Yalnızlık Dolambacı: İkinci Dil Çevirisi Klasiği

Posted by on Mart 29, 2007 in Çevirmen Önsözü, Tarih

(Bozkurt Güvenç’in Yalnızlık Dolambacı adlı çevirisi için yazdığı bu önsöz, büyük olasılıkla ikinci dil çevirilerinin klasik önsözü: çevirinin neden ikinci dilden yapıldığının açıklaması, bir özgün dil uzmanının bu çeviriyi olumsuzlaması, yazarın bu çeviriden haberdar olmadığının belirtilmesi.. ikinci dil çevirilerinin yol açtığı ve onlara yol açan birçok ilginç olgu bu önsözde konu ediliyor. Bu nedenle, ve ayrıca, bütün içeriğiyle gerçek bir çevirmen önsözü klasiği olması nedeniyle, 1982 baskısından buraya aktarılıyor. 1970’lerin kültürel duygusallığını aktarması da apayrı bir güzellik. Yalnızlık Dolambacı, en son 1999 yılında Can Yayınları tarafından yayınlanmış. SG.)

ÇEVİRMENİN ÖNSÖZÜ

Octavio Paz’ın El laberinto de la soledad («Yalnızlığın Labirenti») yapıtını İngilizce çevirisinden Türkçeleştirdim; Yalnızlık Dolambacı adıyla okurlarıma sunuyorum. Octavio Paz adını arada bir çıkan şiir çevirilerinde görürüz ama, ozanın kimi-kimliği ve kişiliği üstüne fazla bir şey bilmeyiz. Geçen yaz Türk Dili dergisine (Eylül 1977 sayısı) bir çeviri denemesi gönderdiğim zaman, bu yapıtın ülkemizde ya duyulmadığını ya da yazılıp tartışılmadığını sanıyordum. Kıvançla gördüm ki yanılmışım! Bertan Onaran’ın Soyut dergisinde (Ağustos 1977, 106. sayısı) çıkan «Octavio Paz’la Bir Söyleşi» çevirisinde, «Yalnızlığın Dolambaçlı Yolu» adında bir «harika yapıttan söz ediliyordu. Sanımda yanılmışım ama, ozanın ve «harika yapıtı»nın ülkemizde tanınmadığı yine de gerçek! Yayınevinin yerinde önerisine uyarak bu önsözü yazıyorum, ozanı, yapıtını ve bu çeviriyi tanıtmak amacıyla…

Dolaylı Bir Karşılaşma

Geçen yıl Ankara’da yapılan bir açık oturumda yabancı bir konukla, Türklerin ulusal (toplumsal) karakteri ya da kişilik özellikleri üzerine konuşuyorduk. Konuğumuz sözü, Türklerle Meksikalıların benzerliklerine getirdi. Uluslararası çevrelerdeki yaygın olan bu kanıya tanık olarak ozan Octavio Paz’ı, kanıt olarak da Ozan’ın «Yalnızlık Dolambacı» adlı yapıtını gösterdi. Kuşkularımı sezince de, «Meksikalı ozanı okuyunuz, benzerlikleri göreceksiniz» dedi ve bana, kitabın İngilizce bîr çevirisini gönderdi. Kitap, ilk kez 1961 yılında yayımlanan İngilizce çevirinin 16. basımıydı. Daha sonra Amerika’dan 18. basımlı daha yeni bir kopya geldi. Yapıtın Fransızca çevirisinin tükendiği, ancak Gallimard’m yeni bir basıma hazırlandığı bildiriliyordu. Meksika’ya giden bir dostumun getirdiği kitap 1976 tarihli 12. basımdı. İşte böylesine «dolambaçlı yol»dan karşılaştım Octavio Paz’la.
Çok satılan yapıtlara karşı beslediğim o açıklaması zor, kuşku-umut karışımı bir duygu içinde yapıtı okumaya koyuldum. Ozan’ın anlatımındaki şiirsellik, yüreklilik ve derinlik beni ta başından sarmış ve büyülemişti, öyleki daha Yedinci Bölümü bitirmeden küçük bir çeviri denemesi yapmaktan kendimi alamadım. Benzeşmek bir yana, bu yapıt sanki bize bizi anlatıyordu. Bu yüzden Türkçeye çevrilmeli diye düşündüm. Bu dileğim gerçekleşti. Ancak çeviriden ve onun büyüleyici niteliklerinden önce, Ozan’ın yaşam öyküsü ve kimliği üstüne derleyebildiğim bilgilere yer vermek isterim.

