukuk açısından geçerli bir mantığı yoktur. Şunu tekrar vurgulamak isteriz: Çevirmenin yargılanmamasını talep etmek demek “yazarları ve yayıncıları istediğiniz gibi yargılayabilirsiniz, biz karışmayız” aymazlığına saplanmak demek olamaz asla. Biz ÇEVBİR olarak “işleme” ve “özgün” tüm eser sahiplerinin ifade özgürlüklerinin keyfi ve belirsiz yasa maddeleriyle sınırlanmasına açıkça karşı çıkıyoruz. Çevirmenlerin yaptıkları çeviri nedeniyle cezalandırılmak istenmesini, düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı ülkemizde uzun bir süredir devam etmekte olan ama son dönemlerde birçok Batı ülkesinde de “terörle savaş” bahanesiyle iyice artmaya başlayan düşmanca tutumun, artık traji-komik bir hal almış en uç noktası olarak görüyoruz. (Vurgular bana ait, http://www.cevbir.org).

 Çevirmenin görünmezliği üzerinden yürütülen karşı çıkışa bir diğer örnek de 20 Eylül 2006 tarihli Birgün gazetesinde çevirmenler Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım ile yapılan söyleşidir:

“www.birgun.net

20/09/2006

VOLKAN ŞAHİN

Kitabın çevirmenleri Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım’la dün İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmanın ardından kitabı ve çeviride esere yorum katmamayı mesleğin ilk kuralı olarak görmelerine rağmen yargılanmaları üzerine konuştuk.



» Kitap hakkında açılan davaya çevirmenler olarak siz de dahil edildiniz. Öncelikle bize biraz kitaptan bahseder misiniz?

Taylan Tosun:
Kitabın yazarı John Tümen, MIT’de Uluslararası İlişkiler Merkezi Direktörü olan bir profesör. Kitapta, ABD silah endüstrisinin aslında Ortadoğu’daki devletleri silaha boğduğu ve bu ülkelerdeki insan hakları ihlallerine kaynak sağladığı anlatılıyor. Yazar, İran’a da değindikten sonra sözü Türkiye’ye getiriyor ve Türkiye’deki insan hakları ihlallerinden bahsediyor. İnsan hakları ihlalleriyle ilgili mağdurlarla söyleşileri var. Yazar, Türkiye’de bir kirli savaş dönemi yaşandığını belirterek bu dönemde Türkiye’nin silah ve teknoloji bakımından uluslararası alanda büyük destek gördüğünü, bunun olmaması halinde zaten böyle bir savaşı yürütemeyeceğini söylüyor. Bu ifadeler zaten iddianamede de yer alıyor.

» Çevirmenlere dava açılması ilginç değil mi sizce?

T.T:
Esere yorum katmamayı mesleğin ilk kuralı olarak gören çevirmenlere dava açılması çok ilginç tabi. Ayrıca davanın, Genel Kurmay Başkanlığı’nın suç duyurusu ile açılmış olması da dikkat çekici.

Aysel Yıldırım: İfade özgürlükleri önünde ciddi kısıtlamaların olduğu bir dönemdeyiz. Çevirmenler de artık düşünce suçlusu olarak yargılanmaya başladı. Biz çevirmenler olarak yaptığımız işin doğası gereği, kitabı bir dilden bir dile aktarıyoruz. Bu anlamda eser sahibi değiliz. Ancak Fikir ve Sanat Eserlerinin Korunması Hakkındaki Kanun’a göre, çevirmenlerin telif haklarının korunması için biz, ‘işleme eser sahibi’ olarak gösteriliyoruz. Davaya dayanak olarak Türk Ceza Kanunu da bunu kullanıyor.



‘OKURA DA MI DAVA AÇACAKLAR?’

» Çevirmenlerin haklarını korumak için çıkarılan yasa dönüp çevirmenleri vuruyor.

