“Cilalı Liberalizme Bir Haller Oldu” – Laubali Jijek

Posted by on Nisan 4, 2011 in Güncel, Mizah

Laubali çeviri yapılabilir mi? Çevirmen hem asla sadık kalıp hem de üslubu değiştirebilir mi? Edebiyat çevirilerinde yapılabilmesini hoşgörürsek eğer, akademik metinlerde de hoşgörebilir miyiz? Ya söyleşilerde? Filozofların diliyle çobanların dili arasında neden bir fark olmalı? Çıtkırıldım çeviri, harbi çeviri, editörün istediği çeviri, okur istedi böyle yaptım çevirisi gibi farklı çeviri türleri olabilir mi?

Greek Left Review, Mart 2011’de Sloven filozof Jijek ya da Zizek ve Costas Douzinas’la bir söyleşi yapmış – söyleşide pek konuşmaya fırsat bulamayan Douzinas ile Jijek, Londra’da aynı üniversitede çalışıyorlar ve daha önce Komünizm Fikri adlı kitabın editörlüğünü birlikte yapmışlar (YKY’nin Cogito dergisinin Haziran 2010 sayısında kitaba kaynaklık eden konferansla ilgili bir değerlendirme yer alıyor). GLR dergisi onlara Londra’daki son öğrenci ve işçi yürüyüşlerini, Afrika ve Arabistan’ı, Libya’yı soruyor. Jijek de belli belirsiz de olsa, neden Mısır olaylarını yorumladıktan sonra bir daha yorum yapmadığını açıklıyor: Mısır özel bir olasılığı sergiliyor.

Bu söyleşiyi üç kahve filozofu arasındaki bir sohbet biçimine çevirmeyi denedim, anlamı değiştirmeden laubali bir lakırdıya dönüştürmeye çalıştım: söz doğru ve gerçekse her söylemde ışıldamalı varsayımını test ettim. Ya da sırf eğlence olsun istedim. Testin güvenilirliğine ve sonucuna okur karar verecek. Beğenmeyen daha iyisini yapsın :) (Aslında metne şu tip laubali bazı dipnotlar da atmak lazım, ama başka sefere: “İngiltere’de kalabalık bir yürüyüş yaptılar” kısmı için, “Hadi canım, atıyorsun, gazeteler yalan mı söylüyor, yok böyle bir olay. Kesin başka bir ordudur yürüyen.”)  “Neoliberalism is in Crisis” başlığı konan söyleşinin İngilizce aslı GLR’nin sitesinde yer alıyor.  – Sabri Gürses.

Cilalı Liberalizme Bir Haller Oldu

Greek Left Review, Slavoj Zizek ve Costas Douzinas

laubali çeviren: Sabri Gürses

GLR: Abiler, şimdi siz ne diyorsunuz, baksanıza İngiltere’de kalabalık bir yürüyüş yaptılar, Irak İşgali’nden bu yana böyle büyüğü olmamıştı. Üstelik bir yıldır bir sürü Avrupa ülkesinde homur homur bir hava var, yani bir dayanışma havası mümkün gibi görünüyor. Siz ne dersiniz, Avrupalıların dayanışmasından bir hayır gelir mi, yani böyle bir dayanışma olur mu sizce? Yani bir türlü diyemedim: Avrupa projesi denen o şey yüzüne bakılacak halde mi bugün?

SZ. Valla bunun için dönüp Mayıs 68’e bakacaksın, ne demişlerdi mealen: Mümkün değil, ama şart dostum şart. Yani şimdi Avrupa diye diye eşitlikçi mirastan, dayanışma fikrinden, refah devletinden falan filan, bu tür uğruna mücadeleye değer şeylerden bahsediyorsak, okey, diyelim ki bize biraz olsun umut falan verebilecek bir şey varsa, işte budur. Avrupa diyorsun ama, projesini gerçekleştirmeyi bırak o projenin ne olduğunu bile göremiyor. O yüzden bugünkü protestoda bana keyif veren tek bir şey var: eski tahlilimi düzeltme şansı veriyor. Demiştim ki bugün Avrupa’da iki şıkla karşı karşıyayız: bir tarafta hem kapitalist yanaşması olup hem de insan hakları, kürtaj falan gibi mevzularda ilerici olabilen liberal partiler var, diğer tarafta da – hakikaten politikaya gönül vermiş tek momenttir bu – sağ cephede yer alan göçmenlere muhalif formasyonlar var. Şimdi diyorum ki yegane şıklar bunlar olsaydı batağa saplanmış olurduk. Yani bir tür radikal ya da halis muhlis bir sol uyanıyorsa bu Avrupa için büyük bir umuttur.