Octavio Paz

Octavio Paz adı «Meksikalı Ozan»la sanki özdeşleşmiş. Ozan, İspanyolca yazıyor ama «Ozanca» sesleniyor — tüm insanlara. Sanırım, Meksikalılığı da bu tartışmasız evrenselliğinden geliyor. O gür sesi ve sesleni-şiyle, İspanyolca konuşulan ülkelerin sınırlarını aşmış, bize ulaşmış. Fransa’da yayımlanan «Kartal ya da Gü neş» (Aigle ou Soleil, 1957) şiir kitabından sonra, Meksikalı Paz adı, Şilili Neruda, Arjantinli Borges, Guatemalalı Asturias’ın yanısıra, çağdaş ispanyol – Amerikan edebiyatının önde gelen ustaları arasında sayılıyormuş. Ozan’ın yapıtlarını Fransızcaya çeviren Jean – Clarence Lambert’in kişisel —ama hiç kuşkusuz hoşgörülü ve biraz da yanlı— değerlendirmesine göre, «Octavio Paz, ispanyol Edebiyatının Prensi»dir! Çünkü, Octavio Paz :

Tarih uykuya dalınca. Düşünde sayıklar ozan!…

dizelerini dökebilen kişidir.
İspanyolca ve Fransızca dillerinde, kesin bir sayım-dökümünü yapamadığım çok sayıda şiir kitapları ve antolojileri var. Deneme ve düzyazılarını «iki şiir [yazımı] arasındaki boşluğu doldurmak için» kaleme aldığını söyleyen sanatçı; dergi editörlüğü ve oyun yazarlığı gibi «yan işler» arasında diplomatlık da yapmış: Fransa’da ve Hindistan’da Meksika Büyükelçisi olarak bulunmuş. Dünyaca ünlü birkaç büyük üniversitede «Octavio Paz kürsüsü» açılmış. Ozan bu kürsülerde şiir ve yazın üzerine serbest seminerler yönetirmiş. Geçen yıl Paris’te «Yanan Su» adlı bir oyunu sahneye konmuş. Yine geçen yıl Hollanda’da, ünlü insan bilimcisi Levi-Strauss’un «yapısalcılığı» üzerine Ozan’ın kitap boyu bir incelemesi yayımlanmış. Soyut’daki söyleşide belirtildiğine göre, Octavio Paz, Vuelta adlı bir kültür dergisi çıkarıyormuş. Bu arada, Nobel Yazın ödülü’ne en yakın adaylar arasında Paz’ın bulunduğunu Yaşar Kemal’den duydum sanıyorum.
Ozanca bir yaşam öyküsü var Octavio Paz’ın. Birinci Dünya Savaşı başlarında Meksika’da doğmuş, ispanyol ve yerli kanlan taşıyan bir mestizo (melez). Avukat olan babası, Meksika Devrimi’nin ünlü kişilerinden —Viva!— Zapata’nın Amerika Birleşik Devletle-ri’nde temsilciliğini yapmış. Octavio Paz, İspanyol İç Savaşı’na katılmış, Cumhuriyetçilerin yanında çarpışmış. Savaş sonrası gelişmeler onun Marxçı umutlarını yıkarken, genç ozan Peret ve Breton gibi gerçeküstücü-lere yakınlık duymağa başlamış. Siyasal gerçekçiliğin —Sartre’ın başını çektiği «akılcı-gerçekçilik» akımıyla değil de— düşçü ozanlarla başarılı olacağına inanmış. Savaş sonrasında yayımlanan ilk büyük yapıtı olan Yalnızlık Dolambacı, ozana edebiyat dünyasının önemli kapılarını açmış, ona dünya edebiyatında lam bir yer kazandırmış.