T.T:
Aram Yayıncılık’tan çıkan Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın “Rıza’nın İmalatı” adlı kitabını çeviren 4 arkadaşımıza daha dava açıldı. Yani adeta toplu yargılamaya dönüştü. Aram Yayıncılık özellikle Türkiye ile ilgili insan hakları ihlallerine ilişkin kitapları yayınlıyor. Kitapta Türkiye aleyhine ağır suçlamalar var evet ama bunlar zaten bir kısmı AİHM’e de yansımış olan şeyler. Neticede bunlar çevirmenin sözleri, ifadeleri değil.



» ÇEVBİR’in yanı sıra yayınevi de bir kampanya yürütüyor. Biraz kampanyadan bahseder misiniz?

T.T:
Aram yayıncılık bu iki davaya ilişkin www.aramyayincilik.org internet sitesini kurdu. Aynı sitede başlatılan imza kampanyası büyük ilgi gördü. İmza kampanyası ile amaçlanan Türkiye’deki ifade özgürlüğü önündeki engelleyici yasaların kaldırılması ve kitaba da konu olan bu insan hakları ihlallerinin özgürce tartışılabileceği bir ortamın yaratılması. Ayrıca önümüzdeki günlerde TÜYAP’ta çevirmenlerin yargılanması ve ifade özgürlüğü üzerine bir panel düzenlenmesi öngörülüyor. (Vurgular bana ait, http://www.birgun.net).

Çevirmenlerin yaptıkları işe dair bir üst söylem oluşturmaları gerektiğinde, genellikle uygulama aşamasında, yani çeviri öncesi – çeviri süreci ve sonrası karar alma ve uygulama mekanizmalarını değerlendirmeleri gerektiğinde, çeviri metnin oluşması sürecindeki kendi varlıklarını silmek isteyen bir davranış ve söylem normu dahilinde hareket ettiklerini, çoğu zaman kendi kendileriyle çeliştiklerini gözlemleyebiliyoruz. Bir örnek de deneyimli çevirmen Aslı Biçen’in konu üstüne görüşlerini paylaştığı gazete yazısı:

“Çeviriden vazgeçmek ister misiniz?

 Dünyayı size getirmeye devam etmelerini istiyorsanız, çevirmenlerinizin yanında olun. Kendinize başka gözlerden bakmaktan korkmayın. Düşünceden korkmak, en büyük sefalettir.”

05.12.2006 tarihli Radikal gazetesinin Radikal2 ekinde yayınlanan yazısına böyle başlıyor çevirmen Aslı Biçen. ÇEVİRMENLERİNİZİN YANINDA OLUN! Metinleri satır aralarına, sözcük aralarına hep bir şeyler daha eklemek alışkanlığıyla okuyan bir çeviri araştırmacısı, hele de çağdaş çeviribilim yaklaşımlarına ilgi duyan bir çeviri araştırmacısı bu çağrıya sevinçle şu sözleri eklemek yoluyla destek vermek isteyebilir. ÇEVİRMENİNİZİN FARKINDA OLUN. ÇEVİRİYİ ÇEVİRİ OLDUĞUNUN FARKINDA OLARAK ALIMLAYIN. ÇEVİRMENİNİZİ TANIYIN ve YANINDA OLUN. Dilek Dizdar’ın belirttiği üzere; “farkında olsak da olmasak da yaşamımızın her alanında yer alan, düşünce yapılarımızı biçimlendiren, kimi zaman güç aracı olarak kullanılan ve kültürler ve diller arası iletişimin vazgeçilmez olduğu çağımızda doğası gereği vazgeçilmez olan çevirinin farkında” olun. Dolayısıyla da çevirmenin farkında olun. Dizdar’ın bu çağrısı çevirye etik yaklaşımın bir önkoşulu olarak sunuluyor. Dizdar çeviriyi farketmenin temel etik ilke olduğunun altını çiziyor (Varlık, Haziran 2006, 5-6).

