İstanbul’dan Bodrum’a Duble Sorgu (devam)

Posted by on Haziran 10, 2011 in Dil Sorunları, Güncel, Yorum

Çevirmen Funda Uncu ilginç bir sıçrama tahtası oldu – hiç beklenmedik kişilerin hem kültüre, hem edebiyata, hem çeviriye, hem çevirmene ne ölçüde ilgi gösterdiğini öğrenme fırsatı bulduk: bir gazete yöneticisi olayı manşete taşıdı, bir köşe yazarı kendini de suça ortak ilan etti, bir edebiyatçı kitabın büyük olasılıkla ilgisini çekmeyeceğini ama kitabı satın aldığını, sanatın ve çevirinin özgür olması gerektiğine inandığını açıkladı, facebook-twitter destek mesajlarıyla fokurdadı..

Daha şaşırtıcı bir çıkış, Uncu’nun karakolda yaşadıklarını anlatırken kullandığı dilin eleştirilmesi oldu. Uncu bunalıp ağladığını, kendisine adi suçlu ve fahişe muamelesi yapıldığını söylemişti. Hızla bu söylemin eleştirisi, derin analitik boyutlarda yapıldı: resmi dili, muzır kurulunun dilini meşrulaştırmakla suçlandı ya da kınandı Uncu. (Fahişeyiz, Şiddeti Hak Etmiyoruz” ve “İhlale Karşı Çıkarken “Dil” Tuzağına Düşmek“)

Oysa tam tersi. Tam da bu yaklaşım resmi muzır kurulu dışında gayrıresmi bir (ve birçok) kurulun oluştuğunun göstergesi. Karakoldakiler nasıl raporda yer alan metnin bir edebiyat metni olduğunu anlayamıyorlarsa, adi suçlu ya da fahişe muamelesi gören (yani bu toplumda adi suçlu ya da fahişeye gerçekten ve yaygın olarak nasıl davranılıyorsa o muameleyi gören) bir insanın sözlerinin birebir gerçeğin ifadesi olduğunu anlayamadı dışarıdakiler. Çevirmen karakolda kitabın yazarı olmadığını, ama onu çevirmeye hakkı olan bir insan olduğunu anlatmaya çalışmıştı, dışarı çıktığında da günlük dil kullanmaya hakkı olan bir insan olduğunu anlatması bekleniyor ondan.

Bu toplum çevirmenden de bir çevirmen mi talep ediyor?

*

Fakat bütün bu tumturaklı tartışma bir yana, Uncu olayının bir başka büyük önemi, çeviri konusundaki daracık ufkumuzu bir daha ortaya koymuş olmasında yatıyor.

Uncu’yla neredeyse eşzamanlı olarak BDP’nin yaptığı öne sürülen bir çeviri linç derecesinde bir sorguya çekildi. Star gazetesi 7 Haziran günü attığı manşetle, BDP’yi ezanı Kürtçeye çevirmek ve okumakla suçladı: “BDP Kürtçe ezan okuttu”.  8 Haziran’da BDP temsilcisiyle yaptığı ve Kürtçe ezan okutulduğuna dair açıklama aldığı görüşmeyi yine manşetten verdi. 9 Haziran’da manşet “Kürtçe ezan tek parti özlemi” şeklindeydi. Yeni Şafak 9 Haziran’da “Kürtçe ezan Kürte ihanet” manşetiyle çıktı.

8 Haziran günü Zaman’da yayınlanan bir haberin spotu ezanın Türkçe çevirisinin zorla okutulduğunu söylüyordu:

“CHP’nin hüküm sürdüğü tek parti döneminde 18 yıl zorla okutulan Türkçe ezanın, 61 yıl sonra bu kez BDP tarafından Kürtçe olarak okutulduğu ortaya çıktı.”

Aynı ifade 7 Haziran günü Star’da yayınlanan bir haberin spotunda da yer almıştı:

“CHP’li tek parti döneminde 18 yıl zorla okutulan ‘Türkçe Ezan’dan 61 yıl sonra BDP, Şanlıurfa Suruç’ta ‘Kürtçe Ezan’ okuttu. İl Başkanı “Bundan sonra ezanlar da Kürtçe olacak” dedi.”