GLR: Avrupa canlanıp radikalizmi bir daha keşfederken Doğunun ortasının dört bir yanınında da isyanlar var. Afrika’daki bu muazzam ayaklanma ve devrim dalgasını Avrupa’da yaşananlarla bağlamanın bir oluru var mı acaba?

SZ. Eveleyip gevelemenin lüzumu yok, o “standart” yani neoliberal ideoloji numunesi ayvayı yiyor. Bana sorarsan buna bir de iki ilave görüngü var. Kapitalizm Avrupa’da ayvayı yemiş durumda, ama sadece orada da değil. Mısır’da olup biten sapına kadar demokratik bir olay ama aynı zamanda bir de ekonomik adalet talep etme boyutu var. Fakat benim dikkatimi çeken bir şey daha var, Mısırlıların ve diğer Afrikalıların gösteri yapmasının çok daha önemli bir boyutu var. Biz batıda oturmuş her şeyin başı sessiz sedasız batı demokrasisi olsun diye hayal ediyoruz resmen, ama içten içe de başkaları cidden bizim gibi olmasın istiyoruz. Şu vakte dek batılı Avrupalıların kalıplaşmış ırkçı tepkileri şöyleydi: valla demokratik olsalardı Arapları severdik, ama canım, onlar da pek ilkel. Bu güruhu ya dini muhafazakarlık heyecanlandırır, ya Yahudi düşmanı milliyetçilik. İyi de, al sana, tam da istediğimiz bu değil miydi: kapı gibi dünyevi bir isyan var ortada, hatta bazen dinsel bölünmeleri bile silip atıyorlar (Mısır’da Kıptilerle Müslümanlar beraber namaz kıldı). Ama bu da bizde muhabbet falan değil, tedirginlik yaratıyor. “Tamam, ama ya şimdi ne olacak?” Böylece hem Arapların demokratik kuvvelerine duyulan kuşkunun boş olduğu, hem de demokrasinin evrensel olduğu, bize ait olmadığı kanıtlanmış oluyor. Çaresizce onların istediği olaylara bakıp da kendi istediklerimizi yakalamaya çabalıyoruz. Bildiğin demokratik olaylar bunlar ama bir yandan da ekonomik adalete davet ediyorlar.

Tam da istediğimiz bu değil miydi: kapı gibi dünyevi bir isyan var ortada, hatta bazen dinsel bölünmeleri bile silip atıyorlar (Mısır’da Kıptilerle Müslümanlar beraber namaz kıldı). Ama bu da bizde muhabbet falan değil, tedirginlik yaratıyor.

İmdi, eski olayları bile bir daha tefekkür etmek gerek, örneğin İran’daki Humeyni devrimini. Artık belli ki Humeyni devrimi basitçe muhafazacı bir el koyma hikayesi değildi. Orada bir buçuk yıl boyunca zorlu bir iç çekişme yaşandığını, bunun da muhafazakar dincilerin yönetimi almasını sağladığını hatırlamak lazım. Humeyni devrimi bir yandan da hürriyetçi bir patlamaydı, şimdilerde yeşil hareket ve Musevi’yle birlikte geri geliyor. Al sana değerli bir ders: Önümüzdeki şıkların ya batı yanlısı liberaller ya da dinci muhafazakarlar olduğu bir döngüyü kırmak zorundayız ve derken en mühim noktaya geliyoruz. Ne oldu da Libya’ya bön bön bakıyoruz? Bakıyoruz çünkü bu krizin tekrar normalleşmesini sağlıyor. Bizim de standart batılı kalıplarımıza cuk oturuyor. Kaddafi manyağın teki, teröristbaşı falan filan. Bak işte burası yabancılık çekmediğimiz bir zemin. Şimdi alıp bunu pek aşina olduğumuz o muhafazakarlık karşıtı mücadele diye çeviririz, böylece de medya Bahreyn’de olup bitenleri, Suudi ordusunun kalkıp aynen Mısır’daki gibi demokratik bir mücadele veren bir ülkeye müdahale etmesini rahatça hasıraltı etme fırsatı bulur. Nerede iki gözüm Obama, nerede batılı önderler? Valla benim tek bir umudum var, o da bu işin zurnanın zırt dediği noktaya kadar gitmesi. O nokta da nal gibi görünüyor. Suudi Arabistan.

Valla benim tek bir umudum var, o da bu işin zurnanın zırt dediği noktaya kadar gitmesi. O nokta da nal gibi görünüyor. Suudi Arabistan.

