Boğaziçi University Occupied: “Cheap and healthy food and the freedom”

Posted by on Aralık 7, 2011 in Güncel

We would like to take a closer look at the process of commercialization and gentrification our campus is undergoing that has gathered pace with the recent opening of a Starbucks, both to remember for ourselves and to make a contribution to Boğaziçi’s collective memory (after all, we have a 148-year-old university). You may not know it, but once there was a student canteen at this school, on the South Campus. It was a place where we could feed ourselves whether we had money or not, in which we could cheer each other up with conversation. It was a student-friendly space that we could call our own.

Although the phrase “process of commercialization and gentrification” sounds abstract, it is a reality that intersects with our story. The ongoing transformation of our campus can be seen in many recent incidents, such as the closure of Orta Kantin in 2008, the attempt to move the student clubs from the center of the university to GYM — which most of us can’t even find – and the opening of Teknopark with the participation of the prime minister and (naturally) the cops. Although the clubs were kept at their original location thanks to mass demonstrations against the proposed relocation, the gentrification and commercialization of the campus continue apace.

First Akbank, Garanti, Finansbank, Vodafone, İlly Coffee, Robert’s Coffee, and Dunkin’ Donuts … and now finally Starbucks is on our campus! With the introduction of these global firms, the university has become a market for the commercial activities of multinational corporations. There is enough space for everyone but us: From the CEOs who teach in our school to the employers that scout young employees for their companies. There is no affordable food, no place for having a real conversation, and nobody asks what we want.

We could tell them if they asked us. But, because they have no intention of asking, we must make ourselves heard. We have decided to reclaim our campus. We have simple demands such as cheap and healthy food and the freedom to be somewhere without being obligated to consume. We want free transportation within the campus and we don’t want to have to pay for a certificate to prove we are students. For these reasons, we recently chose to settle in at Starbucks and take a step toward reclaiming what we once had.

http://starbuckssenligi.blogspot.com/

Kapitalizmin farklı farklı dilleri var. Mesela, bizim müşteri dediklerimize onlar misafir diyebiliyor. Bizim film gösterimi dediğimize onlar ‘misafirleri rahatsız etmek’ diyebiliyor. Halbuki herkes bilir ki herhangi bir ticari şirketten fiyatını ödeyerek bir meta alan insana müşteri denir. Onun için, Starbucks’tan kahve alan insan Starbucks’ın misafiri değil onun müşterisidir. Böyle basit şeyleri anlatmamızın bir sebebi var elbet.
2 Kasım Çarşamba günü Starbucks’ta üniversitedeki sorunlarımızı konuşmak üzere bir araya geldik. Neden okulda öğrenci kantini diyebileceğimiz mekanların sayısı azalıyor, neden ucuz ve sağlıklı yemek yiyemiyoruz ve neden okul hakkındaki kararlarda okulun temel bileşeni olan öğrencilere sorulmuyor gibi soruları tartıştık. Müfredatların ve şirketlerle ilişkilerin belirlenmesinde söz hakkımızın olmayışından üniversite içi ulaşıma kadar bir dizi sıkıntıyı konuştuk. Bir yandan da, üniversitemizdeki Starbucks şubesinin varlığını sorguladık, tartıştık. Bu şubenin açılması kararı, üniversitedeki yaşamımıza dair diğer bütün kararlar gibi bize sorulmadan alınmıştı. Öyle ya, şirketlerle yapılan anlaşmalar sonucu bırakın salonlar, laboratuvarlar, bizzat biz öğrenciler iş gücü olarak kiralanıyoruz. Kaldı ki öğrencilerin neye ihtiyacı var, nasıl bir kantin isteniyor gibi sorularda söz hakkımız olsun.
Ancak, bizler bize ait olan bu kampüse dair kararlarda söz sahibi olmamız gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden de Güney Kampüs’te açılan Starbucks’ı bir mekan olarak kullanmaya ve sözümüzü bir kez de orada söylemeye karar verdik. Tek düşündüğümüz üniversitenin bize ait bir alan olduğu halde karar mekanizmasına dahil olmayışımız değil elbette. Starbucks şirketinin kahve üretimi, dolaşımı ve pazarlaması üzerinden kurduğu sömürü ağı da başka bir sorunu teşkil ediyor. Kahve üretiminin yapıldığı ülkelerden dükkanda satılan bir bardak kahveye kadar geçen süreç, çiftçilerin ve bu süreçte rol oynayan bütün işçilerin sömürülmesi, şirket sahiplerinin ise giderek zenginleşmesi şeklinde işliyor. Günlük ücreti 0.5 dolar olan çiftçilerin, beslenme yardımı için ölüm tehlikesi seviyesine gelmesi gereken çocukların içinde bulunduğu bir ticaret ne kadar adil olabilirse Starbucks da o kadar adil.
Bu yüzden de geçtiğimiz Pazartesi günü tam da bu “adil ticaret” dedikleri şeyin ne kadar adil olmadığına dair bir filmi, Black Gold’u izleyelim dedik. Aslında bir noktaya kadar da izledik. Fakat projeksiyon aletinin ve perdenin varlığının mekanın güvenliğini tehdit ettiği ve ‘misafirleri’ rahatsız ettiğimiz gerekçesiyle Starbucks’ın başka bir şubesinden gelen güvenlik görevlileri gösterimi bitirmemizi talep ettiler bizden. İlgili bütün Starbucks yöneticilerinin alarma geçmesiyle birlikte kendi okulumuzda şirket müdürleri tarafından kovulmak istendik. Kimsenin ekmeğiyle oynamak, kimsenin ekmeğinin önünde durmak gibi bir niyetimiz yokken zor bir durumun içinde kaldık. Nasıl şirketlerin sözleri, milyarlarca insanın sözlerinin duyulmaz kılınmasıyla mümkün oluyorsa; Starbucks’ın kazandığı paranın hepsi de milyonlarca kahve yetiştiricisinin emeğinin görünmez kılınmasıyla mümkün oluyor halbuki.
Önce Illy Coffee, sonra Roberts Coffee, Dunkin’ Donuts, şimdi Starbucks birkaç gün sonra da Subway. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olur derler. Peki karton bardakta satılan tek bir kahve kaç kişinin kaç yılını çalıyor?
Şimdi sormak istediğimiz sorular daha da fazla. Üniversite rektörlüğü öğrencilerin ihtiyaçlarına ve iradelerine göre değil de, metrekaresi başına kira alarak mı kampüsü düzenliyor? Bizi okulumuzun içerisindeki herhangi bir mekanda film izlemekten alıkoyan bu ihalelerin müdürlere verdiği güç mü?
Meseleyi ‘biz istiyoruz’, ‘onlar vermiyor’ şeklinde görmüyoruz. Zaten bizim olanı bizlerden alanlara karşı var olmaya çabalıyoruz.

Daha fazla Güncel
Medeniyetlerin Değişimi Bağlamında Edebiyat Çevirisi

İstanbul Edebiyat Festivali çerçevesinde 8 Aralık 2011 Ayşe Ece, Cemal Aydın ve Tozan Alkan "Medeniyetlerin Değişimi Bağlamında Edebiyat Çevirisi" başlıklı bir panele katılacaklar.

Kapat