Hepimiz Aynı Gemideyiz

Posted by on Ocak 29, 2007 in Güncel

17 Ocak 2007 günü Türkiye büyük bir çifte facia yaşadı, fakat facianın etkisini duymadı. Bir gün içinde hem 1954 tarihli Petrol Kanunu’nun yenilenip değiştirilmiş hali başına bir “Türk” eklenerek “Türk Petrol Kanunu” adıyla kabul edildi; hem de Çevre Komisyonu, nükleer santrallerin kurulmasına ilişkin yasa tasarısını benimsedi.
Bu facialar, o günden bugüne medyada nedense pek yer bulmadı. Fakat TMMOB gibi meslek kuruluşları ve nükleer karşıtları bu facialara karşı seslerini yükseltti.
Yeni petrol kanunu, Irak’ta işgal yoluyla yürütülen özelleştirme harekatını hatırlatan niteliklere sahip; nükleer santral kararı da aynı şekilde, doğrudan Ortadoğu savaş ve silah pazarını çağrıştırıyor. Petrol aramalarında söz konusu olacak bölge Karadeniz’den Güneydoğu’ya uzanan bir bölge; nükleer santral için tasarlanan yer de Karadeniz’de.
Medyaysa, bütün ilgisini, 19 Ocak 2007’den bu yana, Trabzon’dan kalkıp İstanbul’a gelen ve “Türklüğe hakaret ettiği” için “Ermeni’yi öldürdüğünü” söyleyen bir katile yöneltmiş durumda. Harıl harıl ne olduğumuz tartışılıyor, ama bana öyle geliyor ki, hepimiz aynı gemideyiz. Bunu değerlendirmek için Enerji kanunları faciasını aşağıdaki alıntılarla ele almaya çalışalım.

Aksiyon dergisi 23 Kasım 2007 günü devletin petrol arama çalışmasından bunaldığını yazıyor:

“Türkiye’de 1950’lerden itibaren her hükümet arama çalışmalarını hızlandırmak ve petrol üretimini artırmak için ülkeye yerli ve yabancı petrol şirketlerini davet etti. Ama tüm bu iyi niyetli çağrılara karşın uluslararası şirketlerin beklenen ilgiyi göstermemesi arama çalışmalarında yükün kamu kuruluşu TPAO’nun sırtına binmesine sebep oldu.”

9 Ocak 2007 günü Cengiz Candar, Irak’ta bir petrol kanunun görüşülme sürecini aktarıyor:

“Irak’ta pek yakında parlamentodan geçip yasalaşması beklenen petrol yasa taslağı, ilk bakışta 1972’de millileştirilen Irak petrolünün yeniden yabancı petrol şirketlerine açılması gibi “radikal” bir dönüşü ifade ediyor. Yani, ideolojik bakış açısıyla, Irak petrolünün “emperyalist iştahı doyuracak” bir düzenlemeye sokulması gibi algılanmaya uygun. Ne var ki, dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerinin sahibi Irak’ta petrol endüstrisi acınacak hale geldi. 21’inci yüzyılın teknolojik devrimi ve küresel ekonominin rekabet şartlarına uyabilmesi için mevcut şartlarda bu petrol yasasından başka çaresi kalmamışa benziyor.”

14 Ocak 2007 günü Zaman gazetesinde Mahir Etyemez’in petrol konulu kitabı tanıtılırken, Etyemez eski petrol kanununu değerlendiriyor:

“Türkiye’deki petrol rezervleri matematik formülle kapatılmıştır. Ve o matematik formül, Petrol Kanunu’nun içindedir. Yabancı petrol arama-çıkarma şirketleri kendi kontrollerinde hazırlanan yasanın oluşturduğu avantaj ile petrol olması muhtemel alanların ruhsatlarını alıp, ruhsat süresi boyunca ellerinde tutmuşlardır. Ve böylelikle saha direkt aramalara kapalı hale gelmiştir. Bunu, devletin resmî kurumu Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün resmî rakamlarını incelerseniz görürsünüz. Petrol bulunmasını sağlamak için yapılması gereken jeolojik, jeofizik ve sondaj çalışmasının büyük bölümünü tek başına TPAO yaptı. Peki diğerleri ne yaptı? Az önce de söylediğim gibi petrol olması muhtemel alanların ruhsatlarını aldılar. Arama yapmayarak böylece üretim yapılmasına engel oldular.”