CD. Ben bu tekrar normalleştirme fikrine şunu ilave etmek isterim, bu işin bir yanı daha var, Libya batılı güçlere bir fırsat verdi, doksanlardaki o insani müdahale fikrini yeniden ele almalarını sağladı, yoksa bu fikir Irak ve Afganistan rezaletlerinden sonra iyice düşmüştü gözden. Bakın, şimdi, Sarkozy, Cameron ve haydi biraz da Obama kalkmış bize oraya sivilleri kurtarmaya gittik falan diyor. Böyle kozmopolit bir ağızla, garbı insanlık dostu güç gibi gösteren suret çevresindeki ideolojik sahayı hem tekrar örgütlersin, hem tekrar yapılandırırsın kolayca.

GLR: İyi hoş söylüyorsunuz ama bombalar güm güm düşüp de insanları öldürürken halk hareketi falan diye bir şey mi kalır? Bu mevzuyu nasıl halledeceğiz?

SZ: Libya’da durum neresinden baksan karman çorman. Öyle armut piş ağzıma düş olayı yok burada. Kaddafi’yi günahım kadar sevmem, ama sanmam ki Libya’da olan şey Mısır’da ya da başka yerde olan bitenle aynı olsun. Bu olay kötü bir tiran var, halkı da ona karşı çıkıyor olayı falan değil basitçe. Aşiret bağları falan gibi türlü türlü hassasiyet var, zaten batı da buna bayılıyor. Bu batı eski Yugoslavya’da da bayılmıştı bu olaya. Siyaset falan değildi mevzu, aşiretler dalaşıp duruyordu. Bizim tek yapabileceğimiz şey, Libya’yı görmemiş gibi yapmak, bir kenara bırakmak. Bence şimdi Mısır’da olup biten çok önemli. Hep demişimdir ya, onlar güzeldir – hepimiz ağlarız. Lakin bu coşku moşku halleri de biraz bayat… Şimdi ne olacak? Bu inkılap ruhu nasıl müesses kılınacak?

CD. Constituent’lardan constitutive güçlere, yani bir tür bileşenlerden bileştirici güçlere, ya da anayasaya uyanlardan anayasa yapan güçlere doğru ilerliyoruz.

Kaddafi’yi günahım kadar sevmem, ama sanmam ki Libya’da olan şey Mısır’da ya da başka yerde olan bitenle aynı olsun. Bu olay kötü bir tiran var, halkı da ona karşı çıkıyor olayı falan değil basitçe. Aşiret bağları falan gibi türlü türlü hassasiyet var, zaten batı da buna bayılıyor.

SZ. Mısır biraz daha batı yanlısı, biraz daha liberal kapitalist toplum olup kalırsa üzücü bir şey olur bu. Asıl mevzu sendikaların nasıl oluştuğunu, öğrencilerin nasıl örgütlendiğini falan görebilmek. Asıl mücadele şimdi yaşanıyor. Bütün bölgeye bakınca da, bana göre Suudi Arabistan ve malı götürmüş Emirliklerde olup bitenler çok önemli. Turp gibi bir batı ikiyüzlülüğü ve tezat ararsanız, taş gibi bir paradoks ararsanız, nah orada işte. ABD de insan haklarına pek bir kaygılıdır, hain İran hain İran diye cıvıldayıp durur. Kusura bakma ama Ortadoğudaki kadın hakları pek geriyorsa seni, Suudi Arabistan’ın yanında İran cennetü ala sayılır. Ahmedinecad bile bir iki kadın bakan lafı etti. Arkadaşlarım bana erkeklerin orada tam budala olduğunu söylüyor. Bir bakanlığa gidiyormuşsun, bakan erkek bile olsa, herif senin işini yapamıyormuş, işi halletmek için bir kadından yardım alman gerekiyormuş. Bütün emirliklerde, haydi kölelik demeyelim de neo-serflik var, Filipinlerden gelen ucuz göçmen işçiler sürüsüne bereket… Bence asıl mühim olay bunları öne çıkarıp çelişkileri şiddetlendirmek.

GLR. Haydi bir de kuram sorayım: Solcu yunan gazetelerinde, internet sitelerinde birtakım yazılar var, Lacan’ın mayıs 1968’te öğrencilerle yaptığı o ünlü tartışmayı hatırlatarak, Lacancı olanın devrim gibi bir fikri savunamayacağını söylüyorlar. Lacancı tavır illa inkılaba muhalif mi olmalı? Ne bileyim, Lacancı arazide bir inkılap siyaseti gütmek mümkün mü?

