Sorumluluk: Tüketici Bunu Hak Ediyor Mu?

Posted by on Ocak 27, 2007 in Güncel

Nokta dergisi “Tercümana Zeval Olmaz” kampanyası ve tartışmaları konulu bir haber yazısı için Hrant Dink cinayetinden birkaç gün önce bazı sorular yöneltmişti. Çevirmenin sorumluluğunu savunanlardan biri olarak soruları yanıtladım, fakat yer darlığı nedeniyle yanıtımı kısaltmak zorunda kaldım. Bu hafta Banu Uzpeder’in hazırladığı yazı yayınlanmış, fakat yanıttan iki cümleyi daha çıkarmak zorunda kalmışlar. Anlam bütünlüğü bozulmamış, Uzpeder’in yazısı güncel gelişmeler karşısında daha da önem kazanan tartışmayı büyük ölçüde derlemiş, ama yine de yazıda uzmanlık çevirmenleriyle kitap çevirmenlerinin bir araya geldiği kampanyanın sorunlu noktaları (örneğin film, konferans ve kitap çevirmenliği gibi değişik alanlarda kazanç ve sözleşme koşullarının standart olmaması, çalışma koşullarının aslında ortak olmaması) yeterince belirginleşmiyor; sorun sadece “yargılanma hakkı” çerçevesinde tanımlanıyor. Her koşulda ilginç bir başlangıç.
Diğer yandan, sorumluluk ve ifade özgürlüğü çerçevesinde yeni yaşananlar karşısında konunun bir boyutunun daha öne çıktığı söylenebilir: Tüketici, yani çevirinin okuru, izleyicisi, dinleyicisi sorumluluğu hak ediyor mu? Çevirmen, hayatını tehlikede hissedebileceği bir toplumsal ortamda, ister bir elçi ister bir sanatçı olsun, tarafsız olabilir mi? Tüketiciye, o ne isterse onu verme, gitgide onun istediği ürünleri verme hakkı var mıdır? Tüketici onun geçimini (örneğin çeviri kitabı satın almayarak) belirliyor, çevirdiği eseri yargı konusu yaparak kaderini de belirliyor; öyleyse (yayıncı) şirketle (okur) tüketici arasında çevirmen nedir? Otomat? Elçi de olsak, sanatçı da olsak, tüketici ürünü satın almamanın dışında, fiilen de cezalandırmak isteyebiliyor. Sorumluluğun kurşun gibi ağırlaştırıldığı bu toplumda, uzun uzun düşünmek gerekiyor.
Aşağıda, Nokta dergisinin 25-31 Ocak 2007 tarihli sayısında yer alan “Son Zamanların En İlginç Tartışması Türk Çevirmenler Arasında Geçiyor” başlıklı yazı için bana gelen sorular ve yanıtlarımın kısaltılmamış, ilk hali yer alıyor. Yer darlığı nedeniyle dergide yer almayan kısım yatık yazıyla belirtildi.

Sorular:
– “Tercümana zeval olmaz” kampanyasının “Tercümana zeval olur, olmalıdır” tarafında yeralıyorsunuz bildiğimiz kadarıyla. Neden?
– 301 gibi düşünce suçu maddelerine karşı mısınız? Karşıysanız düşünceyle ilgili iş yapan herhangi birilerinin yargılanabileceğini söylemeyi mantıklı buluyor musunuz?
– “Çevirmenler Yargılansın” diyenlerin tezlerini çevirmen-yazar Süreyyya Evren şöyle özetliyor: “Yazar yargılanıyor da çevirmen neden yargılanmasın, yazarınki can da çevirmeninki patlıcan mı, haksızlık, hatta korkaklık olmaz mı? Bunu talep etmek, çevirmen çocuk mu, ne çevirdiğini bilmiyor mu, çevirmen yargılanıyorsa kesin kendi kuyruk sallamıştır vs.” Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
– Yargılanan bir kitabın suçu çevirmende aranmalı mıdır? Bu durumda çevirmen, ancak altına girebileceği, sonradan savunabileceği fikirdeki kitapları mı çevirmelidir?

Yanıtlar:
-“Tercümana zeval olmaz” kampanyasının sonuçta aldığı şekli, getirdiği çözümü, çevirmen olarak iki nedenle doğru bulmuyorum. Birincisi, genel ifade özgürlüğü savunmasında yer almamızı engelliyor. İkincisi, zaten hakları yok etmeye düşkün bir yönetime çevirmenlerin eser sahipliği hakkını kaldırmayı öneriyor. Çevirmen örgütlerinin bir araya gelmesi tarihi bir fırsat, fakat bunun sorumsuzluk ilanı ve kazanılmış haklardan vazgeçme önerisi haline gelmesi hatalı bir durum. Bana göre asıl önemli sorun, Çevbir’in kurulmasıyla elde ettiğimiz tarihsel fırsatı yanlış kullanarak elden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya olmamız. Çevbir bir meslek birliği olarak kuruldu; amacı çevirmenin haklarını zenginleştirmek, onu bir çalışan olarak işverenine karşı güçlü kılmak, sosyal haklara sahip olmasını sağlamak. Çevbir ısrarla sosyal devletin canlanmasını, herkesin ifade özgürlüğüne sahip olmasını savunmalı ve bunu yaparken, yönetime, kazanılmış haklardan vazgeçmeye yönelik bir öneri götürmemeli; bu hakları çoğaltmalı. Çevirmeni yargılamak, mesleğinin özel bir meslek olması yüzünden değil, insan olması ve ifade özgürlüğüne sahip olması yüzünden saçmadır.