Yalnızlık Dolambacı

Yalnızlık Dolambacı, özgün bir yapıt: Ozanca bir tarih, eşi az bulunur türden bir kültür antropolijisi ya da bir çağdaş destan! Birbirinden güzel ve güçlü dokuz denemesiyle ozan, Meksikalı insanın ulusal karakterini ve yaşam biçimini anlatıyor; daha doğrusu, Meksika’yı Meksika yapan, «o kapalı ve suskun ruha» yaklaşıyor ve onu deşip konuşturuyor. Ozan’ın o ruhta buldukları, kısaca, «suskunluk», özgün bir gi ilmece anlayışı ve derinden bir biçim tutkusudur. Bunlar Meksikalı ruhunun kendisi, temel öncülleri, ya da belirleyici nitelikleri değil; onun derindeki benliğini —dramatik yalnızlığını— gizlemek için takındığı değişik maskelerdir. Kendi kültürünün bilinçaltı katmanlarını çözümleyen bir inceleme olması yanında bu kitap, insan yalnızlığının evrensel gizini araştıran bir belgesel. Yalnızlık Dolambacı’nm Homeros’un Odysseus’u gibi epik destanlarla karşılaştırıldığına rastlamadım.
Ama Batı Dünyası’nın yazın ve düşün çevreleri, bu yapıtı Ortega y Gasset’in Revolt of the Masses: «Yığınların Başkaldırması»ndan sonra, çağdaş ispanyol düşüncesinin «en güçlü belgeseli» saymışlar.
Destanın adsız kahramanı «Don Hiç Kimse», yani Meksika’nın «Yalnız insanı»dır. Yapıtın ana konusu, o insanın ruhu, düşleri, coşku ve tutkularıdır. «Don Hiç Kimse» öylesine yalnız bir âdemoğludur ki, yaşamına yakışır biçimde ölmek; önceden bilemeyeceği ölümüne ters düşmeyecek biçimde yaşamak ister. Aşk ve özgürlük için yaşar; yine aşk ve özgürlük için ölür. Ondaki bu «yaşam = ölüm» özdeşliği (ya da ikilemi), türlü çelişkilerle yüklü gibi görünür. Çoğunlukla, Meksikalının kendi tarih kaynaklarından beslenen, yaşamı boyunca süren ve azalıp tükenmeyen çelişkilerdir bunlar! Çünkü, Meksikalının yalnızlığı, Aztekli La Malinche Ana ile ispanyalı Fatih Cortes Baba’mn o mutsuz birleşiminden doğan, geriye dönülmez, geleceğe ertelenmez ve —ne yandan bakılsa— çözümü bulunmaz türden bir yalnızlıktır, işte bu yüzden Meksikalı, ancak Fiesta’sında, —ölmüş azizlerini topluca anıp onurlandırdığı, o uğultulu ve coşkulu bayram günlerinde—yalnızlığını unutur. Fiesta yapmak, boğa güreşi ya da futbol maçı seyretmek için biraraya gelen Meksikalılar şöyle haykırırlarmış :

«Viva Mexico, iıijos de la chingada!»

Çevirmencesi belki, «Yaşasın Meksikalılar], Vay gidi… Ananın… oğulları!..» olabilir, ünlemin duygusal ağırlığı sondaki «la chingada» sözcüğündedir. Ozanımız, bu tek sözcüğün bilinçaltı kaynaklarını ve yörüngesini saptamak, doğru anlamını yorumlayabilmek için uzunca bir (dördüncü) bölüm yazmıştır. Kalabalık yığınlar, derinden yükselen bu toplu haykırışla belki de yalnızlıklarını unuturlar ama yalnızlık Meksikalının yakasını hiç bırakmaz. Meksika yerlisi, yalnızlığını gizlemek için çevresine uyar ki ne uyar :

«Sanki çevresinin bir parçası clur : Şafakta yaslandığı beyaz duvardan, Üstünde uyuduğu kara topraktan, Gönlünü dağlayan derin yalnızlıktan, Ayırdedilmez bir tutsak olur, çıkar!»

İşte Octavio Paz’ın her dilde şiirleşebilen düzyazı anlatımı. Ortaya çıkan bu dizeler, Octavio Paz’a ozanca yaklaşma zorunluğunu gösteren iyi bir örnek. Onu anlamak, anlatımını yakalayabilmek, şiirsel betimlemelerine egemen olabilmek için çalıştım. Ancak, biliyorum ki, çeviride bu kadar şiirsel olmayan «öteki» örnekler de var!

Yapıtın Bölümleri

Yapıt dokuz bölümden oluşuyor. Birinci Bölüm’de, Meksika’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş, fakat orada Kuzey Amerikalı (Yankee) olmayı bir türlü becerememiş Paçuko’nun ve öteki Meksikalıların kişilik tipleri çizilir, ikinci Bölüm’de, çağdaş Meksikalının ve Meksika toplumunun çözümleyici bir değerlendirmesi yapılır : Gerçekte, değişik «maskeler» taşıyan tek bir Meksikalı vardır, üçüncü Bölüm, Meksika Fiestası’nın yaşanmış ve okuyucuya da yaşatılan canlı bir öyküsüdür:

Yüzlerdeki Maskelerin atıldığı,
Ruhlardaki yalnızlığın fişek gibi
Havalara boşaltıldığı Fiesta.