Çeviri olgusunun ve çevirmenin varlığının tanınması çağrısı, çeviri ve gözle görülür bir varlık olarak çevirmen nosyonları üzerine oluşturulmuş kuramsal pek çok örnekle de pekiştirilebilir. Örneğin Theo Hermans’ın Alev Bulut çevirisi makalesi “Çeviri Anlatıda Çevirmenin Sesi” (1997, s. 63-68) nde irdelenen “her zaman ikinci bir ses, çevirmenin söylemsel varlığının bir göstergesi olarak çevirmenin sesini taşıyan çeviri” tanımıyla desteklenebilir. Susan Basnett’ın Yurdanur Salman çevirisiyle Türkçe’de okuma fırsatı bulduğumuz “Gözle Görülür Çevirmen” (1997, s. 79-82) adlı makalesinde üzerinde durulan “kendileri kabul etse de etmese de, okurları onları böyle görseler de görmeseler de, gözle görülebilir durumda olan, bir metinde gözardı edilemeyecek bir varlık olarak çevirmen” tanımıyla desteklenebilir.

Hatta sözünü ettiğimiz kuramcılar ve kuramsal önermelerinin hangi tarihsel düzlem üzerinde yapılandıklarının izi sürülebilir. Şöyle ki çeviri olgusuna yaklaşımımız çeviri ürüne ve çevirmene yaklaşımımızı da belirler. Bu açıdan bugün çeviri ve çevirmenlik konusundaki yargılarımız, çeviri ve etik ya da çevirmenin etiği gibi kamusal alan dahilinde tartışılan başlıklar hakkında bir üst bakış, ve dahi tutarlı bir tutum içinde olmamızı sağlayabilir.

Ancak çevirmen Aslı Biçen’in yazısı yukarıda alıntıladığımız diğer görüş bildirimlerinde olduğu gibi çevirmenin yazar ve özgün metin karşısında varlığının etkisiz elemana indirgendiği şu sözlerle devam ediyor: “Çevirmen iki arada bir derede, köprü gibi bir mahluktur. Aylarını vererek ortaya koyduğu eserin hem sahibidir hem değildir. Hem başka bir dilde yazılmış bir eserin Türkçesi de aynı sıfatı hak edebilsin diye azami yaratıcılığını kullanır hem de yazarın sözünden tek kelime dışarı çıkamaz. Bunun için de kendisine “işleme eser” sahibi denir. Basın yasasının yayın yoluyla işlenen suçları düzenleyen 11. maddesinde işleme eser sahibi sorumlu kılınmadığı halde, çevirmenler “eser sahibi” sınıfına sokularak yargılanıyor.” 30’dan fazla kitap çevirisine imza atmış saygın bir çevirmen olan Aslı Biçen aynı yazıda çeviri sürecinde çevirmenin rolünü aslında bu indirgemeden farklı gördüğünü şu sözlerle ifade ediyor: ” 15 yıllık meslek hayatımın ardından ilk kez bu sene bana çevirdiğim bir roman yüzünden dava açmak üzere soruşturma başlatıldı. Önce çok komik geldi, sonra çok hüzünlü. Kitabın yazarı Elif Şafak, Türk olduğu ve Türkiye’de olduğu için ben yargılanmadım. Gerçi aynı sebeplerden bu kitabı çevirmiş gibi de hissetmiyorum kendimi. Elif Şafak’ın herhangi bir müdahalesini engellemek, onun tercihlerine karışmak aklımın ucundan bile geçemeyeceği için bu çeviri pek bana ait sayılmaz çünkü üzerinde yapılan değişikliklerin hesabını veremem. Ama şu anda konumuz bu değil, hatta ülkemizde maalesef bir romanın yargılanabilmiş olması değil. Konumuz son zamanlarda çevirmenlerin ikişer üçer yargılanmaya başlaması.”

Çeviri bağlamında bir etik tartışması hangi temel(ler) üzerinde yapılandırılmalı diye düşünürken, özellikle kamusal alanda çeviri değerlendirmesi ya da eleştirisi düzleminde öne çıkan “yazara ve yazarın metnine sadakat”, “doğru-yanlış çeviri”, “ideolojinin manipülasyonu” gibi nosyonlar üzerinden değil de “çevirmenin görünürlüğü-görünmezliği”, “çevirmenin sorumluluğu”, “süreç öncesi- çeviri süreci- süreç sonrası çevirmen kararları” üzerinden tartışmanın, bizi “daha doğru” demeyelim ama “daha ufuk açıcı” bir tartışma zeminine taşıyacağını düşünüyorum.