SZ. Yalandır diyemem. Bilhassa illa ki devrimcidir denemez. Bakın ben ne iddia ediyordum: günümüzün ideolojik çelişkiler kargaşası içinde, nasıl oluyor da, üstelik de her şeye izin veren toplumlarımızda, nasıl oluyor da daha çok nizamname ve tereddüde sahip oluyoruz? Cinsi hürriyet elde ediyoruz, bu da içimizden yarısının iktidarsız, firijit falan olduğunu gösteriyor. Sırf bunu anlamak için bile olsa Lacancı kuram gibi bir şey lazım. Kuşkusuz Lacan’ın o  söylediğini bir tür liberal bir bilgelik gibi okumaya kalkarsanız şiddetle reddederim (devrimle oynamak istediniz o yüzden başka bir efendiniz olacak). Lacan’ı bir sınır gibi, (yani devrimin ardından gulag gelir diyen) bu nouvelle philosophie anticommuniste parçası gibi okumuyorum. Ama yine de, 20. asrın komünist devrimlerinin sorunu buydu.

Gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor. Sonrasında ne olacak, yeni bir terörden cidden nasıl kaçınabiliriz? Bence bu soru her yönüyle meşru. Ben buna bir şey daha ekleyeyim. Lacan besbelli tutarsızlık içinde, genellikle de kendiyle. Bugünün asıl sorusu – ve sol buna doğru dürüst yanıt verebilmiş değil hâlâ – ideolojik olarak neler olup bittiği sorusudur. Bence hiçbir paradoksu psikanaliz olmadan anlamak mümkün değil. Ne acayip sosyetelerde yaşadığımızın farkında mıyız? Şu örneği vermeye bayılıyorum. Geçen İngiltere seçimlerinde BBC kalkmış bir şov yapmış, en nefret edilen siyasetçi kim diye sormuş ve Tony Blair birinci çıkmış. Adam bir hafta sonra seçimleri kazandı. İşte bu beni tedirgin ediyor. Toplumdaki hayalkırıklığının bir seviyesi var ve bu sadece sade bir meclis oylamasıyla filan ortaya çıkmıyor. Demokrasiye karşı değilim. Sosyalist dönemde “ideallerle kafa ütüleme, bak işte gerçek sosyalizm buymuş” demeye bayılırdık. Şimdi dürüst olup aynı şeyi bugün de yapalım. Meclis demokrasisinin neyi yaptığını neyi yapmadığını ciddi olarak görelim. Yani demokrasiyi sevip ona tutkuyla bağlanıyor musun, öyleyse onun için kaygılanacaksın kardeşim. Ciddi bir şekilde işe yarıyor mu? Toplumun hoşnutsuzluğunu gideriyor mu? Çözüm aramamız lazım. Baksanıza Latin Amerika’da yaşananlara. Öyle haller oluyor ki bize verdikleri tek çözüm temsili demokrasiyi (Lula ya da Morales numunesini) cemiyet devinimleriyle birleştirmek. Demokrasinin günden güne çın çın bir tapınma gösterisine döndüğü aşikar değil mi? Oy versek bile, neye oy verdiğimizi kolaysa anla. Bak işte o pek mühim ekonomik anlaşmalardan bir tanesi hesapta NAFTA. Kimseye bir şey soran yok. Kongrede bile az buz rüşvet vermediler geçirmek için, kim çıkıp da okuyacak 5000 sayfa anlaşmayı. Türkiye’nin kapı komşusu olan ülkede, yani Yunanistan’da sizin haliniz de aynı. Uzmanlar uzmanca görüşlerini öyle bir veriyorlar ki akla karayı ayırt edemiyorsunuz bile. “Kusura bakma canım, kapı gibi olgu bunlar.” Belli bir noktaya kadar haklılar hatta – yalanlarında doğru da var. Eğer mevcut sisteme battıysan boğazına kadar, iş ciddi. Ama haydi bakalım artık soru soralım: Önümüz arkamız sağımız solumuz hep bu sistem mi? Hem zaten, bu bilmişler bile, sık sık düzenbazlık yapar. Samimi olabilirler mi cidden?

90’ların sonu ve güney Doğu Asya’da yaşanan o fevkalade ekonomik kriz aklımdan çıkmıyor. Bu yüce liberal ekonomistler haldır huldur saldırdılar Mahathir Mohamed’e, sırf Malezya hükümetine ülkedeki banka işlemlerine el koymalarını söylediği için. Acayip başarılı bir iş oldu. Yani mevcut ortamda bile, kurallar öyle yepisyeni liberal ideologların bizi ikna etmeye çalıştığı gibi sabit değil. Tam da aynı dönemde, Schroeder aynı şeyi Almanya’da yapayım diyen Lafontaine’i sepetlemişti. Yok devlet kayboluyormuş da, küresel imparatorluk geliyormuş da, – Toni Negri’nin bile fazla kapıldığı – o fikri unutun gitsin. Devlet kallavi bir önem kazanıyor.