Dördüncü Bölüm’de, bugünkü Meksika insanının kişilik kilidini açacak tarihsel bir anahtar araştırılır. Ozan’a göre çözüm anahtarı, La chingada (zorla ırzına geçilmiş Aztekli Ana) gerçeğiyle kendisini böyle aşağılanmış bir ananın çocukları olarak gören – duyan erkeğin kişilik çatışmasında saklıdır. Beşinci Bölüm’de, Meksika’nın fethi olaylarıyla sömürgeleşmesi süreci özetlenir. Altıncı’da, Juarez’in başarıyla yönettiği «Bağımsızlık» savaşından Diktatör Diaz’ın bilmeden hazırladığı Meksika Devrimi’ne (1910) uzanan yolun iniş – çıkışlı, dalgalı yörüngesi anlatılır. Yedinci’de, Meksika sanatıyla düşüncesinin önemli kişileri, kısaca «Meksikalı Aydınlar» tanıtılır. Az gelişmiş Meksika’nın ikinci Dünya Savaşı sonrasındaki yapısal (gelişme) sorunları Sekizinci Bölüm’de yer alır. Dokuzuncu Bölüm, yazar’ın «diyalektik» anlayışının ve insan felsefesinin elmas gibi sert ve keskin, fakat pırıl pırıl ışıldayan bir açıklamasıdır.

Türklerin Gurbetçiliği…

Biz Türkler için özel bir dediği ya da diyeceği yok ozan’ın. Eğer destan, Meksika’ya adanmamış olsaydı, biz Türkler için yazılmış diye düşünebilirdim. «Olmaz, olamaz!» diye yükselen sesleri duyar gibiyim. Olamaz, çünkü «Meksika Sömürgesi ispanyollarca fethedilmiş bir ülkedir. Oysa biz Türkler, hiç fetih görmedik. Hep fethettik ve bağımsız yaşadık.» Sanımca, yarı doğru bir tarih görüşü! Evet, fethettik ama, o ülkelerin insanlarım ortadan kaldırmadık. Kültürümüzden onlara bir-şeyler verdik, onlardan birşeyler aldık. Onlarla birlikte yaşadık, yeni bireşimler yarattık. Atasözüne göre, ava gittik avlandık. Pekiyi öyleyse, kimiz biz? Fetheden mi, yoksa fethedilen mi? ispanyollar da öyle yapmışlar. Orta ve Güney Amerika ülkelerini fethetmişler ama, oralarda yaşayan insanları toptan yoketme yolunu seçmemisler, yerlilere bir varolma şansı tanımışlar. Şu ayrımla ki, çağdaş Meksikalı, —İspanyol olmamış— İspanyolca konuşan bir Meksikalı kalmış. Her iki olayın kökeninde bir tarih (dil/kültür) ikilemesi var : Biri egemen, öteki çekingen, ama onların ortak çocuğu da yaşıyor ve hep birlikte yitirdikleri kültürlerin pınarlarına özlem duyuyorlar.
Bizim ozanımız da, Gurbet şiiriyle, kültürel yalnızlığımızın yol açtığı derin özlemi dile getirir:

Gurbet o kadar acı ki… ah ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı. Hepsi başka biçimde
Ben gurbette değilim Gurbet benim içimde!

Paz’ı okurken içinizde birşeylerin kıpırdadığını du-yumsarsanız, işte o, içinizdeki «gurbet» ya da —Paz’ın deyimiyle— insanoğlunun öncesiz ve sonrasız «yalnızlığadır. Paz, o yalnızlığa seslenir ve onun sesini dinler. Onu iyi tanır, ama tanık göstermez, ona kanıt da aramaz. Ozan’ın tanığı kendi içindeki bir sestir. Dipnot düşmek, kaynak göstermek —ozanca değil— bilginlere yaraşan bir gelenektir. Paz’a göre, ozan kişi kanıt ve tanık göstermeden yapmalı işini. Ozan’ın kanıtı, kendi yaşantıları, anıları, duygu ve tutkularıdır. Meksikalı, içindeki o çözümsüz yalnızlığı, sık sık yaptığı fies-talarla uyutmağa çalışır : Almanların Fasching’de, Brezilyalı öksüz «Siyah Orphe»lerin Carnaval’da yaptığı gibi!
Meksika ile Türkiye’nin «yol ayırımı» da sanki burada başlar. Biz de bayramları fazlaca olan «yalnız toplum»lardan biriyiz. Ama, Fiesta, Fasching ya da Carna val türü, katılma yoluyla boşaldığımız bayramlarımız yok! Kendi bayramlarımızda daha çok kendi gurbetçiliğimizin seyircisi durumundayız. Neden hiç gülmüyoruz, neden hep hüzünlüyüz, neden gerilmişiz yay gibi ve patlamaya hazır bekliyoruz dolu tüfekler gibi?