Çeviriye ve çevirmene çevirmenlerin dahi en azından söylem düzeyinde biçtiği ikincil ve varla yok arası bu roller kanımca çağdaş kuramlar ve araştırmaların alımlanamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Yüzyıllar kadar eski bakış açılarının sürdürülmesidir: Çevirinin özgünün kopyası olarak yine bu tek ve mutlak anlamın taşınmasına aracılık eden bir etkinlik olduğu, çevirmenin tamamiyle şeffaf ve görünmez bir varlık olması gerektiğidir. Aslında hem çağdaş yazın incelemeleri hem de çeviribilim açısından terk edilmiş, sorgulanmış ve sorgulanmakta olan bir yaklaşım tarzıdır bu.

Oysa, nesnel ve dizgesel bir bakış açısının yazın metni çevirisi sözkonusu olduğunda, yazın ve çeviribilim alanlarında son kuramsal gelişmelerle paralellik göstermesi beklenebilir.

Theo Hermans’ın “Çeviri Anlatıda Çevirmenin Sesi” adlı makalesinde belirttiği gibi, çeviri olgusuna bu türden muhafazakar bir yaklaşım bizi şu tanımlara götürecektir:

…saydamlık ve özgünün kopyası olarak çeviri, yalnızca uyum değil rastlantısallık açısından da bütün erek ve niyetleri yanıtlayarak kaynak metinle özdeşleşen çeviri; çeviriyi özgünün yeniden-üretilmesi, tümüyle ve yalnızca özgünün yeniden üretilmesi olarak gören yaklaşım, bir çevirinin, kuşkusuz ikincil niteliği çerçevesinde, ancak özgünü kadar “iyi” olabileceğini kabul eden bir çeviri yaklaşımı. Boşluklar bırakmıyor, yabancı oluşumlar yaratmıyorsa, bir çevirinin “iyi”, “uygun” ya da “gerçek” çeviri olduğu söylenebilir; özgünün bütünlüğünü zedeleyecek hiçbir şey içermemesi beklenebilir çevirinin. Çevirmenler ancak ve ancak saydam, görünmez oldukları, kendilerini aradan çıkarıp uçurabildikleri zaman iyi çevirmenlerdir. Yalnızca “iz bırakmadan” konuşan bir çevirmenin özgüne ihanet etmediğine inanılabilir. Birinin, bağlı kalmak amacıyla kendini yok etmesi, öbürünün birincilliğinin ve varlığının güvencesi olur (Hermans, 1997: 67).

Geleneksel bakış açılarında yazara bağlı kalmak adına kendini yok etmesi gereken her zaman çevirmendir. Bu, çevirmenin var olan bir metin üzerinden hareket ettiği kabulune dayanan bir görüştür. Bir başka deyişle çevirmen, çevirmen olarak varlığını zaten yazara borçludur ve çeviri metni oluştururken kaynak metne ve yazara sadık kalmalı, kendi izini metinden silmelidir.

Çeviri tarihi boyunca çevirinin ikinci sınıf bir etkinlik olarak tanımlandığını çeşitli çeviri tarihi araştırmalarında görebiliyoruz. Bu bakış açılarına göre çeviri özgünün kopyası, taklidi, aynada yansıyan aksi olarak görülmek istenmiştir. Çevirmen için de, Susan Bassnet’ın “Gözle Görülür Çevirmen” adlı makalesinde belirttiği gibi “örneğin, XVII. yy.da özgün metnin hizmetinde bir köle” benzetmesi yapılmıştır.