17 Ocak 2007 günü MeclisHaber’de kanun tasarısının yasalaşması duyuruldu. Haberde, kanunu özetlerken petrol arama şirketinden devletin gelir alacağı ve aldığı gelirin yarısının aramanın yapıldığı ilin özel idaresine devredileceği belirtiliyor:

“Bir petrol arayıcısı, ürettiği petrolün karşılığında devlet hissesi ödeyecek.
Devlet hissesi; üretim miktarlarına, üretimin cinsine, kara ve deniz sahalarına ve su derinliğine, gravitesine ve üretim metoduna göre kademeli ve indirimli olarak düzenlenecek. Petrol üreticisinin ödeyeceği devlet hissesi nakden ödenecek.
Petrol üretiminin tamamına yakınının kalkınmada öncelikli illerde yapılması nedeniyle o illerin sosyo-ekonomik kalkınmasına katkı sağlayacak devlet hisselerinden, o illere pay verilmesi amacıyla karalarda elde edilen devlet hissesinin yüzde 50’si, işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresinin açtıracağı hesaba aktarılacak.”

Ayrıca petrol şirketinin hangi vergilerden muaf olacağı belirtiliyor:

“Bir petrol hakkı sahibi, petrol işleminde kullanacağı bina tesislerinin ve teçhizatlarının inşası, kurulması ve işletmesine ait malzemeler hariç, petrol işlemlerinde kullanılacak malzemeyi, ekipmanı, akaryakıtı, kara, deniz ve hava nakil vasıtalarını ithal ederken ya da yurt içinden temin ederken KDV, vergi ve harç ödemeyecek.
Petrol hakkı sahibi, ihraç ettiği petrolden sağladığı dövizi yurt dışında koruyabilecek. Bu döviz tutarı, Türkiye’ye ithal edilmiş sermaye ile bunu aşan net kıymetlerin transferinden mahsup edilecek.”

En önemlisi, yabancı şirketlerin yabancı işçi çalıştırmasının serbest bırakıldığı belirtiliyor (Türkiye’de üniversitelerde eğitim ve staj yaptırılmıyormuş gibi, eğitim ve stajı yabancı şirketlerin vermesi öne çıkarılıyor):

“Bir petrol hakkı sahibi, petrol işlemi için gereken yabancı personeli, Petrol İşleri Genel Müdürlüğünün uygun görüşü ve İçişleri Bakanlığının izniyle ”yabancıların çalışma izinleri hakkında kanun” hükümlerine bağlı olmaksızın çalıştırabilecek.
İşletmeciler, istihdam ettikleri yabancı sayısının yüzde 25’inden az olmamak üzere Türk vatandaşlarına, (devlet memurları hariç) petrol işlemlerinin her safhasında ihtisas kazanmaları için yabancı ülkelerde veya Türkiye’de bilimsel ve mesleki kurum ve işletmelerde eğitim ve staj yaptıracak.”

Anlaşılmaz bir şey, kanunun adının (Enerji Bakanlığı’nın önerisiyle) değiştirilmesi:

“Kanunun, Petrol Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Tasarısı olan adı, Türk Petrol Kanunu olarak değiştirildi.”

Aynı gün, Radikal gazetesinde kanunla ilgili haber yer almadığı halde, Kamil Mehdi’nin Irak petrol kanunu için Guardian’da yayınladığı yazının çevirisi, “Irak’ın petrolü bir daha çalınmayacak” başlığıyla yer alıyor:

“Irak hükümeti, ABD işgalinin himayesinde hazırlanan, ayrıntıları halka açıklanmayan ve kapıları muhtemelen yabancı şirketlere ardına kadar açacak bir petrol yasasını geçirmek istiyor. Fakat Iraklılar bu hükümetin ulusal petrol siyasetinden dönmesine izin vermeyecek”

Yine 17’sinde, nükleer santral kurulmasının adımı atılırken, Enerji Bakanı bir açıklama yapıyor:

“Bu işi yapmak zorundayız. Tercih değil mecburiyet meselesi. Bunun için gücümüz de paramız da var. Nükleer enerji, aynı zamanda çevre dostudur. Çocuklarımız, torunlarımız bu ülkede yaşayacak, bir yere kaçacak değiliz.”