Ozanlarımıza Çağrı

Bu tür soruları yanıtlamak için ozan olmak gerek. Yüzlerce yıllık en yakın tarihimizde hangi bilginimiz —ya da bilgemiz— yaklaşabilmiş «Türk Ruhu»na, bir Fuzulî, bir Yunus Emre, bir Tanpınar ya da Orhan Veli kadar! Türk okuru için yaptığım bu çevirinin ozanlarımıza bir «çağrı» ve esin kaynağı olmasını diliyorum. Paz’a öykünmeleri için değil, kuşkusuz. Ama Paz’ın Meksika’ya adadığı gibi bir yapıt neden Türkiye’ye armağan edilmesin? Böyle kutsal bir serüven için gerekli tüm veriler (sosyal, kültürel, tarihî, psikolojik ve epik öğeler) kolayca toplanabilir. Hatta toplanmış, derlenmiş durmaktadır —sanırım— çoğu aydınımızın özel kitaplıklarında!.. Ama bir ozan bekliyoruz o malzemeyi yorumlayacak. Belki bir âşık, halk türkülerinden, yazınından ve bilgilerinden, Türklüğün türküsünü çağıracak. Kim olduğunu bilemiyorum. Ama inanıyorum ki böyle bir serüvenin ancak ozanlar gelebilir üstesinden.

«Traduttori Traditori!» : O Hain Çevirmenler!

Çeviri kolay iş değil. Paz gibi bir çağlayanı üçüncü dilden çevirmek, bana hiç de kolay gelmedi doğrusu. Besbelli boyumdan büyük işlere kalkmışım. Türlü engellerle karşılaştım. Hepsini aşıp düze çıktığımı söyleyemem. Sorunlarıma sözlük ve ansiklopedilerde çözüm ararken italyanca bir özdeyişle karşılaştım : «Traduttori Traditori!» Yaklaşık, «Hain Çevirmenler!» anlamında bir gözlem. Rönesansın yargısı buysa, bu çevirideki hainliklerimden en az birisinin hesabını vermek (günahımı çıkartmak) isterim.
Çevirime bir ad koymak ilk sorumdu, son sorunum olmakta direniyor. «Solitude» karşılığında «Yalnızlık» doğru ve oturmuş bir sözcük. Oysa «Labirent», Türkçe olmadığı gibi, Türkçeleşmiş bir sözcük de değil! ilk aklıma gelen «Çıkmaz» sözcüğü «Labirent»! karşılamıyordu. Gerçi «Labirent», oldukça karmaşık, «dolambaçlı bir yol»du ama; hiç olmazsa, girişi ya da çıkışı olmalıydı, işte, o «karmaşık, dolambaçlı yol» imgesi beni, Onaran’ın önerdiği başlığa geri getirdi : «Yalnızlığın Dolambaçlı yolu». Ama «Labirent» bir «yol»dan belki daha çok, «Karanlık bir dehlizdeki uzun ve sıkıntılı bir yolculuğu» çağrıştırıyordu. Ceyhun Atuf Kansu ve Emin özdemir’le birlikte çeviriye uygun bir ad yakıştırmağa çalıştığımız bir akşamüzeri, bütün bu tür yorumlardan sonra, doğru başlığın dolam, dolan ya da dolanmak köklerinde aranması ya da onlardan türetilmesi gereğinde birleşmiştik. «Dolan» kökünden türetilecek dolanca, dolantı, dolangaç ve benzerleri vardı. Deneme yanılma yoluyla yürüttüğüm soruşturmalar beni yeniden Onaran’ın «Dolambaçlı yolu»na getirdi. «Yolu» bırakınca «Dolambaç»ı buldum. Ve böylece çevirimin adı çıktı ortaya:
Yalnızlık Dolambacı!
Ancak belirtmeliyim ki, eğer her sözcük ve deyim üzerinde bu denli dursaydım, çeviriyi bitiremezdim, en azından basılacak duruma getiremezdim. O kadar ki, çevirinin ikinci düzeltmeden önceki durumunu ispanyolcasıyla yer yer karşılaştıran titiz meslekdaşımın yaptığı eleştiri ve gösterdiği yanlışlardan yararlandım. Ama izin vermediği için burada adını anamıyorum. Düz çevirmecilik yalın bir hainlik idiyse; çeviriden çeviri, iki katlı hainlik olmuyor muydu? Arkadaşım, kendi açısından son derece haklıydı, kuşkusuz.