20. yüzyılın son çeyreğinde çeviri olgusuna yaklaşımlar açısından bir paradigma değişikliği yaşanmış ve çeviri olgusunu ilgilendiren tüm bileşenlerin, öncelikle çevirinin içine evrildiği erek dil, yazın ve kültür dizgesinde tanımlanması gerekliliği üzerinde durulmuştur. 90’lı yıllardan itibaren çeviribilim alanında çok çeşitli kuramcıların ve araştırmacıların, çok daha radikal sayılabilecek tartışmalarından ise kesinlikle haberdar değildir denebilir. Örneğin Hermans, adı geçen makalesinde, kaynakla çevirinin hiç bir zaman çakışmayacağını ve bunu ummanın bir “yanılsama” olduğunu söyler. “Yazın okurlarından okuduklarının bir çeviri olduğunu unutmalarının beklendiğini” belirtir ve “bizi çeviri anlatıdaki, çevirmene ait öteki sesi göremez duruma getirenin, saydamlık ve rastlantısallık yanılsaması olduğunu” (Hermans, 1997: 65) ileri sürer. Bassnet ve Koskinen kaynak ile çeviri arasındaki önceleri kaynak lehine işleyen borçlu olma ilişkisini tersine döndürerek, kaynak metnin varlığını, onu başka bir dil, kültür ve tarih dizgesi içinde yeniden dillendiren çeviriye borçlu olduğunu söylerler (Bassnet, Koskinen, 1997: 80, 88). Koskinen, Derrida’ya (Derrida, 1985: 184) gönderme yaparak, “ilk istekte bulunanın özgün metin olduğunu, çünkü çeviriye gereksinim duyduğunu, hatta özgün metin olma konumunu da çeviriye borçlu olduğunu” tekrarlar. Koskinen Roland Barthes’ın “Yazarın Ölümü” (“The Death of the Author”) adlı metniyle çeviri olgusu arasında ilgi kurar. Bu ilgi şu şekilde kurulmuştur: “yazarın ölümüyle, çevirmenin de konumu değişecektir, yazardan kaynaklanan anlamın bütünlüğü elden gidince, çeviri bu anlamın başka bir dile aktarılması olarak görülemez, kaynak metinle erek metin arasındaki sıradüzensel karşıtlık artık kabul edilemez olur”. Koskinen’e göre, “okurun yazarın ve çevirmenin rolleri büyük ölçüde birbirinin yerini alabilir. Okur metni yazar; yazar gerçekte kendi yazdığı metnin okurudur; çevirmen hem bir okur hem de bir yazardır; ayrıca hem okur hem de yazar, metni kendileri için çevirirler” (Koskinen, 1997: 85).

Yapısalcılık-ötesi kuramların ve yapısökümün çağdaş çeviri yaklaşımlarına ne şekilde etki ettiği üzerine açımlayıcı bir çözümleme de Rosemary Arrojo’nun 1995 tarihli “The Death of the Author and the Limits of the Translator’s Visibility” (“Yazarın Ölümü ve Çevirmenin Görünürlüğünün Sınırları”) adlı makalesidir.

Makalenin giriş bölümünde, Arrojo, Babil Kulesi söylencesi kaynaklı geleneksel bakış açısının özgünü ülküselleştiren ve yaratıyla ilişkilendirirken, çeviriyi ise tamamen insana özgü olarak da değerlendirebileceğimiz, sınırlamalar, eksiklikler ve yetersizliklerle, düpedüz uygunsuzlukla (“improper”) bağdaştırageldiğini belirtir. Bu noktada Derrida’nın “Des Tours de Babel” (Derrida, 1985: 169) adlı çalışmasına gönderme yaparak, tek dil ve tek kule etrafında toplanmış olan insanlığın “öteki” olma lanetine uğramış olmasının çeviriyle eşleştirilmiş olduğunu belirtir. Özgün ile çeviri, çevirmen ile yazar, çeviri metin ve okurları, çevirmenin adı ve girişim arasında kurulan ilişkinin köklerinin bu dinsel temele dayandığının altını çizer. Bu noktada Derrida’nın yapısökümcü bakış açısının çeviri ile özgünlük, yazarın baskınlığı ve yorum arasında kurulan tipik ilişki biçimlerinin ve yukarıda anılan klasik Babil Kulesi okumamızın radikal bir şekilde revize edildiğini ekler. Bir girişim olarak çevirinin yadsınamazlığı, bizi Tanrı’nın, Cartesian öznenin, ve böylelikle de anlamın kontrolünü elinde tutan yazarın yazarın ölümüne götürdüğünü söyleyerek, “…bu tür “ölümler”in çevirmene yüklenen görevler açısından son derece geniş kapsamlı ve devrimci yansımalara yol açtığını” ekler (Arrojo, 1995: 22).