18 Ocak 2007 günü Dünya gazetesinde, kanunla ilgili bir haberde vergiler ve ruhsat ele alınıyor:

“Kurumlar Vergisi’nde petrol hakkı sahipleri için en fazla yüzde 55 oranında bir tavan belirlenmiş iken, yasada bu tavanın en fazla yüzde 40 olması öngörülüyor. Petrol faaliyetlerine ilişkin olarak yapılan sözleşmeler, damga vergisinden muaf tutuluyor. Petrol aramalarına tanınan katma değer vergisi (KDV) muafiyeti, üretim faaliyetlerine de tanınıyor. Mevcut yasada yer almayan, petrol faaliyetlerinde kullanılan kara, hava ve deniz taşıtlarına özel tüketim vergisi (ÖTV) muafiyeti getiriliyor. Yabancı yatırımcıların petrol işlemleri için yapmış oldukları yatırımlara tekabül eden sermayelerinin tamamını, üretimden elde ettikleri gelirlerden harice transfer edinceye kadar, her türlü vergiden istisna tutmaları kolaylığı sağlanıyor. İşletme ruhsatlarındaki azami 40 yıl süre sınırlaması kaldırılarak ruhsatta üretim yapıldığı sürece şirketin ruhsatı elinde bulundurma imkanı da yasayla yeni getirilen düzenlemeler arasında yer alıyor.”

19 Ocak 2007 günü Sol gazetesi kanunun getirdiği değişiklikleri konu ediyor:

“Dünya Irak’ta petrol gelirlerinin nasıl paylaşılacağını tartışırken, yerli ve yabancı tekellere büyük imtiyazlar getiren “Türk Petrol Kanunu” TBMM’den geçti. Irak petrollerini paylaşabilmek için işgali bekleyen petrol şirketleri, Türkiye’de artık istedikleri gibi cirit atacaklar.”
“Yasanın genel gerekçesi olarak; bir yanda AB’ye uyum vurgulanırken, diğer yanda asıl gerekçe olarak “yerli ve yabancı sermayenin petrol arama ve üretim faaliyetlerine daha fazla katılımını sağlamak için; işlemlerin sadeleştirilmesi, maliyetinin azaltılması, yatırım indirimi ve vergi istisnası, transfer kolaylıkları gibi teşvik unsurlarını kapsayan, arama ve işletme hak ve yükümlülüklerini günün koşullarına göre düzenleyen yeni bir yasal düzenleme yapılması gerekliliği” öne sürülüyor.
Eski yasanın ilk iki maddesi olan; “Türkiye’deki petrol kaynakları Devlet’in hüküm ve tasarrufu altındadır” ve “Bu Kanun’un amacı Türkiye Cumhuriyeti petrol kaynaklarının Milli menfaatlere uygun olarak, hızla, sürekli ve etkili bir şekilde aranmasını, geliştirilmesini ve değerlendirilmesini sağlamaktır” hükümleri, yeni yasada bulunmuyor. Benzer şekilde, eski yasada bulunan “Milli Menfaatin Korunması” başlıklı beşinci bölüm, yeni yasada yer almıyor.”

Aynı haberde, İtalyan şirketlerinin üstlendiği Bolu Tüneli’ni açmanın neden Hrant Dink cenazesinden daha önemli olduğu da açıklanıyor:

“Son olarak Samsun-Ceyhan Boru Hattı’nın inşasının ihalesiz olarak Çalık Grubu ve İtalyan ENI’ye verilmesi çeşitli tepkilere neden olmuştu. AKP hükümeti yeni yasa ile birlikte bu konudaki yasal mevzuatı eylemine uydurmuş oldu.”

