Çeviribilim ve Piyasa: Öncelik Nerede?

Posted by on Ocak 9, 2012 in Yorum

Başak Bingöl ve Musa İğrek, Zaman gazetesinin kitap eki olan Kitap Zamanı‘nın 72. sayısında, bir gazetenin kitap eki için fazlasıyla şık sayılması gereken bir çeviri dosyası hazırlamışlar (Bu kitapları keşke Türkçe okusak! / Başka dillerde edebiyatımız). Türkçeye ve Türkçeden çevirileri değerlendirirken, değişik kişilerden görüşler alarak dosyayı canlı hale getirmişler. Her iki yazarın da, ama özellikle – kendisi de çevirmen olan – Bingöl’ün çalışmasında çeviribilime verilen yer de, yer verilmiş olması da ayrı bir şıklık.

Kaçınılmaz olarak eleştirilmesi gereken birkaç nokta var. Örneğin Bingöl temel bir doğru dile getiriyor: “Çevrilecek esere karar verme sürecinde İngilizce yazılmayan kitapların öncelikle İngilizceye çevrilmesi önemli bir ölçüt olarak beliriyor ülkemizde de. Dolayısıyla İngilizce yayın yapan yayınevlerinin süzgeci bir ölçüde diğer dillerin yayıncıları için de belirleyici oluyor ve böylece kanon İngilizce oluşturuluyor denilebilir. İngilizce çevirisi olmayan kitapların dilimize çevrildiğine ise az rastlıyoruz.” Güzel, fakat bu görüş için Venuti ve Friedrich’e başvuruyor. Ve ilginç bir şekilde yazıda – kendisi dışında – yerli herhangi bir çeviribilimcinin görüşü yok. Bu bir bakıma, çeviribilim kanonunun da İngilizce üzerinden kurulduğunu, bunun kırılamadığını hatırlatıyor. Diğer yandan, Venuti’nin görüşü çekici, ama birebir kullanırken tereddüt etmekte yarar var: İngiliz-Amerikan kültürünün aracı olarak kullanılmasının nedeni sadece emperyalizm ya da Nato değil, asıl neden, basım-yayın teknolojisinin, medyanın bu kültürler tarafından şekillendirilmiş ve sahiplenilmiş olması, bu yüzden de bu kültür ve dillerin olabildiğince nesnel, kozmopolit bir aracı olarak kabul edilmesi. O kadar ki artık diğer kültürlerin değil İngilizcenin bu araçsallaştırmaya karşı çıkması öncelikli bir konu haline geliyor.

İngiliz-Amerikan kültürünün aracı olarak kullanılmasının nedeni sadece emperyalizm ya da Nato değil, asıl neden, basım-yayın teknolojisinin, medyanın bu kültürler tarafından şekillendirilmiş ve sahiplenilmiş olması, bu yüzden de bu kültür ve dillerin olabildiğince nesnel, kozmopolit bir aracı olarak kabul edilmesi. 

Diğer yandan, trajik olan bir şey, bu savı çıkış noktası olarak aldığımızda, Bingöl’ün yazısının başlığındaki çağrının ortaya çıkmaması gerekiyor. Eğer çeviribilim yayın piyasası için araçsallaştırılırsa, yani çeviri incelemeleri çeviri yayıncılığının piyasa hareketlerini yönlendirecek şekilde, “Bu kitapları keşke Türkçe okusak!” başlığıyla içiçe geçirilirse, çeviribilim yani çeviri incelemesi konumunun değersizleştirilmesi riskiyle karşı karşıya kalırız. Venuti’den yola çıkıp bir çevrilmesi beklenen kitaplar listesi oluşturmak yanıltıcı bir eklektizm örneği sayılabilir. Üstelik bu tür listeler için birtakım isimlere başvurulduğunda iş daha da karışır: yani neden Laurent Mignon’un beklentilerini öğreniyoruz da, Egemen Bağış’ın beklentilerini öğrenmiyoruz? Okan Bayülgen’in ya da Celal Şengör’ün listesini öğrensek piyasayı daha hakiki bir perspektiften çözümlemiş olmaz mıyız? İngilizcenin kanonunu eleştirirken kurduğumuz kanon nedir ya da bir kanon mu kuruyoruz?