Bu noktada Roland Barthes’a (Barthes, 1977: 148) gönderme yaparak, metinlerarasılığın yapısalcılık-ötesi kuramlarıyla, okumanın “ mutlak anlamı, dolayısıyla Tanrı’yı ve mantık, bilim, hukuk gibi tanrısal varsayımları reddeden bir anti-dinsel aktivite” olarak algılanmaya başladığını belirtir. Barthes’ın “yazı”nın “çok sesliliği”nin toplandığı tek yerin artık yazar değil, “çevirmen” yada “okur” olduğu saptamasına ve “okurun doğuşu yazarın ölümüne mâl olmalıdır” (Barthes, 1977: 161) söylemine yer verir (Arrojo, 1995: 23). Ona göre; Yazar artık, “anlamlandırmanın sonsuz bir kaynağı” olarak değil de, daha çok “işlevi” yada “anlamın çoğalmasından korktuğumuz davranışı belirleyen ideolojik figür” (Faucault, 1979: 159) olarak görülürse, bilinçli ve görünür çevirmen, çeviri etkinliği sırasında oluşacak her türlü anlam çoğalmasının yaratacağı baskının bir diğer anahtar bileşeni olarak, okuru “çevirmenin-işlevi”nden haberdar edecek bir “özel”isim oluşturmaya başlamalıdır. Dahası, çeviri metinde çevirmenin sesinin meşru bir girişim olarak geçerli sayılması için, ancak çevirmenin sorumlu olarak özel adla imzalaması durumunda, çeviri metin gerçekten bir fark yaratmaya başlayacaktır. Okurun çeviri metinle kuracağı ilişki içinde anlamı gerekli ve meşru biçimde belirleyen bir düzenleyici bileşen olarak “çevirmenin işlevi” nin mümkün olabilirliğinin önünü açan ise, bu adın kabulü ve tanınmasıdır…(Arrojo, 1995: 30).

Sonuç olarak çeviri olgularına ve çevirmenin konumuna çağdaş bakış açılarının hem çeviri metnin hem sürecinin hem de sosyal gerçekliğin sorumluluğunu üstlenen öz-bilinçli (self-conscious) ve öz-eleştirel çevirmene duyulan gereksinim olduğundan söz etmek mümkündür. Çeviri karar alma süreçlerinin bir toplamı olarak görüldüğü noktada ahlaki ve etik değerler ve değer yargıları ile tanımlanacağı kabulünü de yapmamız gerekir. Vermeer’e göre, seçen, karar alan, kararlarını gerekçelendirebilen, bilinçli ve kararlarının sorumluluğunu alabilen çevirmen özgürdür. Etik de bu noktada seçimleri ve çeviri işlemlerini değerlendirme ve haklı çıkarma bağlamında çeviri süreci ve çevirmenlik mesleği ile bağdaştırılabilir. Dizdar’ın çevirinin farkında olunmasının temel etik ilke olarak kabul görme çağrısına Koskinen’in “Beyond Ambivalance, Postmodernity and the Ethics of Translation” adlı doktora tezinden bir alıntıyla bir kez daha vurgu yapmak istiyorum: farkındalık, kendinin farkında olma durumu salt farkındalık değil aynı zamanda sınırlarının farkında olmaktır. Kendinin farkında olmak profesyonelleşme yolunda atılmış bir adım ve bir erdemdir (2000:114-115).