Yine 19 Ocak 2007 günü TMMOB nükleer reaktör tasarısına karşı bir açıklama yapıyor:

“Dünyada 3-4 nükleer santral üreticisi firma kalmıştır. Tasarıda da bu konu “şirket seçimi” denilerek belirtilmiştir. Yani pazarlık şansımız bile kalmamıştır. Ülkemiz, bu tasarı ile, daralan nükleer endüstriye pazar olmakta, ellerinde kalan eski teknolojiyi satın alma dayatmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Gelişmiş ülkeler yapılan-yapılacak ikili anlaşmaları ile atık sorunlarını çözümlemek istemektedirler. Ülkemiz çöplük değildir.
Halkımız “nükleer santral kurarak nükleer teknolojiye sahip olunacağı” iddiası ile yanıltılmaktadır. Bu iddia Türkiye’nin bugün izlediği teknoloji politikalarına bakıldığında bir hayaldir. Herhangi bir teknoloji transferi ve geliştirme politikası ve bu yönde kurumsal altyapısı olmayan bir ülkenin, ihale yoluyla ya da özel sektöre nükleer santral yaptırması yoluyla teknoloji kazanması mümkün değildir. Biz nükleer teknolojiye karşı değiliz. Hayatın birçok alanında (tıp, mekanik vb) ülkemizde de nükleer teknoloji kullanılmaktadır. Halen TAEK’in kendi kurduğu Çekmece Reaktörü vardır, teknoloji geliştirilecekse bu temel üzerinden de geliştirilebilir.
Sonuç olarak; yukarıda kısaca belirttiğimiz nedenlerden dolayı ülkemizin “nükleer santrallerden elektrik üretme macerasına” atılmasına gerek yoktur. Çernobil faciasının 20. yılında hükümeti bir kez daha uyarıyoruz. Nükleer lobilerin dayatmaları ile ülkemiz insanı ve yaşam alanları tehdit altında bırakılmasın.”

19 Ocak 2007 günü Zaman gazetesinde Kadir Dikbaş farklı bir yorum getiriyor:

“Yerli ve yabancı sermayenin petrol arama ve üretme faaliyetlerine daha fazla katılımını sağlamak için teşvikler getiren Türk Petrol Kanunu Tasarısı’nın, önceki gün TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmesi önemli bir gelişme. Nükleer santralsa artık kaçınılmaz. Bütün kaynaklarınızı faaliyete geçirseniz dahi, yakın bir gelecekte büyüyen Türkiye’nin ihtiyacına cevap veremeyecek.”

Buna karşılık, 20 Ocak günü Milliyet’ten Melih Aşık’ın yorumu bambaşka:

“Yeni Petrol Kanunu, 17 Ocak 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülerek kabul edildi… Zaten hayli liberal olan eski petrol kanunu baştan sona yabancı şirketlerin lehine değiştirildi. Bu arada adının “Türk Petrol Kanunu” (!) olarak değiştirilmesi de ihmal edilmedi!
.. Sonuçta ABD Irak’ta savaşla elde ettiğini Türkiye’de AKP’nin oyuyla aldı. Saddam petrolü vermemek için kellesini verdi. Bizimkiler koltuğu kaybetmemek için petrolü verdi.”

27 Ocak 2007 günü Petroliş Sendikası başkanı bir söyleşide durumu şöyle özetliyor:

“Petrol sektörünü düzenleyen yeni yasaya sizce niçin “Türk Petrol Kanunu” ismi verildi?
Bu yeni yasanın (Türk Petrol Kanunu) adıyla içeriğinin hiçbir bağlantısı yoktur. Onun için biz bu yasaya “Adı Türk, kendisi yabancı” ismini taktık. Yasanın içeriğine baktığınız zaman bunu çok açık bir şekilde görürsünüz. Her şeyden evvel bu piyasada 1954’ten beri yürürlükte olan ve bir Amerikalı Max Ball tarafından hazırlanan petrol kanununda yer alan “Milli menfaatlerin korunması” ilkesi ortadan kaldırılmıştır. Bunun yerine şirket çıkarlarını (Şirket çıkarlarından kastım, uluslararası yabancı şirketlerdir. Çünkü petrol sektöründe faaliyet gösteren bu şirketlerin tamamına yakını uluslararası faaliyet gösteren yabancı şirketlerdir.) Dolayısıyla yabancı şirketlerin çıkarları, milli menfaatin önüne geçmiştir. Bu yasanın temel mantığı tümüyle şirketlerin kar ve zarar ilişkileri üzerine oturtulmuştur. Bunun için bunun görünürdeki adı: “Türk Petrol Kanunu”, ama kendisi “Yabancı Petrol Kanunu”dur.”

