Ressamı Bırakıp Zengin Nişanlıyla Evlenmek

Posted by on Nisan 18, 2011 in Deneme, Güncel, Manşet

Devlet Televizyonları’ndan biri olan TRT1, 16 ve 17 Nisan günlerinde, Amerikalı yönetmen James Cameron’ın Titanic (1997) adlı filmini gösterdi.

Yukarıdaki kareler -sonuncusu dışında- bu filme ait.

Filmin dramatik kurgusunun merkezinde, yoksul bir ressam ile yoksul kalmamak için zengin bir adamla evlenmek üzere olan, sanata meraklı bir genç kız arasında yaşanan aşk ilişkisi yer alıyor. Gençkız ressamın karakalem resimlerini beğeniyor, filmin bir sahnesinde birlikte onun nü çalışmalarına bakıyorlar, daha sonraki bir aşamada kendisinin nü resmini de yapmasını istiyor. Filmde olay olarak gerçekleştirilen bu nü çizme sahnesi ve resmin kendisi büyük önem taşıyor: çünkü kız resmi alıp zengin koca adayının kasasına kilitliyor ve böylece kendisine mal olarak sahip olmak isteyen adama, kendisine ancak göz aracılığıyla, bir imge olarak sahip olacağını, paranın canlı insanı ve ruhu satın alamayacağını ifade etmek istiyor.

TRT1’deki Titanic gösteriminde önce ressamın – yukarıda görülen – karakalem nü eskizlerinin üstü mozaiklendi. Ardından, genç kızın soyunup koltuğa uzandığı ve ressamın karakalem eskiz çalışması yaptığı sahne, kesme ve yeniden montajlama yoluyla sansürlendi.

Bu elbette bir sanat eserinin görgüsüzce tahrip edilmesi.

Ve seyirciye yönelik bir aşağılama.

Ama aynı ölçüde, Sümeyye Erdoğan’ın bir süre önce dile getirdiği krizin ters yüzünden bir ifadesi.

Sümeyye Erdoğan, 8 ya da 9 Nisan 2011 günü, yazar ve çevirmen Turan Oflazoğlu’nun Genç Osman adlı oyununun Devlet Tiyatroları sahnesindeki gösteriminde yapılan, 20. yüzyıl başlarından kalma avangard demode bir seyirciyi oyuna katma numarası yüzünden yaşananları değerlendirirken sanatçılara şöyle sesleniyordu:

“Ne sen, ne de sanat camiamızda maalesef çokça rastlanan senin gibiler, saygıdeğer sanatçılar değilsiniz! Başörtülülere ve sizden farklı olan herkese alışsanız iyi olur! Çünkü biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız! Ve ben sizle kavga ederek yaşamak istemiyorum! Benim dinimden bile olmayanların ülkelerinde yapabildiğim gibi tanımadıklarıma bile tebessüm ederek ve selamlaşarak huzurla yaşamak istiyorum!”

Kastedilen ülkeler Amerika ve İngiltere’ydi. Üniversite eğitimini Amerika’da Indiana Üniversitesi‘nde, yüksek lisansını da İngiltere’de, Kaddafi’nin oğluyla aynı üniversitede, London School of Economics‘te  tamamlayan Sümeyye Erdoğan, Türkiye’de herhalde bir Anglosakson ülkesindeki gibi, İngiltere’deki, Amerika’daki gibi yaşamak istediğini söylüyordu.

Aynı soruyu tekrarlamak mümkün: Neden Amerika’da ya da Amerika’daymış gibi yaşayamıyoruz? Neden küresel Amerikan sanat eserlerini bile onlar gibi tüketemiyoruz? Neden insan bedenine, çıplak insan bedenine alışamadılar “onlar” ve neden alışamadıkları halde kendilerini Amerikalılaşmış gibi, Anglosaksonlaşmış gibi gösteriyorlar “bize”?

Kim onlar, kimiz biz?

Amerikalı da değilsek, Anglosakson da değilsek, kimiz biz?

Peki Titanic‘i böyle yayınlayanlara, televizyonlarda filmlerin sevişme sahnelerini kesip atanlara, konuşmaları sansürlü çevirenlere şöyle seslenebilir miyiz?

“Ne sen, ne de yayın camiamızda maalesef çokça rastlanan senin gibiler, saygıdeğer yayıncılar değilsiniz! Nü ressamlarına ve sizden farklı olan herkese alışsanız iyi olur! Çünkü biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız! Ve ben sizle kavga ederek yaşamak istemiyorum! Benim dilimden bile olmayanların ülkelerinde yapabildiğim gibi tanımadıklarıma bile tebessüm ederek ve selamlaşarak huzurla yaşamak istiyorum!”

Seslenebilir miyiz? Biz?

Yoksa ressamı unutup zengin nişanlıyla evlenecek miyiz?

Daha fazla Deneme, Güncel, Manşet
Stalin’in Kızı ve şair Ahmatova

Yöneticiler ve aileleri kültür hayatı üzerinde her zaman, kendilerine özgü ölçülerde etkili oluyorlar. Özellikle de aşırı iktidar ve yetki olanaklarına kavuştukları zaman; özellikle de kültür elitlerinin sesli ve sessiz desteğini arkalarına aldıkları zaman.

Kapat