Toplumsal alanda söz sahibi, görünür ve kendinin ve yaptığı işin farkında olan çevirmen, yalnız çevirmen değil çeviribilimci, çeviri araştırmacısı, ve yazın çevirisi açısından söyleyeyim, yayıncı, editör vd. üst bakışa ve çözümleme becerisine sahip okur-yazar, entelektüel, aydın bireylerdir.”Birey demek özne demektir, özne olmak da kendini belirleme ve kendi olanklarını geliştirebilme hakkını savunabilmektir. Entellektüelin söylemleri ve yapıp etmeleri de toplum(lar) ve insanlık adına bir turnusol kağıdına dönüşecektir. Çağının yıkıntıları ve hasarları karşısında betimleyici söylemden öte, etkin/çözüm üretici ya da çözüm yolları gösteren; hümanizmden pay almış, aktif (baskılara direnen) ve insanlık onuru adına da mücadeleyi elden bırakmayan gerçek entelektüel, bu cesaretiyle tarihte ölümsüzlüğe kavuşacaktır” (Ali Bulunmaz, felsefelogos,2006/2-3).

Tüm bu kuramsal yol göstermeler ışığında şu sözlerle konuşmamı noktalamak istiyorum; etik tutumumuzu aynılıklar üzerinden değil başkalıklar, farklılıklar üzerinden belirleyelim, amatörlükten ya da yetenekli zanaatkarlıktan bilinçli profesyonellere dönüşelim, düşünce özgürlüğünden yana olalım, düşüncenin ve ifadenin kısıtlanmasına karşı duralım, ancak bunu çevirmenin şeffaflığı üzerinden değil tam da görünürlüğü üzerinden yapalım, – ki meslekleşmenin ve örgütlenmenin de temel gerekçesi bu görünürlük olmalı – gerekirse yargılanalım ve çevirimizi, kararlarımızı en temel insan hakları ve düşüncenin paylaşımı ve gelişimine katkımız açısından gerekçelendirelim ve savunalım.

 

Kaynakça:

Dizdar, Dilek: “Çevirmenin Sınırları ve Çevirmenin Sorumlulukları”, Varlık, Haziran 2006, 5-6

Hermans, Theo: “Çeviri Anlatıda Çevirmenin Sesi”, Çev. Alev Bulut, Kuram, Sayı: 15, 1997, 63-68.

Bassnet, Susan: “Gözle Görülür Çevirmen”, Çev. Yurdanur Salman, Kuram, Sayı: 15, 1997, 79-82.

Koskinen, Kaisa: “Çevrilemez Olanı (Yanlış) Çevirme- Yapıbozuculuğun ve Yapısalcılık Sonrasının Çeviri Kuramları Üzerindeki Etkisi”, Kuram, Sayı:15, 83-87.

Koskinen, Kaisa: “Beyond Ambivalance, Postmodernity and the Ethics of Translation”, Academic Disertation, University of Tampere, 2000

Arrojo, Rosemary: “The Death of the Author and the Limits of the Translator’s Visibility”, Translation as Intercultural Communication, Yay. Haz. M. Snell-Hornby, Z. Jettmarova, K. Kaindl, Amsterdam, John Benjamins, 1995, 21-32.

Barthes, Roland: “The Death of the Author”, yay. David Lodge, Modern Criticism and Theory: A Reader, Longman, Londra ve New York, 1977 / 1988

Foucault, Michel: “What’s an author?” Ed. Josue V.Harrari, Textual Strategies: perspectives in post-structuralist criticism, Cornell University Press, Ithaca NY, 1979, 141-160

Derrida, Jacques: “Des Tours de Babel”, çev. Joseph F. Graham, yay. Joseph F. Graham, Difference in Translation, New York, Cornell University Press, 1985

Bulunmaz, Ali: “Cesur Yürek: Entelektüel”, Felsefelogos, 2006/2-3, 55-59

Vermeer, Hans J.: A Skopos Theory of Translation (Some Arguments For and Against), Textcontext, Heidelberg, 1996

Daha fazla Deneme, Kuram
İntihal: Nasıl Olağanlaştırılıyor

8 Aralık 2006 günü, İstanbul Üniversitesi, Çeviri Etiği sempozyumunda sunulan bildiri. Eğer rastlantılar ve olaylar üstüste gelmeseydi sanırım, burada “intihal”...

Kapat