Bu risk, Akşit Göktürk’e gönderme yapan Musa İğrek’in yaklaşımı için de geçerli. TEDA iyi bir fikir, iyi bir girişim olabilir; fakat bu fikrin çeviribilimle örtüştüğü nokta olumsal olmaktan öteye gitmiyor, bu girişimin öncülerinin çeviribilim ya da mütercim-tercümanlık kürsülerinden çıkmış olması sadece bu işi yapacak başka kimse bulunmaması gibi bir durumdan kaynaklanıyor. Türk edebiyatının başka ülkelerin piyasasına girmesi çeviribilim ya da çeviribilimciler için bir sorun değil, bir inceleme konusu olmalı sonuçta.  TEDA’nın temel eksiği .. her neyse, bu konuya yeniden girmekte yarar yok. Fakat şu eklektizmi eleştirmekte yarar var: “Türk edebiyatı için, Göktürk’ün bu sorularını gündeme getirmenin vaktidir, zira Bilge Karasu’nun dediği gibi, Türk edebiyatını başka dillerde görmek büyük bir olay değil, işler değişti artık.” İğrek yazısını böyle sona erdirdiğinde, Bingöl’ün hatasına düşüyor: çeviribilim, çeviri incelemesi ile uygulamalı çeviri çalışmaları arasında fark var, mütercim-tercümanlık ile çeviribilim aynı kürsüde buluşmuş olsa bile, çalışma alanları farklı sayılmalı ve Türk çeviribilimcilerinin Türk edebiyatını incelemeyi bir sorumluluk saymak ya da onun başka dillere çevrilmesini kendi alanlarının gelişip zenginleşmesi gibi görmek gibi bir hataya düşmemesi gerek.

“Klasiklerin yeniden çevrilmesi” dediğimiz anda, hatta sadece “klasikler” dediğimiz anda bile, ülkenin katliam halini almış olan klasik eserlerdeki intihal, çalıntı çeviri sorununu dile getirmek zorundayız.

Fakat bu sözler kuşkusuz bu çeviri dosyasının güzelliğine gölge düşüren sözler değil, kısa eleştiri notları. Başak Bingöl’ün çevrilmemiş kitaplar derlemesinde sadece tek bir bilgi hatası var: “Gustave Flaubert’in Salammbô adlı romanı henüz Türkçeleştirilmedi” diyor Bingöl, bu romanın bir çevirisi var.  Ve bir de, kanımca çok ciddi bir yanıltıcı yorum: “Ülkemizdeki çeviri geleneğinde ise ilk çevirmen hegemonyasından bahsetmek mümkün, örneğin kimi klasiklerin yeniden çevrilmesine ihtiyaç duyulmuyor.” İlk çevirmen hegemonyasının piyasanın mantığıyla ilgili bir sorun olması bir yana, “klasiklerin yeniden çevrilmesi” dediğimiz anda, hatta sadece “klasikler” dediğimiz anda bile, ülkenin katliam halini almış olan klasik eserlerdeki intihal, çalıntı çeviri sorununu dile getirmek zorundayız. Piyasada birçok klasik eserin bazen sayısı 10’a yaklaşan sahte çevirisi-çevirmen ismi bulunuyor. Özellikle Rus klasiklerinde durum bir kabus havası taşıyor. O yüzden çeviribilimin bugün temel sorumluluğu, ne piyasaya dünya çevirilerinden yeni kitaplar katılmasına aracı olmak, ne de yerli edebiyatın başka dillere çevrilmesine önayak olmaktır: çeviribilimin acil sorumluluğu, çeviri alanındaki katliamı saptamak ve bunun belgelerini yaratmaktır. Kanımca.

Daha fazla Yorum
fraktal-amicis-mansetb
“Çeviride İntihal” ve Hoşgörü

En azından çevirmenler arasında hoşgörü kaçınılmazdır. Bu rekabet ortamında “Benden iyisi yok” demek artık imkansızdır ve daha iyisi hep yapılmalıdır.

Kapat