Teşekkürler…

Ne mutlu bana ki, bol bol eleştirmekten çekinmeyen ve karşılığında küçük bir teşekküre karşı çıkmayan dostlarım varmış. Çevirinin yalnızca Türkçesini okuyarak, dilini düzelten, tümce anlamlarını irdeleyen ve bi-çem bütünlüğü açısından yapıcı önerilerde bulunan üç değerli arkadaşıma : Adnan Binyazar’la Doç. Yıldız Kuzgun’a, ve Sevinç Sayan’a içten teşekkürlerimi sunarım. Çevirideki akıcılıkla —varsa— bütünlüğü büyük ölçüde onların katkılarına borçluyum.
Bana kendi kitaplığmdaki çeviriyi veren Mr. Monblatt’a, ingilizcesini yollayan Bahattin Daloğlu’ya; kitabın ispanyolcasmı getiren Dr. Nusret Fişek’e, bulup gönderen Yeşim Ternar’a; Fransızca çevirinin fotokopisini yaptıran Dr. Jacques Lefort’a tek tek teşekkürlerimi sunarım. Doğrusu, Fransızca ve ispanyolca ba-sımlardaki ek bilgiler olmadan, bu önsözü yazamazdım.
Elyazısı, müsveddeleri ve daktilo edilmiş metinlerdeki karmakarışık düzeltmeleri —bu son olur umuduyla— 2 – 3 kez aynı dikkat ve özenle daktilo eden sekreter Nevin Heparslan’a özel bir teşekkür borçluyum, ilk bölümün çevirisine bakıp, kitabı basmayı kabul eden Cem Yayınevi ile Oğuz Akkan’a da teşekkürlerimi sunarım.
Bütün bu yapıcı destek ve özendirici katkılardan sonra, kim kalıyor geriye, çevirideki hainliklerin sorumluluğunu taşıyacak? Çevirmenin sorumluluğu kuşkusuz yazarınkinden de büyük! Eğer okurum, göreceği yanlış ve kusurlara karşın, çevirmeni hoşgörüyle bağışlayabilirse, ona da önceden teşekkür ederim. Bastıramadığım bir coşkuyu, büyüyü, bencilce paylaşmak istedim, okuyucumla.

B. Güvenç
Ankara: Beytepe
Şubat 1978

İKİNCİ BASI İÇİN ÇEVİRMENİN SUNUŞU


Berlin’deki bir toplantıda karşılaştığı Türk okuyucusundan ünlü eserinin Türkçeye çevrildiğini öğrenen Octavio Paz, kendisine uzatılan kitabı imzalamış ama derin hayretini gizlememiş. Oysa, Meksikalı yayınevi ve Fransız çevirmeni eliyle, çeviriyi yollamış, olayı ozana duyurmağa çalışmıştım. Haber yerine ulaşmamış nedense.
Paz şimdi hiç inanmayacak ama eserinin çevirisi Türkçede ikinci kez basılıyor. Kısa sürede tükenen ilk bası, ısrarla aranır – sorulur olmuştu.
Türk okuyucusu bu eserde «Meksika Destanı»ndan fazla birşeyler —belki kendi yalnızlığını buldu. Kişisel umudumu ve coşkumu fazlasıyla ödüllendirdi.
Yalnızlık Dolambacı‘nı ikinci basıya hazırlarken, Önsözdeki bir isim yanlışı ile, dikkatli okuyucumun bulduğu dizgi yanlışlarım düzelttim. Çevirinin diline hiç dokunmadım.
Bu yeni basıyla yayın hayatına giren Bayraktar Yayınevi’ne başarılar diler, ilgi ve hoşgörüsü ile ikinci basıyı gerçekleştiren okuyucuya en içten teşekkürlerimi sunarım.

B. GÜVENÇ
Ankara, Mayıs 1982

Daha fazla Çevirmen Önsözü, Tarih
Smyrna Mail’den E-Mail’e

Zaman zaman sahte elektronik mektuplarla ilgili uyarılar yayınlanıyor. 27 Mart 2007 günü, Milliyet gazetesinde Akbank'ın bu tür sahte mektuplarla ilgili...

Kapat