Kuşkusuz bütün bunlar bir günde olmadı. Serpil Yılmaz, 5 yıl kadar önce, 2 Şubat 2002’de “Petrol Piyasası Kanunu ve Petrol Kanunu Değişiklik Tasarısı”ndan bahsediyordu. 17 Ocak 2007 günü kabul edilen kanunun getirdiği değişiklikler 2002’de de sözkonusuydu. Tek değişiklikle: yabancı şirketlere biraz da Türk işçi çalıştırma zorunluluğu getirildi.

Türkiye’nin komşusu işgal edildi, Türkiye’yse elbette bağımsız. O yüzden 19 Ocak 2007 gününden bu yana, bir cinayeti özgürce yorumluyoruz; 17 Ocak 2007 günü Türkiye’nin enerji kaynaklarının ve geleceğinin uluslar arası şirketlere teslim edilmiş olması değil, bir cenaze töreni kabartıyor “milliyetçi” duyguları. Enerji kanunlarını görmezden gelen medya, Karadeniz’deki işsizlere çeviriyor gözlerimizi. Ülkedeki insanların ne kadar işe yaramaz olduğunu, ne kadar gözü dönmüş olduğunu, zaten hep böyle olduğunu yazıyor medya. Irak halkının uluslar arası savaş ve enerji şirketleriyle mücadelesiyle ilgili haberleri İngilizceden çeviriyor bize; ama ülkemizdeki haberleri aktarmıyor.

Bu zeminde durup düşünmek gerek: Avustralya yerli halkını, Afrika yerli halkını, Amerikan yerli halkını .. Irak yerli halkını birbirine düşürmekten çekinmeyen, sonra da hepsini ilkel, vahşi, barbar ya da soykırımcı ilan eden uluslar arası şirketler, petrol şirketleri, sırf otoyollarda arabalar koştursun, kredi kartları hayali sayılar yazıp bozsun, nükleer reaktör atıkları ileri ülkelerin çöplüğü olmayı kabul etmiş topraklara gönderilsin, ileri ülkelerin yorgun uyrukları geri ülkelerin doğal güzelliğinde biraz dinlenip yeniden işbaşına dönsün diye Türkiye halkını da, hangi millet, hangi dinden olursa olsun birbirine düşürmez mi? Bu kez yapmazlar mı? Acaba Türkiye’de hepimiz aynı gemide değil miyiz?

Ek Okumalar:
Üç kitabı şiddetle öneriyorum – biri, Clive Ponting’in Türkçeye de çevrilmiş bir kitabı, “Dünyanın Yeşil Tarihi.” Mükemmel bir dünya tarihiydi, çevrilmesi harika bir iş oldu. Bir başka kitap, Philip Bobbitt’in “The Shield of Achilles” adlı kitabı. Türkçeye çevrilmedi daha, fakat İstanbul kitapçılarında bulunabiliyor. Ayrıca internet üzerinde kitapla ilgili yazılar mevcut. Bobbitt, uluslar arası hukuğun gelişmesi çerçevesinde devletin gelişimini konu ediyor ve “market-state”, “piyasa-devlet”in ortaya çıkmaya başladığını öne sürüyor. Bir bakıma, uluslar arası şirketler için piyasa, pazar oluşturan devletler diye de anlaşılabilir. Aslında bu fikir bilimkurguda sıkça ele alınan bir fikirdi, Neal Stephenson’ın “Snow Crash” adlı romanı bu açıdan çekici bir örnek. Bu romanda çok küçük etnik ya da cemaat temelinde kurulmuş şirket-devletler görülüyor. Petrol kanununun gelirin yüzde ellisinin il özel idarelerine devredilmesi maddesi ve yerel yönetimlerin yetki alanının genişlemesi, şehir-şirket-devletlerinin gelişimi çerçevesinde yorumlanabilir.

Karşılaştırmak için: 1954 tarihli Petrol Kanunu. 2007 tarihli Türk Petrol Kanunu. 1954’te mülkiyet durumunun birinci, 2007’deyse ikinci başlık olması ilginç bir başlangıç.

Daha fazla Güncel
Sorumluluk: Tüketici Bunu Hak Ediyor Mu?

Nokta dergisi "Tercümana Zeval Olmaz" kampanyası ve tartışmaları konulu bir haber yazısı için Hrant Dink cinayetinden birkaç gün önce bazı...

Kapat