Meclis demokrasisinin neyi yaptığını neyi yapmadığını ciddi olarak görelim. Yani demokrasiyi sevip ona tutkuyla bağlanıyor musun, öyleyse onun için kaygılanacaksın kardeşim. Ciddi bir şekilde işe yarıyor mu? Toplumun hoşnutsuzluğunu gideriyor mu?

GLR. Ya sakın bu gıcır liberallerin tarihe bir son dayatma ısrarını maymun gibi seyrediyor olmayalım?

SZ. Bu kadar da basit değil be canım. Fukuyama’nın tarihin sonuyla ilgili söyledikleriyle kafa bulmak kolay. Ama bire on bahse girerim ki bugün solcuların %90’ı canıgönülden Fukuyamacı. Haydi, o kadar değilse de, birkaç yıl önceye kadar manzara buydu. Mühim sorular falan sormuyorlar. Ne seçenek önerdikleri belli değil. Porto Allegre ya da Seattle’daki en radikal laf güzellemesi bile bol bol ahlak nutuğu çekiyor. Şöyle elle tutulur bir model var mı? Yok yerel hareketler, yok özörgütlenme diye şarkı tutturmak kolay. Buna model denmez ki. Gün gelecek, devran dönecek, çok-luk her -şeye el -ko-ya-cak diye nakarat tutturan o Negri rüyası benden uzak olsun. Birtakım düzenleme aygıtları lazım, lamı cimi yok. O bildik sosyal demokrasi ve devlet sosyalizmi hayalleri değil sadece, soyvet konseyleri hayali bile, acil yerel demokrasi hayali bile dibine kadar tüketti kendini.

GLR Peki abi, daha büyük ölçekteki direnişi nasıl halledeceğiz? Guardian’ın hürriyet nezlesi dediği şeye siz nasıl bakıyorsunuz?

Tarih, hadi yine ağzımı bozmayayım, uçuruma gidiyor.

SZ. Karamsarlık tabiatımda yok ama bildiğimizi sandığımız kadar bildiğimizi de pek sanmıyorum. Frederick Jameson der ya hani, bilişsel harita diye, işte o yok bizde bence. Birtakım solcular var, yeni kapitalizm ve gıcır liberaller nereye gidiyor falan, her şeyi bildiklerini sanıyorlar, onu biliyormuşuz sırf halkı nasıl gaza getiririz onu bilmiyormuşuz. Bence biz ne olup bittiğini cidden bilmiyoruz. Kısa vadede bakarsan, iyimser olacak bir şey yok bence. Ne yapacaksın, edeceksin, bir reçete veremem. Tek bildiğim var ve ona güveniyorum, o da şu: bir şey yapmak zorundayız, yoksa yeni bir otoriter toplumun kucağında buluruz kendimizi. Bu tam da ütopyaların ortaya çıktığı vakittir. Kusura bakma, ama boğazına kadar boka battığın zaman, içinden çıkamadığın zaman ütopya kurmaya başlarsın. Şimdi bilhassa siz Yunanistan’da halkın denetimi, devletin işleyişi falan gibi şeylere fikirler bulmak zorundasınız. Tam da bu sıralar Bolivya’da aynısını yapıyorlar. İşte benim trajik diyebileceğim konumum bu. Dediğinizi kabul ediyorum ama fırsat bu fırsattır deyip bunu günü kurtaralım, böylece yaşayıp gidelim demeyi haklı çıkaracak bir sav diye kullanamam. Bunu yaparsak, valla ben böyle bir toplumda yaşamak istemem. Bence şahsi özgürlükleri koruyup yeni apartheid biçimleri getiren yeni tür bir liberal kapitalizme bodoslama gittiğimizi gösteren nal gibi işaretler var. Şahıs olarak ne istersen ifade et, ama toplumsal hareketliliğin suyunun suyu kalacak. Tarihin nereye gittiğini bildiğimize dair o eski Marksist özgüven vardı ya, unut gitsin. Tarih, hadi yine ağzımı bozmayayım, uçuruma gidiyor.

Daha fazla Güncel, Mizah
İntihal etme ne olur!

Sabit Fikir dergisi bir çeviri intihali dosyası hazırladı. Savaş ve Barış ne yazık ki 300 sayfa değilmiş!

Kapat