10 Haziran’da Yeni Şafak’ta yayınlanan bir haberin girişi bu yaklaşımın daha da sert bir örneği:

“‘Milli Şef’ İsmet İnönü döneminin tek parti diktası altında ‘Tanrı Uludur’ şeklinde zorla okutulan ezan, yeni bir faşist anlayışın tehdidiyle karşı karşıya. Kürt vatandaşlar, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde yaşanan ‘Kürtçe ezan’ provokasyonundan ve ‘Xwade mazine’ faşizminden ziyadesiyle rahatsız”.

Habere göre uzmanlar ezanın Kürtçe çevirisiyle okunması bir taktik olduğuna inanıyor:

“Uzmanlar kendisine karşı en büyük engeli ‘din’ olarak gören ve Marksist-Leninist bir dünya görüşünü benimseyen PKK’nın bu tür hareketlerle İslami değerleri istismar etme taktikleri geliştiğini belirtti.”

*

Durum bu. Edebiyat eserlerinin, hatta muzır ya da değil, her şeyin özgürce çevrilmesini savunanlar, BDP’nin isterse ezanı Kürtçeye çevirtip okutma hakkına sahip olduğunu savunamıyor. Beat Kuşağı’nı tartışıyoruz, ama Martin Luther ve Gutenberg öncesindeyiz – inandığımız ya da inanmadığımız dini kendi dilimizde yaşamamız faşizm olarak anılıyor. Ve çevirinin yapılıp yapılmayacağına din adamları karar veriyor:

“Ezan-ı Muhammedi, Sevgili Peygamberimizin ilk mescidi inşa ettiği günden bu güne kadar bütün zamanlarda, bütün coğrafyalarda, bütün Müslümanların ortak inancının sembolü ve simgesi olmuştur. Ezan-ı Muhammedi’nin her kelimesi ve cümlesi Şeair-i İslamiye’dendir. Şeair demek dünya var oldukça Müslüman olma bilincimizi ve Müslüman kalma şuurumuzu diri tutacak ve kaybolmayacak bir sembol demektir. Binaenaleyh ezanın herhangi bir dile ve lehçeye çevirisinin Müslümanların ortak inancı ve bilincini ifade eden ezan sayılması asla mümkün değildir.”

Bir sembol inanç ve bilincin yerine geçebilir mi? Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki saymaca değil mi? Bu yaklaşımın matbaanın Türkiye’de Türkçe yayın yapmasına engel olan ve Osmanlı’nın Müslüman tebasının önemli ölçüde geri kalmasına neden olan hattatların yaklaşımından ne farkı var? Diyanet İşleri kurumu bir şeair değil, neden onun sözünü tek doğru saymak zorundayım? Bu soruları sorduğum zaman neden kaygı duyuyorum ihanetle suçlanmaktan?

Hiç kimse çıkıp ezanın Kuran dışında, günlük hayata ait bir gelenek olduğunu; ne namaza çağırma diline, ne de ibadet diline sınır konamayacağını söylemiyor. Hiç kimse İslam’ın (ve elbette bütün dinlerin) şekil değil, akıl dini olarak yaşanmasının daha doğru olacağını söylemiyor. Medya sakin sakin insanlara baskı uyguluyor ya da uygulanan baskıyı olağanlaştırıyor. Çünkü çok daha önemli meseleler var.

*

Ne gibi mi? Anadolu’nun şirketlere paylaştırılması gibi mesela.

(devam edecek, ama o arada Anadoluyu Vermeyeceğiz hareketinin hazırladığı belgeseli izleyelim)

Anadolu’nun İsyanı from Anadoluyu Vermeyecegiz on Vimeo.

Daha fazla Dil Sorunları, Güncel, Yorum
İstanbul’dan Bodrum’a Duble Sorgu

Funda Uncu mesleki kimliğe ve kişiliğe verilen zarar nedeniyle mankenlere layık bir tazminatla ödüllendirilmeli.

Kapat