İfade ve emek haklarını engelleyen resmi ve özel bütün yasa ve yaptırımlara karşıyım. 141, 142, 301.. Bu sayılar değişir, fakat temel bir şey değişmez: Türkiye’de insani haklar ve emek hakları, küresel ve yerel şirketler yararına yok edilmektedir. 1970’lerden bugüne sistem toplumu şiddetle parçaladı, özelleştirdi; çevirmen gitgide sömürgeleştirilen ve her şeyi özelleştirilen bir toplumda çalışıyor. Bu açıdan Türkiye’de ifade özgürlüğünün sadece yasaların değil, adaletsiz küreselleşmeyle birlikte ortaya çıkan medya tekelleşmesinin de tehdidi altında olduğu hatırlamak gerek; çevirmen sadece devlet hukuku tarafından değil, medya şirketlerinin (yayınevi, televizyon vb.) hukuku tarafından da yargılanıyor. Yayınevlerinin, televizyonların, film şirketlerinin.. sözleşmelerini hazırlayan hukukçularla, kitaplara dava açan hukukçular aynı sistemde hareket ediyor: medyanın çeviri sözleşmelerinde neredeyse 301 kadar ağır cezalar, sınırlamalar getiren maddeler var. Medyanın çevirmenin emek hakkı ihlalleri akıl almaz boyutta: film çevirilerinin haklarının tanınmaması, çevirmenlere çok düşük ücretler verilmesi, intihal niteliğindeki izinsiz çoğaltmalar.. Bu yüzden çevirmenin “eser sahipliği” haklarının azaltılmasının sonuçlarının bu açıdan da düşünülmesi gerekir. Bu yüzden çevirmen meslek örgütlerinin hem resmi hem de özel kurumlara karşı genel bir ifade ve hak özgürlüğü mücadelesi vermesi gerektiğine inanıyorum.

– Çevirmen kimdir? Frantz Fanon’un ifadesiyle beyaz maskesi takmış bir zenci midir, yoksa dil uzmanlığına sahip bir işçi midir? Kime çalışır? İş yaptığı yayıncı, küresel bir yayıncıyla anlaşmış, küresel bir ürünü yerel pazarda satma hakkını almıştır. Çevirmenden ürünü yerelleştirmesini ister. Sorunu “çevirmen yargılanmasın”la sınırlamak, onu sadece bir yerelleştirici olarak görmekten kaynaklanıyor. Bense, ayda bir kitap yerelleştirmek isteyen şirket mantığından hoşlanmıyorum ve kendimi bir eser yaratan sanatçı olarak görüyorum. Kimse bir başkası gibi çeviremez. İdeal, kimsenin emeğini satarak yaşamadığı bir dünyada, ifade özgürlüğü tamdır, geçim korkusu yaşanmaz, bütün eserler bütün insanlarındır, isteyen istediği dile çevirir. O dünyada kimse ben bunu mecburiyetten çevirdim, demez, sevdiğim için ya da sevgilim için çevirdim der. Bu ideal olmayan dünyadaysa, çevirmen şirketle yaptığı sözleşmede yüksek telif yüzdesini almaya uğraştığı gibi, yaptığı işin toplumsal sözleşmedeki karşılığını da, kazancını da doğru hesaplamak zorundadır: insan başka insanlara duygularını tercüme edip “seni seviyorum” dedikten iki gün sonra “ben öyle söyledim ama o duyguların yerini başka duygular aldı” diyebilir, ama böyle bir insan insanlaşamaz ve onunla yaşanmaz. Çeviri hassas bir sanattır: Irak’ta işgalcilere çevirmen olarak hizmet verenlere ne deneceği, çeviri şirketlerinin işgalciler için çeviri aygıtları üretmeleri çeviribilim çerçevesinde tartışılan önemli konulardır.

Bence çeviri yapan kişi köle ya da kiralık işçi konumunu kabul etmemeli, çevirmenliği hayatını anlamlandıran bir meslek olarak görmeli. Çevirmenler ifade özgürlüğünü savunmalı ve eser sahipliği hakkından vazgeçmemeli. Çevbir ve bütün meslek birlikleri insanların ifade özgürlüğünü savunmalı, fakat bunu mesleki sorumsuzluk olarak görmemeli: bence, depremde yıkılan binaya nerede kullanılacağını bile bile denizden kum getiren kamyon şoförü de, en az o binanın müteahhiti kadar sorumludur felaketten. Bu ülkeye yakında gereksiz nükleer santraller kuracaklar: Nükleer santrallerin kurulması için gerekli çevirileri yapan çevirmenler bunların gelecekteki felaketinin sorumluluğunu üstlenecektir.

Daha fazla Güncel
Hepimiz Stratejik Ortağız, Yani Hepimiz Coniyiz, Cesuruz

İnsanın insan olmaktan sevinç duymasına yol açan bir cenaze töreninin ardından Türkiye'nin bir yanı akıl almaz bir bulanıklığa düştü. Siyasi...

Kapat